30 Aralık 2025 Yazısı
2025 Çin-Japonya Diplomatik Krizi ve Güvenlik Davranışları
GİRİŞ
Çin ile Japonya arasındaki ikili ilişkiler, 2025 yılı itibarıyla yalnızca bölgesel bir rekabetin ötesine geçerek, küresel jeopolitik sistemin en kırılgan fay hatlarından birini temsil etmektedir. Bu çalışma, 2025 yılında patlak veren diplomatik krizin köklerini, 1895 Shimonoseki Antlaşması’ndan günümüze uzanan tarihsel bir süreklilik ve kolektif hafıza perspektifiyle analiz etmeyi amaçlamaktadır. Doğu Asya’daki bu gerilim hattı; Realist kuramın "Güvenlik İkilemi" (security dilemma) ve "Tehdit Dengesi" (balance of threat) teorileri ışığında incelendiğinde, krizin sadece toprak bütünlüğü veya deniz yetki alanları üzerinden okunamayacağı; aksine kimlik inşası, travmatik tarihsel doktrinler ve asimetrik istihbarat rekabetiyle örülü çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Makale, Japonya’nın pasifist savunma kimliğinden "aktif caydırıcılığa" geçişini, Çin’in "bütüncül güvenlik" anlayışıyla "ulusal aşağılanma yüzyılı"nı telafi etme çabasını ve Tayvan’ın bu iki güç arasında jeopolitik bir kilit noktası olarak konumlanışını merkezine almaktadır. Nihai olarak çalışma, 2025 krizinin geçici bir diplomatik tıkanıklık değil; Hibrit Savaş (hybrid warfare), Gri Bölge (grey zone) operasyonları ve büyük güç rekabetinin yeniden şekillendirdiği Hint-Pasifik güvenlik mimarisinin yapısal bir sonucu olduğunu ileri sürmektedir.Tarihsel Arka Plan
a-Çin-Japonya ilişkilerinin tarihsel kırılma noktaları
Çin-Japonya ilişkilerinin günümüzde 2025’e uzanan gerilimli doğasını anlamak için, iki ülke arasındaki tarihsel hatların sadece uluslararası sistemdeki güç mücadeleleriyle değil, aynı zamanda kolektif hafıza, kimlik inşası ve savaş sonrası yapılanma süreçleriyle şekillendiğini görmek gerekir. Bu ilişki, yüzeyde diplomatik ve jeopolitik bir çatışma gibi görünse de, derin yapısında tarihsel travmaların ve devlet-merkezli kimlik anlatılarının sürdürdüğü bir çatışma alanıdır. Özellikle II. Dünya Savaşı, iki ülke arasındaki ilişkinin sadece bir kırılma noktası değil; bugünün güvenlik davranışlarını belirleyen psikolojik, siyasi ve kültürel bir temel oluşturmuştur.
1930’lar ve 1940’larda Japonya’nın Çin’e yönelik işgali, Nanking Katliamı (1937) gibi tarihsel travmalarla hafızalara kazınmıştır. Çin siyasi söyleminde bu dönem, “ulusal acı” ve “direniş hafızası” etrafında kodlanırken; Japonya’da bu geçmiş, farklı dönemlerde değişen politik yaklaşımlarla yüzleşilen, ancak hiçbir zaman tam olarak ortak bir hafıza zemini yaratamayan bir mesele olarak kalmıştır. Çin için bu travma, bugün bile ulusal kimliğin kurucu bileşenlerinden biridir. Devletin meşruiyet söylemi, “ulusal aşağılanma yüzyılı” olarak bilinen tarihsel çerçevenin aşılmasına, bağımsızlık ve güç yeniden kazanımı iddiasına yaslanır. Buna karşılık Japonya için savaş geçmişi, yenilginin ardından yeniden inşa sürecinin zorunlu bir başlangıcı olarak görülmüş; tarihsel suçluluk, anayasal sınırlamalar ve pasifizm ideali etrafında şekillenen bir kimlik üretmiştir.
Bu nedenle iki ülke arasındaki tarihsel kırılma sadece yaşanmış olaylarda değil, bu olayların nasıl hatırlandığında ortaya çıkar. Hafıza siyaseti, burada bir dış politika enstrümanı hâline gelir. Çin açısından savaş dönemi, Japonya’ya yönelik şüpheyi meşrulaştıran bir zemini destekler; Japonya açısından ise bu geçmişi aşma çabası, güvenlik politikasında daha normalleşmiş bir rol arayışıyla çatışır. 2025’teki diplomatik krizin arka planı, tam da bu çatışan hafızaların güncel siyasetteki yeniden üretimiyle ilgilidir.
Savaş sonrasına gelindiğinde, ABD’nin Japonya üzerindeki etkisi belirleyici olmuştur. 1945 sonrası dönemde, Japonya’nın yeniden yapılanma süreci yalnızca ekonomik bir kalkınma programı değil; aynı zamanda askeri kapasitenin sınırlandığı, anayasal olarak savaştan kaçınma prensibinin benimsendiği bir güvenlik mimarisi inşa etmiştir. Japon Anayasası’nın 9. maddesi, ülkenin saldırı kapasitesi geliştirmesini yasaklayan ve askeri güç kullanımını ciddi biçimde kısıtlayan bir hüküm olarak kabul edilmiştir. Bu durum, Tokyo’nun dış politika alanında benimsediği pasif konumun kurucu unsuru olmuştur. Ancak Soğuk Savaş’ın başlamasıyla ABD, Japonya’yı Sovyetler Birliği ve Çin’e karşı Asya Pasifik savunma hattının önemli bir unsuru hâline getirerek yeni bir güvenlik düzeni oluşturmuştur. Böylece Japonya, askeri kısıtlanmışlığıyla çelişen bir şekilde bölgesel güvenlik mimarisinin stratejik bir ayağına dönüşmüştür.
Bu kısıtlar, Japonya’nın Çin karşısındaki güvenlik davranışını da belirlemiştir. Tokyo, doğrudan askerî güç projeksiyonu yerine, ABD ittifakı üzerinden dolaylı caydırıcılık politikası geliştirmiştir. Çin ise bu durumu, ABD’nin bölgesel kuşatma stratejisinin bir yansıması olarak tanımlamış ve Japonya’nın her güvenlik adımını Washington’ın geniş planının parçası olarak değerlendirmiştir. Sonuç olarak iki ülke arasındaki gerilim, yalnızca bir tarihsel öfke meselesi değil; aynı zamanda birbirini tamamlayan fakat karşılıklı güvensizlik üreten güvenlik mimarilerinin ürünüdür.
Bugün 2025’te görülen kriz, bu tarihsel sürekliliğin çağdaş bir yeniden üretimidir. Çin, kendisini geçmişteki zayıflığın telafisiyle güçlenen bir aktör; Japonya ise tarihsel kısıtlarından sıyrılarak normalleşmeye çalışan bir güç olarak konumlandırmaktadır. İki ülkenin hafıza, kimlik ve güvenlik politikaları arasındaki uyumsuzluk, jeopolitik gerilimi kaçınılmaz kılar. Bu bağlamda, 2025 diplomasisi yalnızca bugünü değil; tarihin gölgesini de tartışmaya açmaktadır.
b-1972 Normalleşmesi ve Sonrası
1972 yılı, Çin–Japonya ilişkilerinde dönüştürücü bir kırılma noktası olarak uluslararası siyasi tarihte özel bir yere sahiptir. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı düşmanlık mirası, soğuk savaş bloklaşması ve karşılıklı güvensizlik ortamı içinde iki ülke arasında uzun süre resmî ilişkiler bulunmamış; diplomatik temaslar, bölgesel dengeler ve büyük güç rekabeti nedeniyle ertelenmiştir. Ancak 1970’li yılların başında uluslararası sistemde artan çok kutupluluk eğilimi, ABD’nin Çin’e açılım politikası ve Asya’daki ekonomik yapılanmanın ivme kazanması, Tokyo ile Pekin arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanması için elverişli bir zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda 1972’de imzalanan Ortak Bildiri, iki ülkenin resmî ilişkileri yeniden kurmasını sağlamış ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
Normalleşmenin en belirgin çıktılarından biri, tarafların karşılıklı olarak birbirlerinin egemenliğini tanıması ve Tayvan meselesinin diplomatik çerçevede yeniden konumlandırılması oldu. Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin’in tek temsilcisi olarak kabul ederken, Tayvan ile ilişkilerini ekonomik ve kültürel düzeye indirgemiştir. Bu değişim, Pekin açısından diplomatik bir zafer niteliği taşırken, Tokyo için bölgesel konumlanışını yeniden hesaplamayı gerektiren stratejik bir uyarlamaydı. Bununla birlikte, normalleşmenin ardından gelen yakınlaşma, sadece diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda uluslararası koşulların zorladığı bir uyum süreciydi. Japonya’nın ABD ile ittifakını sürdürmesi, Çin’in ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile yaşadığı gerilim, iki ülkenin birbirine yönelik jeopolitik hesaplamalarında dikkatli ve dengeleyici bir politika izlemelerine yol açtı.
1972 sonrası dönemde ekonomik işbirliği, ilişkilerin en görünür ilerleme alanı oldu. Japon yatırım sermayesi, teknoloji transferi ve sanayi modernizasyonu alanlarında Çin’e önemli katkılar sağladı. Özellikle 1980’lerden itibaren Çin’in reform ve dışa açılma politikalarıyla birlikte, Japonya bu süreçte hem doğrudan yatırım hem de teknik kapasite geliştirme desteği sunarak Çin’in sanayileşme hamlesinde etkili aktörlerden biri hâline geldi. Bu ekonomik yakınlaşma, dış ticaret hacminin artışına, karşılıklı bağımlılık düzeyinin yükselmesine ve bölgesel tedarik zincirlerinin birbirine bağlanmasına zemin hazırladı. Ancak karşılıklı ekonomik çıkarların güçlenmesine rağmen güvenlik alanında aynı ölçüde bir istikrar sağlanmadı.
Ekonomik işbirliği ile güvenlik şüpheciliği arasındaki ikilem, bu dönemin temel karakteristiğidir. Çin açısından Japonya’nın ABD ile güvenlik ittifakı, özellikle Uzak Doğu’da ABD askeri varlığının sürmesi nedeniyle potansiyel bir tehdit algısı yaratıyordu. Japonya ise Çin’in hızla modernize olan askeri kapasitesini, deniz alanları üzerindeki iddialarını ve Tayvan üzerindeki baskı politikalarını güvenlik riski olarak değerlendirmekteydi. Bu nedenle ekonomik katılım artarken, güvenlik alanında karşılıklı güvensizliğin tamamen giderilememesi, ilişkilerin yapısal bir gerilim hattı üzerinde ilerlemesine neden oldu. Söz konusu ikilem, ilerleyen yıllarda Senkaku/Diaoyu Adaları üzerindeki egemenlik tartışmaları, askeri tatbikatlar ve bölgesel nüfuz mücadelesi gibi konularda yeniden görünür hâle geldi.
1972 normalleşmesi, Çin ve Japonya için diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasının ötesinde, hem ekonomik yakınlaşmaya hem de güvenlik rekabetine eşlik eden karmaşık bir ilişki modelinin başlangıcı olmuştur. Ekonomik ortaklık, karşılıklı bağımlılık yaratarak çatışma riskini azaltıcı bir unsur olarak değerlendirilebilir; ancak güvenlik alanındaki şüphelerin devam etmesi, bu bağımlılığın mutlak bir istikrar üretmesini engellemiştir. Bu nedenle 1972 sonrası dönem, ekonomik işbirliği ile stratejik güvensizlik arasındaki ikilemin iki ülke ilişkilerini belirleyen kalıcı bir parametre hâline geldiği tarihsel bir aşama olarak değerlendirilir. Bu ikili yapı, 2025 krizine uzanan süreçte jeopolitik davranışları ve tehdit algılarını şekillendiren temel arka planı oluşturmaya devam etmektedir.
c-1995-96 Tayvan Boğazı Krizi’nin mirası
1995-96 Tayvan Boğazı Krizi, Doğu Asya güvenlik mimarisinin temel dönüşüm anlarından biri olarak kabul edilir. Çin’in Tayvan çevresinde gerçekleştirdiği füze denemeleri ve askeri tatbikatlar ile başlayan kriz, ABD’nin bölgeye uçak gemisi grubu göndererek müdahil olmasıyla uluslararası bir güvenlik meselesine dönüşmüştür. Bu süreç, yalnızca Pekin ve Taipei arasındaki gerilimi derinleştirmemiş; aynı zamanda Washington ve Tokyo’nun Hind-Pasifik güvenlik stratejilerini yeniden şekillendirmiştir. 2025 Çin-Japonya diplomatik krizinin anlaşılabilmesi için, 1995-96 krizinin mirası ve bu mirasın Japonya’nın tehdit algısına bıraktığı kalıcı izleri analiz etmek önemlidir.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan iyimser “stratejik boşluk” algısının aksine, 1995-96 Tayvan Boğazı Krizi bölgedeki güç dengelerinin hâlâ kırılgan olduğunu gösterdi. Çin, ekonomik modernizasyon sürecine paralel olarak askeri kapasitesini artırma hedefini görünür kıldı ve Tayvan üzerindeki egemenlik iddiasını askeri araçlarla destekleyebileceğini fiilen ortaya koydu. Bu durum, bölgede güvenlik ikilemi dinamiklerini harekete geçirdi: Pekin’in kapasite artırımı savunma amaçlı sunulurken, bölgedeki diğer devletler tarafından tehdit olarak algılandı. Bu kırılma noktası, karşılıklı güvensizliği kurumsallaştırarak 21. yüzyılın stratejik rekabetine zemin hazırladı.
Kriz sonrasında bölgesel güvenlik doktrinleri ciddi bir dönüşüm geçirdi. ABD, “stratejik belirsizlik” politikasını korumakla birlikte, Tayvan’ın güvenliğini garanti altına alacak askeri varlığını belirginleştirdi. Washington’un bölgeye iki uçak gemisi konuşlandırması, Çin’in kıyı merkezli askeri kapasitesinin henüz bölgesel güç projeksiyonu için yetersiz olduğunu göstermişti; ancak aynı hamle Pekin’e uzun vadeli modernizasyonun gerekliliğini hatırlattı. Bu noktadan itibaren Çin Halk Kurtuluş Ordusu, açık deniz stratejisi, füze savunma ağları ve A2/AD (Anti-Access/Area Denial – Anti Erişim/Alan Reddi) konsepti üzerinden kapsamlı bir modernizasyona yöneldi. Dolayısıyla 1995-96 krizi, Çin’in savunma planlamasında bir uyandırma etkisi yaratırken; ABD’nin bölgesel askeri varlığını kalıcılaştırmasının da önünü açtı.
Japonya açısından kriz daha farklı bir anlam taşıdı. Soğuk Savaş sonrası dönemde daha çok ekonomik güç olarak konumlanan Tokyo, Çin’in Tayvan üzerinden verdiği güç gösterisini hem doğrudan güvenlik riski hem de bölgesel hegemonya arayışının sinyali olarak okudu. Bu dönemde Japonya’nın güvenlik doktrini kademeli biçimde yeniden tanımlandı. Öncelikle savunma öncelikli politika anlayışı, çevresel tehditlerin yapısal hale geldiği gerekçesiyle revize edildi. 1997 ABD-Japonya Savunma İşbirliği Rehberleri bu dönüşümün kurumsal ifadesi oldu ve Japonya’nın bölgesel güvenlik alanındaki rolünü genişletti.
Kriz, Japonya’nın tehdit algısında kalıcı bir sertleşmeye yol açtı. Çin’in güç kapasitesini yalnızca bölgesel statü koruma araçlarıyla değil, saldırgan nitelikte de kullanabileceği düşüncesi Tokyo’nun stratejik kültüründe belirginleşti. Bu durum, ilerleyen yıllarda Japonya’nın füze savunma sistemlerine yatırım yapmasına, istihbarat paylaşım mekanizmalarını güçlendirmesine ve ABD ile askeri koordinasyonu derinleştirmesine neden oldu. Ayrıca Japon siyasal elitleri arasında Tayvan’ın güvenliğinin, Japonya’nın ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olduğu fikri yaygınlaştı. Bu perspektif, 2025 krizinde de açıkça görülen söylemsel sertliğin arka planını oluşturdu.
1995-96 krizinin mirası, 2025 Çin-Japonya diplomatik krizinde belirgin şekilde kendini gösteriyor. Pekin’in Tayvan çevresindeki askeri faaliyetleri ve Tokyo’nun Tayvan’a destek beyanları arasındaki gerilim, yalnızca güncel politik tartışmaların değil, üç on yıl önce kurulan güvenlik eşiklerinin devamı niteliğinde. Bugün Japonya’nın savunma harcamalarını artırma eğilimi, Çin’in askeri modernizasyonuyla paralel ilerleyen bir kapasite rekabetinin sonucudur. Dolayısıyla 1995-96 krizi, hem askeri doktrinlerde hem tehdit algısında hem de diplomatik söylemlerde varlığını sürdüren bir stratejik miras üretmiştir.
d-Senkaku/Diaoyu Adaları Çatışmasının Sürekliliği
Senkaku/Diaoyu Adaları, 2025 Çin-Japonya diplomatik krizinin anlaşılması açısından kritik bir düğüm noktasında duruyor. Coğrafi olarak küçük, ekonomik olarak sınırlı görünen bu ada grubu, tarihsel hafıza, ulusal kimlik inşası, bölgesel üstünlük mücadelesi ve büyük güç rekabetinin kesişiminde stratejik bir mihenk taşı hâline geldi. Bu adalara ilişkin çatışma yalnızca basit bir deniz sınırı tartışması ya da balıkçılık bölgesi rekabeti olarak görülemez; çok daha geniş bir jeopolitik okumanın parçasıdır. Dolayısıyla 2025 krizi, bu adalar çevresindeki tarihsel sürekliliğin güncel güvenlik davranışlarını nasıl belirlediğini gösteren taze bir örnek niteliği taşıyor.
Çin’in adalar üzerindeki talebi, tarihsel miras ve “kaybedilen toprakların geri dönüşü” söylemine yaslanırken; Japonya ise uluslararası hukuk ve fiilî kontrol üzerinden meşruiyet üretmeye çalışıyor. Bu karşıt bakış, tarafların yalnızca bir toprak parçası için değil, bölgesel güç projeksiyonu ve stratejik alan kontrolü için mücadele ettiğini ortaya koyuyor. Japonya’nın adaları resmen yönetmesi ve kontrolünde tutması, hukuki üstünlüğü devam ettirmesi için önemli görülüyor. Buna karşın Çin’in artan sahil güvenlik varlığı, hava sahası ihlali iddiaları ve deniz keşif faaliyetleri, fiilî durumun değiştirilmeye çalışıldığına işaret ediyor. Böylece adalar çevresinde ortaya çıkan tablo, klasik savaş veya barış kategorilerine sığmayan bir güvenlik alanı yaratıyor.
Bu noktada devreye giren “gri bölge çatışmaları” kavramı, iki ülkenin askeri angajmana dönüşmeyecek düzeyde fakat politik baskı ve güç projeksiyonu içeren eylemlerini tanımlamak için kullanılıyor. Gri bölge stratejisi, belirsizlikte ilerleyen, net bir savaş ilanı veya açık diplomatik kopuş anlamına gelmeyen taktiksel hamleleri kapsıyor. Çin sahil güvenlik birimlerinin devriye yoğunluğunu artırması, Japon balıkçı teknelerinin faaliyet alanlarının daraltılması, insansız hava araçları ve keşif uçuşlarıyla alan taraması gibi uygulamalar bu stratejinin parçaları olarak okunuyor. Japonya’nın buna karşılık aldığı tedbirler ise savunma doktrinindeki dönüşümü hızlandırıyor; sahil güvenliği güçlendirme, ABD ile tatbikat yoğunluğunun artması ve caydırıcılık odaklı radar-füze modernizasyonu gibi önlemler dikkat çekiyor.
Bu çatışmanın jeopolitik değeri, ekonomik ve askerî boyutlarda da kendini gösteriyor. Senkaku/Diaoyu çevresinin enerji potansiyeli, bölgeyi yalnızca tarihsel bir hak iddiası alanı olmaktan çıkarıp, ekonomik bağımsızlık ve stratejik enerji güvenliği ile doğrudan ilişkilendiriyor. Doğu Çin Denizi’nde keşfedilen doğal gaz ve muhtemel hidrokarbon rezervleri, rekabeti daha da yoğunlaştırıyor. Aynı şekilde, adaların çevresi Pasifik ticaret yollarının kesiştiği hatlardan birine yakın. Bu durum kontrolün yalnızca bir toprak veya deniz parçası değil, Asya-Pasifik ekonomik dolaşımının düğüm noktası olduğu anlamına geliyor. Bu bağlamda Japonya’nın fiilî hakimiyeti kaybetme korkusu, Çin’in “bölgesel yükseliş” iddiasıyla birleştiğinde, iki ülkenin güvenlik reflekslerini sertleştiren bir denklem ortaya çıkıyor.
2025 krizinin özgün yanı, bu tarihsel sürekliliğin Tianxia (Çin’in tarihsel bölgesel merkezilik kavramı) ile Japonya’nın güvenlik normalleşmesi siyasetinin çarpıştığı bir momentte gerçekleşmesi. Çin, bölgesel düzeni kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlamaya çalışırken, Japonya uzun süre askeri alanda kendisine uyguladığı kısıtları gevşeterek “normal devlet” siyasetine yaklaşmaya çalışıyor. Bu da iki tarafın stratejik dilini değiştiriyor: Çin, statüko değiştirme girişimleriyle baskı kuruyor; Japonya ise statükoyu koruma refleksiyle savunma hattını genişletiyor. Ancak bu savunma hattı klasik anlamda ulusal sınır savunması değil; alan kontrolü ve risk dağıtımı üzerine kurulu bir güvenlik davranışı modeli.
Senkaku/Diaoyu meselesi, 2025 Çin-Japonya krizinin ayrık bir bileşeni değil; aksine krizin sürekliliğini sağlayan çekirdek noktalardan biri. Tarihsel hafızanın yön verdiği ulusal kimlik siyasetleri, ekonomik kaynak rekabeti, stratejik enerji hesapları ve gri bölge taktiklerinin birleşimi, meseleye lineer bir diplomatik anlaşmazlık muamelesi yapmayı imkânsız kılıyor. Bu adalar, yalnızca haritanın kenarında kalmış birkaç nokta değil; Doğu Asya güvenlik mimarisinin nabzı. Çin’in “alan genişletme”, Japonya’nın “alan muhafaza” yaklaşımı devam ettiği sürece, bu kriz askıya alınabilir ama sona ermesi güç. Bölgenin jeopolitiğini anlamak, tam da bu adaların etrafındaki dalgaların neyi getirdiğini çözmekten geçiyor.
2025 Diplomatik Krizinin Çıkış Nedenleri
Bu diplomatik krizinin tetikleyicilerini kapsamlı biçimde analiz ederken hem aktörlerin söylemlerine hem de bölgesel ve küresel güç rekabetinin konumlanmasına odaklanmaktadır.Bu kriz, tarihsel güvensizliklerle beslenen bir gerilim dönemi içinde ortaya çıkmış, özellikle Tayvan meselesi üzerinden jeopolitik risklerin yükselmesine yol açmıştır.
a-Krizi Tetikleyen Resmi Açıklamalar ve Karşılıklı Suçlamalar
2025’in son çeyreğinde Çin ile Japonya arasındaki ilişkiler, Japonya Başbakanı Sanae Takaichi’nin parlamentodaki açıklamalarıyla keskin bir dönüşüm yaşadı. Takaichi, 7 Kasım’da Japon Diet’inde yaptığı konuşmada, Çin’in Tayvan’a yönelik olası bir askeri hareketini “Japonya’nın varlığını tehdit eden bir durum” olarak görebileceklerini belirtti; bu bağlamda Japonya’nın kolektif savunma hakkını kullanabileceğini ima etti. Bu tür bir konuşma, uzun süredir Japonya dış politikasının stratejik belirsizlik siyasetiyle uyumlu bir şekilde sürdürdüğü çizgiden açıkça sapmak anlamına geliyordu. Çin hükümeti, bunu Çin’in iç işlerine müdahale ve tek Çin ilkesine yönelik ciddi bir ihlal olarak niteledi.
Pekin’den gelen tepkiler sert ve üst düzeydi. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüleri, Takaichi’nin sözlerini “yanlış, provokatif ve iki ülke ilişkilerinin temelini sarsan ifadeler” olarak eleştirdi; bu ifadelerin Çin-Japon arasında var olan dört siyasi belge ruhunu (özellikle 1972 ortak açıklaması ve 1978 barış ve dostluk antlaşmasını) ihlal ettiği vurgulandı. Pekin, Takaichi’den sözlerini geri çekmesini, ilişkilerin normalleşmesi için ilk adımı atmasını talep etti.
Bu açıklamalar ulusal kamuoyu üzerinde de baskıyı artırdı. Her iki ülkede de milliyetçi söylemler yükseldi: Japonya’da Çin tehdidine karşı sert bir duruş beklentisi tartışıldı; Çin’de ise “tek Çin” politikasına meydan okunması hegemonik çıkarların savunulması olarak algılandı. Bu, sadece dış politika literatüründe değil, aynı zamanda her iki toplumda da kitlesel güvenlik algılarını etkiledi. Diplomatik temsilcilikler arasındaki iletişim kopmaları, karşılıklı açıklamalardaki sertlik ve olası arabuluculuk kanallarının zayıflaması bu gerginliğin tırmanmasına yol açtı.
Kriz başlangıcının resmî söylem düzeyinde bir yarışa dönüşen söylemler ve bunun diplomatik normalleşme süreçlerini sekteye uğratmasıdır. Takaichi’nin açıklamalarının Çin yönetimi tarafından kabul edilemez görülmesiyle birlikte, söylem politikası doğrudan güvenlik paradigmasına dönüşmüş ve ilişkilerde “sözden eyleme” geçişi tetiklemiştir.
b-Tayvan Faktörü
Tayvan meselesi, 2025 krizinin merkezinde yer alan ve doğrudan hem Çin’in hem de Japonya’nın güvenlik davranışlarını şekillendiren bir değişken oldu. Tayvan Boğazı, tarihsel olarak PLA ile Tayvan Silahlı Kuvvetleri arasında yoğun askeri tatbikatlar ve siyasi restleşmelerle dolu bir bölgeydi; 2025’te bu dinamik daha da sertleşti.
Takaichi’nin açıklamalarından sonra Pekin’in tepkisi yalnızca diplomatik eleştiriyle sınırlı kalmadı. Çin askeri tatbikatlarını artırarak Tayvan çevresinde canlı ateş tatbikatları gerçekleştirdi; bu tatbikatlar hem Tayvan’ı hem de bölge dışı aktörleri potansiyel bir kriz senaryosuna hazırlayan bir uyarı niteliği taşıdı. Bu tatbikatlar “Justice Mission 2025” adıyla kayda geçti ve Çin ordusunun ada yakınlarında kapsamlı bir kuşatma tatbikatı düzenlemesiyle sonuçlandı. Bu manevra, daha önce bölgede görülenden çok daha yüksek seviyede bir mobilizasyon örneği sundu.
Tayvan meselesi güvenlik davranışını iki şekilde etkiledi: Japonya’nın güvenlik politikasını doğrudan Tayvan senaryosuna uyarlaması ve Çin’in bu tür uyarlamaları kendi egemenlik çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak yorumlaması. Japonya’nın “Tayvan’a müdahale edebiliriz” söylemi, Tokyo’nun geleneksel yamalı savunma çizgisinden yeni bir çizgiye geçişini temsil ediyordu ve bölgedeki jeopolitik statükoyu daha kırılgan hale getirdi.
Çin ise Tayvan’ın uluslararası destek bağlantılarını kırmak ve ada üzerindeki baskısını artırmak için hem askeri hem de diplomatik kanalları kullanıyor. Pekin’in “tek Çin” politikasını ve Tayvan’ın Çin topraklarının ayrılmaz parçası olduğunu vurgulaması, bu dönemde daha geniş kampanyalarla desteklendi. Bu durum, Tayvan’ın Japonya ile olan dolaylı askeri koordinasyonları ve ABD ile ittifak bağlarını güçlendirme çabalarıyla birleşerek daha karmaşık bir güvenlik ortamı yarattı. Bu bağlamda Tayvan faktörü, sadece bir nüfuz alanı meselesi değil aynı zamanda bölgesel güç dengesi açısından jeopolitik bir katalizör olarak görüldü.
c-Büyük Güç Rekabetinde Konumlanma
Kriz sadece iki ülkenin doğrudan etkileşimi olarak değil, büyük güç rekabetinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Çin ile Japonya arasındaki diplomatik gerilim, aslında 21. yüzyılın Asya-Pasifik bölgesindeki güç çekişmesinin bir yansımasıdır; bu çekişme, özellikle ABD’nin bölge politikaları ve ittifak sistemleri üzerinden şekillenmektedir.
ABD, uzun süredir Çin ile rekabet eden bir aktör olarak Asya-Pasifik’te stratejik pozisyonunu güçlendirmeye çalışmaktadır. Japonya, ABD’nin temel müttefiklerinden biri olarak, Tayvan konusunda daha görünür bir destek çizgisine doğru kaymış durumda. ABD’nin Tayvan’a yönelik silah satışları ve bölgesel askeri varlığını sürdürmesi, Pekin tarafından dış müdahale olarak algılanırken, Tokyo’nun bu konudaki söylemleri ABD ile koordinasyon içinde değerlendirildi. Bu durum, krizi yalnızca iki taraflı bir mesele olmaktan çıkarıp bir bloklar arası rekabet arenasına dönüştürdü.
Çin’in Pasifik stratejisi, “ilk ada hattası” ve deniz hakimiyeti vizyonu üzerine kuruludur. Bu vizyon, sadece Tayvan meselesiyle sınırlı kalmayarak bölgesel hegemonik çıkarları korumayı hedefler. Pekin’in askeri kapasitesini deniz, hava ve roket güçleriyle genişletmesi, Çin’in bölgesel güç projeksiyonunu artırmaya yönelik bir adım olarak yorumlanabilir. Bu stratejik genişleme, Japonya’nın savunma politikalarındaki dönüşümlere de doğrudan yansıyor. Japonya, bölgesel güvenlik mimarisinde daha aktif bir rol üstlenmeye çalışırken, savunma bütçesini artırıyor ve yeni sistemlere yatırım yapıyor; bu da Çin tarafından saldırgan bir tutum olarak algılanabiliyor.
2025 krizi yalnızca iki ülke arasındaki kısa vadeli bir diplomatik sürtüşme değil, aynı zamanda Asya-Pasifik’teki büyük güç dengesi rekabetinin somutlaşmış halidir. ABD’nin dolaylı etkisi, Çin’in bölgesel stratejik hedefleri ve Japonya’nın güvenlik paradigmalarındaki kayma, bu kırılgan dönemin ana itici dinamikleridir.
Güvenlik Davranışları ve Askerî Hatlar
Bu bölüm 2025 Çin-Japonya krizinin askeri ve güvenlik boyutunu, iki ülkenin güç dengesi, stratejik planlama ve modern tehditlere karşı davranışları üzerinden inceler. Bölüm üç alt başlıkta yapılandırılmıştır: Çin’in askeri yaklaşımı, Japonya’nın savunma doktrini ve her iki tarafın de siber/gri bölge araçlarını kullanması.
a-Çin’in Askerî Konuşlanma Stratejisi
Çin’in Tayvan çevresindeki askeri tatbikatları ve anti-erişim/alan reddi (A2/AD) stratejisi, 2025’in son aylarında dramatik şekilde sergilendi. Halk Kurtuluş Ordusu (ÇHKO), “Justice Mission 2025” adlı tatbikatlar ile Tayvan’ı çevreleyen bölgede harp gemileri, savaş uçakları, roket birlikleri ve İHA’ları kullanarak ada çevresini neredeyse kuşatma seviyesinde çevirdi. Bu tatbikatlarda limanları bloke etmeye yönelik simülasyonlar, deniz-hava koordinasyonu ve uzun menzilli saldırı denemeleri gerçekleştirildi ve uçak-gemi filosu Tayvan’ın karasularına yakın bölgelerde yoğunlaştı. Bu manevralar, Çin’in dış güçlerin müdahalesini engelleme kapasitesini test etmesi ve Tayvan’ın güvenlik bağlamını yeniden şekillendirmesi bakımından dikkat çekiciydi.
A2/AD stratejisi, Batı Pasifik’te Çin’in askeri üstünlüğü elde etme çabasının temel bir parçası olarak görülüyor. Bu strateji, belirli bir coğrafi bölgeyi dış güçlerin erişimine kapatma ve bölgesel deniz/ağ kontrolünü sağlama üzerine kuruludur. Tatbikatların sıklığı ve kapsamı, sadece Tayvan’a değil, aynı zamanda Japonya ve ABD eksenli güvenlik mimarilerine doğrudan mesajlar gönderdi; doğrudan askeri caydırıcılığın ötesinde psikolojik ve diplomatik baskı unsurları da içerdi.
Çin’in resmî pozisyonu, bu tatbikatların kendi egemenlik haklarını, toprak bütünlüğünü ve ulusal güvenliğini korumak için meşru olduğunu vurgulamak yönünde. Pekin, savunma harcamalarının yasal ve gerekli olduğunu, bölgesel tehditlere yanıt verdiğini ve başka bir ülkeyi hedef almadığını yineliyor. Bu tür açıklamalar, Batı’daki ve Japonya’daki yorumlardan net biçimde ayrışıyor ve güvenlik söylemini kendi iç mantığıyla çerçevelendiriyor.
b-Japonya’nın Savunma Doktrininde Dönüşüm
2025 yılı Japonya güvenlik politikası için bir dönüm noktası oldu. Tokyo hükümeti, bölgesel gerilimlerin artmasıyla savunma bütçesini rekor seviyelere çıkardı ve bütçeyi yeniden yapılandırarak askeri kapasiteyi önemli ölçüde genişletti. Japonya’nın savunma harcamaları 2025’te 9–11 trilyon yen aralığına yaklaştı ve gayri safi yurt içi hasılasının yaklaşık %2’sine ulaşarak uzun zamandır belirlenen hedefi tuttu. Bu artış, saldırı ve savunma kabiliyetlerini birlikte kapsayacak şekilde planlandı; Japonya artık yalnızca pasif savunma değil, kapsamlı caydırıcılık ve aktif tepki kapasitesi de geliştirmek istiyor.
Bu savunma bütçesi, kıyı savunma sistemleri, uzaktan etkili silahlar, insansız hava ve deniz araçları ile yüksek hassasiyetli füze sistemlerine yatırımı içeriyor. Bu, Tokyo’nun savunma-saldırı çizgisindeki sınırları yeniden çizdiğini gösteriyor. Ayrıca Japonya’nın ABD ile birlikte yeni nesil uçak, denizaltı ve istihbarat platformları geliştirme projeleri de bu doktrinsel dönüşümün parçası olarak ortaya çıkıyor.
Japonya’nın güvenlik stratejisindeki dönüşümde, sadece teknik silah modernizasyonu değil, aynı zamanda anayasal askerî sınırlamaların yeniden yorumlanması ve kolektif savunma yeteneklerinin genişletilmesi de var. Bu değişimler, II. Dünya Savaşı sonrası uzlaşmalı pasif savunma politikasından daha aktif, bölgesel caydırıcılık odaklı bir askeri duruşa geçişi temsil ediyor. Çin tarafı ise bunu Japon militarizminin yeniden canlanması şeklinde eleştiriyor; Pekin, Japonya’yı bölgesel güvenlik dengesini bozmakla suçluyor ve “askeri genişleme” iddialarıyla sert yanıt veriyor.
c-Gri Bölge Operasyonları ve Asimetrik Tehditler
Modern güvenlik davranışında, sadece klasik askeri güç değil, gri bölge ve asimetrik araçlar da önemli yer tutuyor. Gri bölge operasyonları, resmi savaş ilanı olmadan düşman kabiliyetini aşındırmayı hedefleyen siber saldırı, psikolojik operasyonlar ve diplomatik baskı gibi faaliyetleri içerir.
2025 krizinde de bölgesel aktörler arasında siber ve istihbarat faaliyetlerine ilişkin ciddi iddialar ortaya çıkmıştır. Hem Çin hem de Japonya, karşı tarafı siber saldırılar, radar kilidi uygulamaları ve provokatif elektronik etkileşimler ile suçlamıştır. Örneğin, Çin uçaklarının Japon F-15 jetlerine radar kilidi verdiği iddiası, Tokyo’da büyük güvenlik kaygısı yaratmış ve bu tarz elektronik taktiklerin gerçek bir askeri harekâta dönüşmeden önce gerilim unsuru olarak kullanılabileceğini göstermiştir.
Aynı zamanda, her iki tarafın da resmi ve gayri resmî propagandaları, karşı tarafın niyetini itibarsızlaştırmayı hedefleyen psikolojik operasyonlara dönüşüyor. Diplomatik açıklamalarda kullanılan sert dil, ulusal medyada yürütülen kampanyalar ve hatta eğitim savunuculuğu, stratejik iletişimin de bir silah haline geldiğini gösteriyor.
Son olarak, sahil güvenlik ve paramiliter unsurların yoğun kullanımı da özellikle Tayvan çevresinde ortaya çıkıyor. Bu tür unsurlar, resmî ordular kadar görünür olmamakla beraber gerilimleri artıran, kriz yönetimini zorlaştıran asimetrik birer aktör olarak öne çıkmaktadır.
2025 Çin-Japonya krizinde güvenlik davranışları kristal netlikte görülüyor: Çin, Tayvan’ı çevreleyen A2/AD etkinliklerini güçlendirerek bölgesel askeri üstünlük arayışında; Japonya ise tarihsel pasif savunma çizgisini aşarak caydırıcılık, ileri savunma kabiliyeti ve ittifakla entegre güvenlik politikalarına yöneliyor. Her iki taraf da klasik askeri güç ile birlikte siber, elektronik ve diplomatik araçları kullanarak çok boyutlu bir güvenlik yaklaşımı sergiliyor.Bu dinamikler, yalnızca bir bölge krizinden ibaret değil; Asya-Pasifik’in güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiğinin göstergesi olarak okunabilir — ve bu yeni dönemde klasik güç dengesi teorileri ile asimetrik ve hibrit stratejilerin birlikte analiz edilmesi gerekiyor.
Diplomatik Araçlar, İttifaklar ve Uluslararası Tepkiler
2025’in sonlarına doğru Doğu Asya’da jeopolitik gerilim, yalnızca askeri güç dengesi ekseninde değil, aynı zamanda diplomatik araçlar, ittifak mekanizmaları ve uluslararası tepkiler üzerinden de şekillenmektedir. Çin-Japonya ilişkilerindeki diplomatik kriz, Tokyo’nun Tayvan konusundaki söylemleriyle başlayıp Pekin’in sert karşılığıyla tırmanırken, bölge dışı aktörlerin de rolü bu süreçte belirleyici hâle gelmiştir. Bu bölümde üç ana eksen üzerinden analiz yapacağız: Japonya-ABD güvenlik işbirliği, Çin’in diplomatik baskı ve ekonomik yaptırımları, ve Tayvan’ın uluslararası konumlanışı ile savunma stratejisi.
a-Japonya-ABD Güvenlik İşbirliği
2025’te Japonya ile ABD arasındaki güvenlik ilişkisi, bölgesel gerilimler bağlamında yeni bir evreye girmiş durumdadır. Geleneksel olarak Soğuk Savaş sonrası yapı içinde Japonya, ABD ile imzalanmış bir güvenlik anlaşmasına dayalı olarak Washington’un bölgesel güvenlik mimarisinin kilit ortağıdır. Ancak 2025’te bu ilişki, yalnızca savunma garantisi düzeyinin ötesine doğru genişlemekte ve çok boyutlu bir güvenlik koalisyonuna dönüşmektedir.
Japon Hükümeti’nin artan savunma harcamaları, bu ortaklığın en somut göstergelerinden biridir. Japonya, 2025’te rekor düzeyde savunma bütçesi onaylayarak askeri kapasitesini önemli ölçüde artırmıştır; kara, deniz ve hava savunma sistemlerine ek olarak ileri teknoloji insansız araçlar ve “Shield” adı verilen entegre drone ağı gibi yeni savunma platformlarına yatırım yapmayı planlamaktadır. Bu bütçe artışı, Çin’in artan bölgesel askeri varlığının doğrudan bir sonucu olarak yorumlanmıştır ve Tokyo’nun caydırıcılık kapasitesini güçlendirme isteğini net biçimde ortaya koyar.
Bu gelişmeler, Japonya’nın zaten mevcut ABD ile olan güvenlik anlaşmasını güçlendirdiğini gösterir. İttifakın ortak tatbikatları, her iki ülkenin askeri güçlerinin koordinasyonunu artırmaya hizmet etmektedir; bu tatbikatlar sadece savunma odaklı değil, aynı zamanda siber alanlarda, deniz kontrol operasyonlarında ve hava-deniz entegrasyonunda da geniş kapsamlıdır. Özellikle Tayvan çevresinde Çin tarafından düzenlenen büyük ölçekli tatbikatların ardından, ABD-Japonya donanma ve hava birlikleri arasındaki koordinasyon 2025’te önemli ölçüde yoğunlaşmıştır. Bu pratik işbirliği, her iki ülkenin askeri teknolojiyi paylaşma ve ortak savunma stratejileri geliştirme konusundaki işbirliğini derinleştirmektedir.
Siber güvenlik alanı ise yeni ittifakların odak noktalarından biridir. Bölgedeki askeri gerilim, yalnızca fiziksel sahadaki hareketlerle sınırlı kalmayıp, devlet destekli siber operasyonlar aracılığıyla da sürmektedir. Bu bağlamda Japonya ve ABD, ortak siber savunma protokolleri ve istihbarat paylaşım mekanizmalarını güçlendirme yoluna gitmiş; olası Çin kaynaklı siber tehditlere karşı savunma hazırlıklarını artırmıştır. Bu tür bir işbirliği, modern savaşın ayrılmaz bir parçası olarak görüldüğü için, iki ülke stratejistleri arasında daha sıkı koordine edilmiş siber savunma protokollerinin geliştirilmesine zemin hazırlamıştır.
Bu ittifakın bir başka boyutu da bölgedeki diğer müttefiklerle üçlü veya çok taraflı güvenlik çerçeveleridir. Japonya, ABD ile birlikte Güney Kore gibi diğer bölgesel ortaklarla ortak savunma planlarını derinleştirmekte, Kuzey Kore kaynaklı tehdite odaklanmış bir güvenlik mimarisini de bu süreçlere dâhil etmektedir. Bu tür üçlü veya hatta çok taraflı güvenlik düzenlemeleri, Pekin’in deniz ve hava alanındaki genişleyen etkinliğine karşı bölgesel bir dengeleme çabası olarak okunabilmektedir.
Neticede, Japonya-ABD güvenlik işbirliği 2025’te askeri koordinasyondan ekonomik-teknolojik katkılara kadar geniş bir yelpazede ilerlemekte; bu hem kriz yönetimi kapasitesini artırmakta hem de Çin’in bölgedeki nüfuzunu dengelemek için daha somut ittifak çerçeveleri yaratmaktadır.
b-Çin’in Diplomatik Baskı ve Ekonomik Yaptırım Stratejisi
Çin, 2025’te Doğu Asya’da yalnızca askeri araçlarla değil, aynı zamanda diplomatik baskı ve ekonomik yaptırımlar aracılığıyla stratejik amaçlarını ilerletme eğilimindedir. Pekin, özellikle Japonya-Tayvan eksenindeki gerilimde Tokyo’nun söylemlerine sert yanıtlar vermiş ve bu yanıtlar yalnızca sözlü diplomasiyle sınırlı kalmamıştır.
Kasım 2025’te Çin Dışişleri Bakanlığı’nın Tokyo’ya yönelik açıklamaları, Japonya Başbakanı’nın Tayvan konusunda verdiği çıkışlardan sonra sertleşti. Pekin, bu tür ifadeleri egemenlik haklarına müdahale olarak nitelendirmiş ve Tokyo’yu “çizgiyi aşmakla” suçlamıştır. Ayrıca Pekin, iki ülke arasında planlanan kültür bakanları toplantısını süresiz olarak ertelemek gibi somut diplomatik yaptırımlar da uygulamaya koymuştur. Bu adımlar, Çin’in yalnızca askeri varlık üzerinden değil, diplomatik araçları da kriz yönetiminde silahlaştırdığını göstermektedir.
Ekonomi alanında ise Pekin, Japon turistlere yönelik uyarılar yayımlamış ve Çinli havayolu şirketleri uçuş politikalarında değişikliğe gitmiştir. Bu tür önlemler, doğrudan ticari ilişkileri hedeflemese de, ekonomik baskının bir aracı olarak toplumlar arası etkileşimi ve işbirliğini sınırlamaktadır. Uluslararası seyahat politikalarının bu şekilde güvenlik söylemiyle harmanlanması, modern diplomatik baskı stratejilerinin kapsamını genişletmektedir.
Bunların ötesinde, Çin’in resmî açıklamalarında tarihsel argümanların kullanılması da dikkat çekicidir. Pekin yönetimi, tarihsel bağlamda Japonya’nın Tayvan üzerindeki geçmiş emperyalist politikalarını hatırlatarak, bugünkü diplomatik tutumunu haklı çıkarmaya çalışmaktadır. Bu söylem, yalnızca mevcut politik ayrışmayı güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda uluslararası kamuoyunu da tarihsel sorumluluk çerçevesinde yönlendirmeye yöneliktir.
Çin’in baskı stratejisi, ekonomik yaptırımlar ve diplomatik izolasyon girişimleriyle birleştiğinde, bölgesel aktörler üzerinde geniş kapsamlı bir etki yaratma potansiyeli taşır. Bu strateji, Pekin’in yalnızca Japonya ile ilişkilerde değil, genel olarak Tayvan meselesi üzerinden ABD ve diğer bölgesel aktörlerle yürüttüğü küresel karşıtlıkta da bir diplomatik baskı aracı olarak şekillenmektedir.
c-Tayvan’ın Konumlanışı ve Savunma Stratejisi
Tayvan, 2025 krizinde yalnızca bir mesele başlığı değil, aynı zamanda bölgesel dengeyi sürdürmede kilit bir aktördür. Taipei, diplomatik meşruiyet mücadelesini yalnızca sembolik bir alanda yürütmemekte; aynı zamanda kendi güvenlik stratejilerini de aktif biçimde geliştirmektedir.
Uluslararası meşruiyet mücadelesi bağlamında Tayvan, küresel arenada destek ağlarını genişletmek için yeni diplomatik girişimlerde bulunmaktadır. Taipei’nin liderleri, Avrupa parlamentoları ve diğer çok taraflı formlar üzerinden Tayvan’ın statüsünü savunurken, aynı zamanda ABD ve Japonya gibi müttefiklerle daha derin güvenlik diyalogları kurmaktadır. Bu tür diplomatik adımlar, Tayvan’ın yalnızca bir bölgesel aktör değil, küresel güvenlik mimarisinin de parçası olduğunu göstermektedir.
Askeri modernizasyon stratejisi ise Taipei’nin savunma kapasitesini güçlendirmeyi amaçlar. Tayvan Savunma Bakanlığı’nın raporlarına göre, son dönemde Çin’in hava ve deniz faaliyetlerindeki artışa yanıt olarak kendi radar ve hava savunma sistemlerini genişletmiş; bölgesel caydırıcılık kapasitesini artırmıştır. Bu adımlar, Tayvan’ın yalnızca savunmaya dayalı bir strateji değil, esnek caydırıcılık politikaları geliştirdiğini göstermektedir.
Tayvan’ın dış politika hamleleri ve askeri planlaması, yalnızca Çin’in baskısına karşı bir karşıt blok oluşturmayı değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik işbirliklerini daha istikrarlı hâle getirmeyi hedefler.
Krizin Bölgesel Jeopolitiğe Etkileri
2025 yılında Çin ile Japonya arasında yaşanan diplomatik kriz, Tayvan meselesi ve Doğu Çin Denizi’ndeki egemenlik tartışmaları üzerinden tırmanarak Hint-Pasifik güvenlik denklemine doğrudan etki eden bir jeopolitik kırılma noktasına dönüşmüştür. Bu kırılma noktası, yalnızca iki ülkenin siyasi ve askeri konumlanmalarını değil, aynı zamanda bölgedeki ittifak ilişkilerini, savunma doktrinlerini, ticaret ve enerji güvenliği stratejilerini de yeniden biçimlendirmiştir. Hint-Pasifik bölgesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde güç dengelerinin akışkanlaştığı, aktörlerin tehdit algılarının sürekli yeniden üretildiği ve güvenlik mimarisinin sert-jeopolitik bir çerçeveye oturmaya başladığı bir alan hâline gelmiştir. 2025 Çin-Japonya krizi, bu dönüşümü hızlandırarak bölge devletlerinin konumlarını daha keskin çizgilerle belirlemelerine neden olmuştur.
a-Hint-Pasifik Güvenlik Mimarisi ve Güç Kaymaları
Hint-Pasifik bölgesi son yıllarda iki temel eksen üzerinden şekillenmektedir: Çin’in yükselişi ve bu yükselişe karşı geliştirilen bölgesel/uluslararası dengeleme stratejileri. Çin, hem askeri modernizasyonunu hem de deniz hakimiyeti hedeflerini somutlaştıran adımlar atmış; Tayvan çevresi ve Doğu Çin Denizi’ndeki tatbikatlarıyla güç projeksiyonunu görünür kılmıştır. Bu askeri hamleler, yalnızca Japonya’yı değil, ABD müttefik ağını da alarma geçirmiştir. Japonya’nın savunma doktrinini sertleştirmesi ve Tayvan’a yönelik siyasi destek işaretleri, krizi hızlandıran değişkenler hâline gelmiştir.
Bu bağlamda Hint-Pasifik güvenlik mimarisi, asimetrik rekabet ile bloklaşma olasılığı arasında gidip gelen bir belirsizlik ortamı içinde yeniden kurulmaktadır. Çin, bölgesel stratejisinde üç ekseni ön plana çıkarmaktadır:
- Deniz hakimiyetinin konsolidasyonu: Tayvan Boğazı, Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi arasında stratejik bir üçgen oluşturulması.
- Ekonomik nüfuz stratejisi: Kuşak-Yol Girişimi ve liman yatırımlarıyla ticari-jeopolitik bağımlılık ağları kurma.
- Diplomatik söylem üstünlüğü: Tayvan’ın uluslararası alanda tanınmasını engelleme ve Japonya’nın müdahil pozisyonunu “iç işlerine müdahale” retoriği ile itibarsızlaştırma çabası.
Bu stratejik yönelimler, Japonya’nın ABD ile ittifakını daha görünür bir savunma hattına dönüştürmesine yol açmıştır. Böylece güvenlik ikilemi derinleşmiş, karşılıklı güvensizlik devinimsel bir biçimde güç dengesini kırılganlaştırmıştır.
AUKUS, QUAD ve ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması gibi oluşumlar, 2025 krizi sonrası daha ciddi bir işlev üstlenmeye başlamış; bu ittifakların yapısı sembolik savunma ağlarından gerçek anlamda caydırıcılık üretme hedefine kaymıştır. QUAD’ın istihbarat paylaşımı ve siber güvenlik alanında genişlemesi, AUKUS’un nükleer denizaltı kapasitesi üzerinden stratejik üstünlük yaratma girişimleri, Çin’in bölgedeki hareket alanını sınırlamayı hedefleyen yeni bir güç jeopolitiği ortaya çıkarmıştır.
Çin, buna cevap olarak Rusya ile taktik işbirliğini güçlendirmiş; Hint-Pasifik’te zorlayıcı diplomasi ve kontrollü tırmandırma stratejisini devreye sokmuştur. Japonya’nın savunma bütçesini artırması ve “kolektif öz savunma hakkı” tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi, bölgenin silahlanma hızını artıran diğer bir değişkendir. Bu durum, uzun vadede bölgeyi Soğuk Savaş benzeri iki kutuplu bir güvenlik mimarisine yaklaştırmaktadır.
b-Güney Kore, Avustralya ve ASEAN Ülkelerinin Pozisyonları
2025 krizinin en belirgin etkilerinden biri, bölge aktörlerinin pozisyonlarını keskinleştirmeye zorlamasıdır. Her bir devlet kendi ulusal çıkarları, ekonomik bağımlılık ilişkileri, ittifak yapıları ve güvenlik kaygıları ekseninde farklı tepkiler vermiştir.
Güney Kore
Güney Kore, jeopolitik olarak Çin ile ekonomik bağımlılık, ABD ile askeri ittifak arasında sıkışmış bir pozisyondadır. 2025 krizi sürecinde Seul yönetimi temkinli bir diplomasi tercih etmiş, Tayvan konusunda açık bir pozisyon almadan statükoyu korumaya odaklanmıştır. Yine de Kuzey Kore tehdidi, Seul’ün Japonya ile istihbarat ve füze savunma işbirliğini artırmasına yol açmış; bu durum Çin’in hoşnutsuzluğunu yükseltmiştir. Güney Kore’nin temel hedefi, doğrudan taraf hâline gelmeden güvenlik şemsiyesini genişletmek ve krizden kaçınarak stratejik manevra alanını korumaktır.
Avustralya
Avustralya, 2025 krizi bağlamında AUKUS ittifakı üzerinden en net pozisyon alan ülkelerden biridir. Canberra yönetimi, Çin’i Pasifik’te artan bir güvenlik tehdidi olarak değerlendirmekte; Japonya ile askeri ve istihbari koordinasyonu güçlendirmektedir. Avustralya için mesele yalnızca Tayvan veya Japonya ile dayanışma değil; Pasifik adaları üzerindeki nüfuz mücadelesi, kıta güvenliği ve deniz yollarının açık kalması gibi varoluşsal çıkarlarla ilişkilidir. Bu nedenle Avustralya, Çin’in bölgesel hâkimiyet kurma girişimini sınırlamayı ulusal çıkarlarının merkezine yerleştirmiştir.
ASEAN Ülkeleri
ASEAN ülkelerinin tepkisi heterojendir. Singapur ve Filipinler, ABD ve Japonya ile yakınlaşırken; Malezya, Kamboçya ve Laos daha temkinli veya Çin’e yakın pozisyonlarda durmuştur. Endonezya, dengeleyici aktör olma rolünü sürdürmeye çalışmış; fakat Güney Çin Denizi’ndeki artan baskı nedeniyle bu stratejinin sürdürülebilirliği zayıflamıştır. ASEAN’ın yapısal sorunları –karar birliği zorunluluğu, farklı rejim tipolojileri, ekonomik bağımlılık ilişkileri– nedenle bölgesel bir güvenlik bloğu oluşturma kapasitesi oldukça sınırlıdır. Bu da Çin’in bölgedeki diplomatik manevra alanını genişletmektedir.
c-Deniz Ticaret Hatları, Enerji Güvenliği ve Stratejik Boğazlar
2025 krizi, Hint-Pasifik’in yalnızca askeri değil, ekonomik jeopolitiğini de doğrudan etkilemektedir. Bölge; küresel ticaretin ana arterlerini, enerji nakil hatlarını ve kritik strait (dar geçit) bölgelerini barındırmaktadır. Bu nedenle Tayvan çevresinde yaşanan her gerginlik, küresel ölçekte ekonomik refleksleri tetiklemektedir.
Aşağıdaki üç unsur krizin ekonomik-jeopolitik etkilerini belirleyici hâle getirmektedir:
1. Enerji Nakil Hatları
Japonya’nın enerji güvenliği, deniz yollarına bağımlıdır; Çin’in donanma modernizasyonu Tokyo’nun bu güvenlik denklemine yönelik tehdit algısını güçlendirmektedir. Çin’in, gerektiğinde ticaret yollarını baskı unsuru olarak kullanma potansiyeli, Japon stratejik düşüncesinde “enerji kırılganlığı” tartışmasını derinleştirmektedir.
2. Ticaret Koridorları
Malakka Boğazı, Tayvan Boğazı ve Güney Çin Denizi; dünya ticaretinin en yoğun deniz hatlarını oluşturmaktadır. Bu bölgelerde yaşanabilecek bir abluka, deniz taşımacılığı sigorta maliyetlerinden navlun fiyatlarına kadar zincirleme bir ekonomik sarsıntıya yol açabilir. Bu durum, sadece bölge ülkeleri için değil, Avrupa ve Orta Doğu ülkeleri için de bir tehdit faktörüdür.
3. Stratejik Boğazların Jeopolitik Önemi
Strait of Malacca, Miyako Boğazı ve Bashi Kanalı gibi geçit noktaları, Çin’in deniz kuvvetlerinin Pasifik’e çıkışı için kritik öneme sahiptir. Japonya ve ABD, bu boğazları Çin donanmasının stratejik genişlemesini sınırlayabilecek “doğal bariyerler” olarak değerlendirmekte; bu readaptasyon, jeopolitik gerilimin fiziki ölçeğini belirlemektedir.
Genel Değerlendirme
Tüm bu gelişmeler ışığında 2025 Çin-Japonya diplomatik krizinin bölgesel jeopolitik sonuçları, yalnızca mevcut gerilimin yarattığı bir anlık reaksiyon olarak görülmemelidir. Aksine, kriz; bölge devletlerinin uzun vadeli stratejik yönelimlerini yeniden tanımlayan, Hint-Pasifik güvenlik mimarisini kalıcı şekilde dönüştüren bir jeopolitik yeniden yapılanma sürecine işaret etmektedir.
Krizin devam eden seyri, üç farklı jeopolitik ihtimali görünür kılmaktadır:
-
Kontrollü rekabet (yönetilebilir gerilim)
-
Askeri tırmanma ve zorlayıcı diplomasi
-
İkili/çoklu bloklaşma ve Soğuk Savaş sonrası en sert kutuplaşma dalgası
Bu ihtimallerden hangisinin geleceğe hâkim olacağı, aktörlerin kriz yönetimi kapasiteleri, askeri-siyasi iradeleri ve ittifak yapılarının dayanıklılığı tarafından belirlenecektir.
Senaryo Analizi ve Olası Gelecekler
2025 Çin-Japonya diplomatik krizinin gidişatını anlamaya çalışırken, kriz hattının yalnızca bugün yaşanan açıklamalar ve askeri hamlelerle değil, tarihsel hafıza, güvenlik ikilemi ve bölgesel güç rekabetinin uzun süreli ritmiyle belirlendiğini görmek gerekir. Senaryo analizi bu noktada tek bir geleceği tahmin etmekten çok, birbirinden kopuk olasılıkları bir harita gibi ortaya açmak anlamına gelir. Çin ve Japonya arasındaki mevcut gerilim, Tayvan meselesi etrafında daralmış gibi görünse de aslında Doğu Çin Denizi’nde, uluslararası ittifak sisteminde, ekonomik yaptırımların gölgesinde ve kamuoylarının psikolojik eşiğinde şekillenen çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Bu nedenle senaryo analizi üç ana olasılık etrafında yoğunlaşabilir: kontrollü gerilimle sınırlı diplomatik çözümün bulunması, sınırlı askeri tırmanmaya yol açabilecek bölgesel sıcak temas ihtimali ve nihayetinde Asya Pasifik’te sert bloklaşmanın kalıcılaşarak yeni bir Soğuk Savaş mimarisi yaratması.
Kontrollü gerilim ve diplomatik çözüm ihtimali, ilk bakışta iyimser senaryo gibi görünse de kendi içinde gerilim üretme potansiyeli taşır. Bu senaryoda iki ülke arasındaki kriz, söylem ve sembolik güç gösterileri üzerinden sürdürülür ancak taraflar askeri eylemi belirli eşiklerde tutar. Diplomatik trafik tamamen kopmaz; “aracılı temas”, “arka kapı diplomasisi” ve “çatışma yönetimi kanalları” açık bırakılır. Çin açısından bu senaryonun temel mantığı, askeri kapasite göstermeden caydırıcılık sağlamaktır. Tayvan çevresindeki tatbikatlar, hava sahası ihlallerine yakın uçuşlar, donanmanın sembolik varlığı ve ekonomik baskı mekanizmaları bu yaklaşımın araçlarıdır. Japonya tarafında ise güvenlik politikalarının sertleştiği, savunma harcamalarının arttığı ve ABD ile güvenlik ittifakının pekiştiği bir çizgi izlenir ancak doğrudan çatışmayı tetikleyecek hamlelerden uzak durulur. Bu senaryonun en kritik değişkeni kamuoyudur; ulusal gurur ve tarihsel hafızanın iki ülkede de kırmızı çizgiye dönüşmesi ihtimali, kontrollü gerilimi kolaylıkla kontrolden çıkarabilir. Yine de bu senaryonun mantığı, kriz yönetimini “kontrollü tansiyon” üzerinden yürütmektir. Taraflar birbirine masraflı bir savaşın mantıksızlığını hatırlatır; Çin Tayvan’ın statüsünün uluslararasılaştırılmasını engellemek isterken Japonya askeri normalleşme sürecini meşrulaştırır. Sonuçta diplomatik çözüm tam anlamıyla bir barış değil, askıya alınmış anlaşmazlık, yani “soğutulmuş kriz” modeli üzerinden ilerler. Böyle bir dönemde taraflar sınırlı güven artırıcı önlemler, askeri iletişim hatları ve kriz hattı protokolleriyle olası yanlış anlaşılmaları kontrol altında tutmaya çalışır. Bu çözüm, gerilimin tamamen ortadan kalkmasını değil, yönetilebilir hale gelmesini hedefler.
Sınırlı askeri tırmanma riski ise kriz dinamiklerinin daha sert bir patikaya sürüklendiği senaryoyu temsil eder. Bu olasılık, taraflardan birinin askeri eşiği yanlış hesaplaması, caydırıcılığın karşı tarafta zaaf göstergesi olarak algılanması veya kamuoyu baskısının siyasal karar vericileri köşeye sıkıştırmasıyla ortaya çıkar. Çin’in Tayvan çevresinde bir deniz ablukasına başvurması ya da tatbikat adı altında fiili bir kuşatma girişimine yönelmesi bu senaryonun ilk adımı olabilir. Japonya’nın buna yanıt olarak bölgeye destroyer, deniz devriye uçakları ve füze savunma sistemleri göndermesi, karşılıklı risk alma davranışını körükler. Bu noktada tırmanmanın “kontrollü” kalması garantili değildir; hava sahasında veya denizde yaşanacak bir it dalaşı, radar kilitleme vakası, yakın temas çarpışması ya da insansız sistemlerin düşürülmesi gibi sembolik olaylar hızla politik krize dönüşebilir. En tehlikeli boyut ise asimetrik tehditlerin devreye girmesiyle yaşanır: devlet destekli siber saldırılar, kritik altyapıya yönelik operasyonlar ve istihbarat faaliyetlerinin yoğunlaşması, olay ölçeklerini belirsizleştirir. Böyle bir çatışmanın geniş ölçekli savaşa dönüşme ihtimali düşük olsa da tarafların prestij kaybetmemek adına geri adım atamaması, kriz yönetimini felce uğratır. Japonya’nın ABD ile güvenlik anlaşması bu senaryonun kritik faktörüdür; Washington’un müdahil olma ihtimali çatışmayı sınırlı tutabileceği gibi bir üst seviyeye de taşıyabilir. Çin tarafında ulusal birlik söylemi, iç politikada sertleşen milliyetçi ton ve Tayvan meselesinin rejim güvenliğiyle ilişkilendirilmesi, geri adımı hem siyasi hem sembolik olarak zorlaştırır. Bu senaryo, “sıcak ama sınırlı” bir çatışmayı mümkün kılarken, bölgedeki diğer aktörlerin pozisyonunu da hızla belirginleştirir; Güney Kore, Avustralya ve ASEAN ülkeleri kendi güvenlik doktrinlerini gözden geçirmeye zorlanır.
Bölgesel ittifakların sert bloklaşma ihtimali ise en kapsamlı ve uzun vadeli sonuçlar doğurabilecek senaryodur. Bu ihtimal gerçekleştiğinde Asya Pasifik, yeni bir kutuplaşma coğrafyasına dönüşür. Bir tarafta Çin’in etrafında şekillenen ekonomik ve güvenlik ağı; diğer tarafta Japonya, ABD, Güney Kore ve Avustralya merkezli ittifak zinciri oluşur. Bu yapının mantığı, yalnızca askeri caydırıcılık değil, teknolojik ve ekonomik bağımlılık hatlarını stratejik silaha dönüştürmektir. Tedarik zincirlerinin yeniden tasarlanması, stratejik madenlere erişim, yarı iletken teknolojisinin kontrolü, liman ve deniz yollarının güvenliği, enerji akış rotaları bu bloklaşmanın stratejik altyapısını oluşturur. Tayvan ise bu mimarinin merkezine yerleşir; yalnızca askeri bir hedef değil, teknolojik egemenlik ve güç projeksiyonu mücadelesinin sembolü haline gelir. Bu bloklaşmanın bir diğer boyutu, güvenlik söylemlerinin ideolojik alanı şekillendirmesidir. Çin’in iç egemenlik vurgusu ile Japonya’nın demokrasi ve statükoyu koruma söylemi karşı karşıya gelir. Böylece kriz yalnızca askeri değil, anlatı düzeyinde de kutuplaşmayı derinleştirir. Zamanla istihbarat paylaşımı ağları, tatbikat protokolleri ve ortak savunma planlaması birbirinden keskin biçimde ayrılan iki güvenlik mimarisi doğurur. Bu durum, tarafların geri dönüş maliyetini yükselttiği için krizleri çözmek değil, dondurmak üzerine kurulu bir düzen yaratır.
Bu üç senaryonun ortak noktası, hiçbirinin mutlak zafer ya da kalıcı çözüm vaat etmemesidir. Hepsi belli koşulların gerçekleşmesiyle birbirine geçebilir; kontrollü gerilim sınırlı bir çatışmaya sürüklenebilir, sınırlı çatışma sert bloklaşmayı hızlandırabilir veya sert bloklaşma, aktörleri diplomatik çözüme mecbur bırakabilir. Bu akışkanlık, krizin doğasını belirler. Çin’in Tayvan’ı rejim güvenliğinin merkezine yerleştirmesi, Japonya’nın güvenlik politikasında normalleşme arayışı ve ABD’nin bölgesel ağırlığı, üçgenin değişkenlerini oluşturan temel unsurlardır. Ayrıca uluslararası sistemin çok kutupluluğa kayması, bu krizi ikili bir anlaşmazlıktan çıkarıp sistemik bir rekabete dönüştürür. Gelecek yıllar, askeri teknoloji, siber kapasite, deniz hakimiyeti ve diplomatik söylem alanlarında yürütülen yarışın sonuçlarını belirleyecektir. Senaryo analizi bu nedenle yalnızca ne olacağına değil, ne olabileceğine dair ihtimaller dizisi sunar: yönetilen bir kriz mümkün; sertleşen ve tırmanan bir kriz mümkün; yeni bir bölgesel Soğuk Savaş da mümkün. Hangisinin gerçekleşeceğini belirleyecek olan şey, yalnızca güç değil, güç kullanımının sınırlarını tayin eden rasyonel ya da irrasyonel karar anlarıdır.
Bu üç olasılık, 2025 krizinin yalnızca bugünü değil, geleceğin güvenlik doktrinleri, ittifak sistemleri ve jeopolitik mimarisi üzerinde de iz bırakacağını gösterir. Senaryoların ortak paydasında belirsizlik vardır; fakat belirsizlik, yalnızca bir tehdit değil, aynı zamanda stratejik davranışın alanı ve karar alıcıların hesap yapma sahasıdır. Bu nedenle krizi anlamak, onu çözümsüzlükle özdeşleştirmek değil, karmaşık yapısını görünür kılmakla başlar. Bu görünürlük ise hangi senaryonun daha muhtemel olduğundan bağımsız olarak, tüm aktörlerin tırmanma ve geri çekilme noktalarını anlamayı gerektirir. Bu yüzden 2025 Çin-Japonya diplomatik krizinde gelecek, tek bir çizgide değil; risk, ihtimal ve stratejik davranışın iç içe geçtiği çoklu patikalarda ilerlemektedir.
Ulusal Güvenlik Doktrinlerinin Dönüşümü
2025 Çin-Japonya diplomatik krizinin ardından ulusal güvenlik doktrinlerinde yaşanan dönüşüm, yalnızca iki devlet arasındaki güncel gerilimi açıklamakla kalmayıp, Asya-Pasifik bölgesinin güvenlik mimarisinde ortaya çıkan yeni paradigmayı da görünür kılmaktadır. Bu dönüşümün merkezinde üç farklı ancak birbirini doğrudan etkileyen model yer almaktadır: Çin’in bütüncül güvenlik yaklaşımıyla iç-dış tehdit ayrımını bulanıklaştıran stratejik yönelimi, Japonya’nın Anayasa’nın 9. maddesini yeniden yorumlayarak öz savunma odaklı politikalarını aktif caydırıcılığa dönüştürmesi ve Tayvan’ın asimetrik savaş stratejisine dayalı savunma planlaması. Her üç modelin etkileşimi, yalnızca askeri kapasiteyi değil, tehdit algısının politik ve psikolojik boyutlarını da derinlemesine dönüştürerek bölgesel güvenlik ikilemini keskinleştirmektedir. Özellikle 2025 krizi sonrasında, bu üç aktörün aldığı kararlar birbirinden bağımsız tepkiler değil; aksine, birinin hamlesinin diğerini zorlayan zincirleme etkiler doğuran dinamik bir tehdit döngüsü şeklinde gelişmiştir.
Çin’in 2025 sonrası savunma planlaması, “bütüncül güvenlik” kavramı etrafında şekillenmektedir. Bu anlayış, güvenliği yalnızca askeri unsurlarla sınırlı görmeyip ekonomik istikrar, toplumsal kontrol, teknoloji hakimiyeti, enerji güvenliği ve ulusal birlik gibi geniş bir etkenler dizisi üzerinden tanımlar. Böyle bir çerçeve, iç ve dış tehdit alanlarının keskin biçimde ayrıldığı klasik güvenlik doktrinlerinin ötesine geçmekte, devletin karşılaştığı riskleri iç-dış kategorilerine sıkıştırmadan, tek bir geniş güvenlik havzası içinde ele almaktadır. Bu durum, özellikle Tayvan meselesinde kendisini belirgin biçimde göstermektedir. Çin açısından Tayvan, yalnızca dış politika dosyası değil; egemenliğin bütünlüğü, ulusal kimlik inşası, parti meşruiyeti ve jeopolitik rekabetin simgesel alanı olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla Tayvan üzerindeki her uluslararası angajman –askeri, diplomatik ya da teknolojik olsun– Pekin’in iç güvenliği için tehdit olarak çerçevelenmektedir. Japonya’nın Tayvan’a açık ya da örtük destek sunması bu nedenle Çin tarafından yalnızca diplomatik meydan okuma değil, ulusal bütünlüğe yönelik stratejik bir risk olarak algılanmaktadır.
Bu genişleyen güvenlik algısı, Çin’in savunma planlamasında önemli sonuçlar doğurmaktadır. A2/AD (anti-erişim/alan reddi) stratejisi üzerinden Pasifik’teki erişim bölgelerini kontrol etmeye dönük girişimler, yalnızca askeri bir hazırlık değil, aynı zamanda caydırıcı mesaj üretme işlevi görmektedir. Çin’in deniz kuvvetleri modernizasyonu, hipersonik füze programları, sahil güvenlik birliklerinin güçlendirilmesi ve Tayvan çevresindeki tatbikatlar, yalnızca operasyonel kapasite artışı değil, tehdit algısının dış politika üzerinden iç meşruiyet üretme aracı haline geldiğini göstermektedir. Bu bağlamda, güvenlik doktrini bir savunma planından çok, jeopolitik bir kimlik inşa sürecine dönüşmektedir. Bu dönüşüm ise Japonya’nın güvenlik doktrini üzerindeki baskıyı arttırmakta, karşılıklı gerilimi yapısal hale getirmektedir.
Japonya cephesinde ise 2025 krizi, Anayasa’nın 9. maddesinin pratikte yarattığı sınırların yeniden tartışmaya açıldığı bir dönüm noktasıdır. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde pasifizm ilkeleri doğrultusunda şekillenen güvenlik anlayışı, Soğuk Savaş boyunca ABD ittifakı çerçevesinde sürdürülmekle beraber, 21. yüzyılda fiili bir dönüşüme uğramıştır. 2025 sonrasında bu dönüşüm, “öz savunma güçlerinden aktif caydırıcılığa” yönelen bir politika ile kurumsallaşmaktadır. Japonya, açık bir saldırı almadan da güvenlik riskleri karşısında önalıcı tedbirler alabilme hakkını meşrulaştıracak bir söylem inşa etmektedir. Bu söylemin dayandığı temel argüman, tehditlerin geleneksel savaş biçimlerinden ziyade hibrit operasyonlar, siber saldırılar ve jeoekonomik baskı yoluyla ortaya çıkmasıdır. Böyle bir ortamda pasif savunma yaklaşımının yetersiz olduğu, devletin etkin caydırıcılık kapasitesiyle barışı koruyabileceği ileri sürülmektedir.
Bu çerçevede Japonya’nın savunma bütçesini arttırması, füze savunma sistemlerini modernize etmesi, ABD ile istihbarat ve teknoloji paylaşımını derinleştirmesi ve Tayvan’la güvenlik temaslarını genişletmesi, yalnızca askeri tercih değil, yeni bir güvenlik kimliğinin dışavurumu olarak görülebilir. Bu durum, Çin tarafından saldırgan niyetin işareti olarak yorumlanmakta ve Japonya’nın “anayasayı fiilen aşındırdığı” iddiasına yol açmaktadır. Böylece iki devletin birbirini güvenliği tehdit eden aktörler olarak tanımlaması, klasik anlamda güvenlik ikilemini pekiştirmekte ve karşılıklı caydırıcılık arayışını kısır bir güç tırmanmasına dönüştürmektedir.
Tayvan ise bu gerilim alanında üçüncü ve tamamlayıcı bir güvenlik modeli geliştirmektedir. Tayvan’ın savunma stratejisi geleneksel anlamda bir güç dengesine yaslanamaz; çünkü konvansiyonel kapasite açısından Çin ile yarışması mümkün değildir. Bu durum Tayvan’ı “asimetrik savaş stratejisi”ne yöneltmektedir. Asimetrik strateji; konvansiyonel tehditlere karşı yüksek maliyet yaratacak, saldırgan tarafın harekât planını karmaşıklaştırarak uzun süreli çatışmayı caydıracak bir savunma yaklaşımıdır. Ada devletlerinin coğrafi avantajlarından yararlanan bu yaklaşım, hızlı manevra kabiliyeti yüksek küçük donanma unsurları, yeraltı füze sistemleri, hava sahası kontrolünü zorlaştıran radar yapıları, dron tabanlı savunma çözümleri ve dış destekli istihbarat ağlarıyla desteklenmektedir. Tayvan’ın bu stratejik tercihi, Çin’in hızlı sonuç alma planlarını karmaşıklaştırdığı gibi Japonya’nın güvenlik baskısını da arttırmakta; dolayısıyla her iki aktörün savunma planlamasını yeniden düzenlemesine neden olmaktadır. Tam da bu noktada Tayvan, pasif bir coğrafya değil, stratejinin aktif belirleyicisi haline gelmektedir.
Bu üç modelin bir arada ortaya çıkardığı sonuç, Asya-Pasifik bölgesinde yapısal bir güvenlik ikileminin oluşmasıdır. Çin’in genişleyen güvenlik tanımı, Japonya’nın caydırıcılık eksenli modernizasyonunu tetiklerken; Japonya’nın aktif savunma yaklaşımı, Çin’in tehdidi derinleştirilmiş bir iç güvenlik meselesi olarak çerçevelemesine yol açmaktadır. Tayvan’ın asimetrik kapasiteye yatırım yapması ise her iki aktör için de çatışma maliyetini arttırmakta ve erken müdahaleyi caydırıcı hale getirmektedir. Ancak bu caydırıcılık, paradoksal biçimde barışın garantörü olmaktan çok, belirsizliği büyüterek hata payı içeren gerilim süreçlerini beslemektedir. Kısacası, hiçbir aktör savaş istemediğini söylerken, her biri bu ihtimali hesaba katarak silahlanmaktadır; barış söylemi korunurken, pratikte savaşın koşulları inşa edilmektedir.
Bu dinamik, yalnızca askeri alanda değil psikolojik ve diplomatik düzlemde de geçerlidir. Devletlerin birbirini nasıl tanımladığı, güvenlik politikalarının nasıl meşrulaştırıldığını belirlemekte; iç politik dengeler, dış politik manevraları daraltmaktadır. Çin’de bütüncül güvenlik söylemi ulusal birlik duygusunu pekiştirirken, Japonya’da caydırıcılık vurgusu pasifist mirasın aşılması gerektiği fikrini güçlendirmekte, Tayvan’da ise varoluşsal tehdit söylemi demokratik kimliği stratejik bir zırha dönüştürmektedir. Böylece güvenlik, yalnızca askeri güçle değil, söylem, algı ve kimlik alanlarında da yeniden üretilmektedir. Tehdit yalnızca sınırda değil; hafızada, medyada, stratejik kültürde ve ulusal kimlikte şekillenmektedir. Bu durum, güvenlik davranışını bir sonuç değil, sürekli yeniden üretilen bir süreç haline getirmektedir.
2025 Çin-Japonya diplomatik krizi, bölgedeki üç farklı güvenlik modelinin birbirini nasıl dönüştürdüğünü somut biçimde göstermektedir. Çin’in bütüncül güvenlik yaklaşımı, Japonya’nın aktif caydırıcılık stratejisini doğururken; Tayvan’ın asimetrik savunma modeli bu iki aktör arasındaki rekabetin merkezini belirlemektedir. Ortaya çıkan tablo, herhangi bir ülkenin tek taraflı taviz vererek gerilimi azaltamayacağı kadar yapısal, hiçbir uzlaşmanın tam olarak güven vermeyeceği kadar kırılgan ve her hamlenin karşı hamleyi zorunlu kıldığı kadar stratejik bir döngüdür. Bu nedenle 2025 sonrası güvenlik ortamını anlamak, bu üç modelin karşılıklı etkileşiminden doğan yapısal bağımlılığı analiz etmeyi gerektirir. Bu analiz, yalnızca mevcut krizi değil, gelecekte yaşanabilecek tırmanma risklerini de öngörmenin anahtarıdır. Asya-Pasifik’te barış, kriz yönetiminden çok stratejik uyum üretme kapasitesine bağlıdır; aksi takdirde güvenlik arayışı, güvenliğin kaybına dönüşmeye devam edecektir.
Medya, Algı Yönetimi ve Psikolojik Operasyonlar
2025 Çin-Japonya diplomatik krizinin jeopolitik boyutu kadar, bu krizin medya alanındaki yansımaları da bir güç mücadelesinin sahası haline gelmiştir. Devlet medyasının ulusal bellekle kurduğu ilişki, duygu siyasetinin kamuoyunu yönlendirme biçimleri ve psikolojik operasyonların kriz dönemlerinde kullanım alanı, bu sürecin temel belirleyicilerinden biri olarak ortaya çıkar. Özellikle Çin ve Japonya gibi tarihsel rekabetin, kolektif travmaların ve ulusal kimlik inşasının yoğunleştiği iki aktörde, kriz yalnızca askeri tehdit ya da diplomatik restleşme üzerinden gelişmemekte; toplumun güvenlik algısını şekillendiren anlatılar üzerinden de sürdürülmektedir. Bu nedenle 2025 krizi, yalnızca devletlerin askeri kapasite ve ittifaklarla kurduğu bir güç oyunu değil, aynı zamanda algı mühendisliği, medya kontrolü, dezenformasyon taktikleri ve psikolojik operasyonların iç içe geçtiği çok katmanlı bir mücadele alanıdır.
Bu bağlamda devlet medyası, kriz dönemlerinde bir haber kaynağı olmanın ötesine geçerek güvenlik politikalarının topluma aktarılması ve meşrulaştırılması için stratejik bir araç işlevi görür. Çin’de resmî medya söylemleri, Tayvan meselesini egemenlik ve toprak bütünlüğü kavramlarıyla ilişkilendirirken, bunun tarihsel sürekliliğe sahip bir ulusal hak olduğunu vurgular. Japonya’da ise tarihsel hafıza çoğu zaman farklı bir anlatı üretir; Çin’in askeri eylemleri revizyonist bir tehdit, genişlemeci bir strateji veya güç projeksiyonunun bölgesel statükoyu bozduğu bir durum olarak sunulur. Böylece ulusal bellek, güncel kriz söylemlerinin taşıyıcısı haline gelir. Bu süreç, yalnızca iki devletin birbirini nasıl gördüğünü değil, toplumlarına kendilerini nasıl "göstermek istediklerini" de belirler.
Duygu siyaseti burada merkezi bir konuma yerleşir. Medya; öfke, korku, kırgınlık, güvenlik kaygısı veya ulusal gurur gibi duygular üzerinden hareket ederek toplumsal tepkiyi yönlendirebilir. Güvenlik davranışının meşrulaştırılması için kamuoyunun destek üretmesi önemlidir; çünkü demokratik ya da otoriter fark etmeksizin, devletlerin dış politika kararları iç politikada bir risk taşır. Eğer toplum, güvenlik politikalarını desteklemezse, liderler diplomatik esneklik alanını kaybeder. Dolayısıyla medya, kriz dönemlerinde duygu odaklı bir mobilizasyon aracı olarak kullanılır: Çin’de ulusal birlik vurgusu, Japonya’da bölgesel tehdit algısının canlı tutulması, Tayvan’da ise uluslararası meşruiyet arayışı bu bağlamda okunabilir. Her aktör kendi toplumuna, krizin ahlaki üstünlüğünün kendi yanında olduğu mesajını verir; bu durum duygusal bir haklılık zemini yaratır.
Dijital propaganda bu süreci daha da karmaşık hale getirir. Geleneksel propaganda yöntemlerinden farklı olarak, sosyal medya çağında bilgi akışının hızı, doğrulanamayacak kadar yüksektir. Kriz dönemlerinde devletler yalnızca kendi medyalarını kontrol etmekle kalmaz, dijital alanlarda da görünmez hatlar kurar; bilgi akışını yönlendirir, siber operasyonlarla seçilmiş hedeflere mesajlar bırakır, toplumsal yönelimleri manipüle eder. Dezenformasyon, yani bilinçli olarak yanlış bilgi yayılması, devletler için düşük maliyetli bir güç aracıdır. Bilginin kendisi bir silaha dönüşür. Çin tarafında Tayvan’la ilgili uluslararası medya akışının meşruiyetinin kırılması için bilinçli olarak seçilmiş bilgi kampanyaları yürütülürken; Japonya’da kamuoyunun Çin tehdidine karşı dayanıklılığının artırılması amaçlı söylem inşası göze çarpar. Böylece propaganda yalnızca dış politikayı değil, iç politik ruh halini de şekillendirir.
İstihbarat servisleri bu süreçte belirleyici aktörlerden biridir. Psikolojik operasyonlar, yani halkın algısını, karar süreçlerini ve tehdit değerlendirmesini yönlendirmeye dönük faaliyetler, askeri operasyonlardan önce gelen "zihinsel hazırlık" evresi olarak düşünülebilir. Çin’de devletin medya üzerindeki kontrol yapısı, psikolojik operasyonların merkezî bir planlama ile yürütülmesine izin verir. Japonya’da ise daha özgür bir medya yapısı bulunmasına rağmen, devlet kurumları stratejik çerçeve belirleme gücünü kullanarak kamuoyunun kriz algısına müdahale eder. Bu fark, iki ülkenin siyasal yapılarının medya stratejilerini belirlemesinde önemlidir; ancak sonuçta ortaya çıkan tablo benzerdir: her iki ülkede de medya, siyasal karar vericilerin dış politik pozisyonlarını toplumsal kabul edilebilirlik zeminine oturtmak için kullanılır.
2025 krizinde psikolojik operasyonların güç gösterisi, askeri tatbikatlardan bağımsız değildir; aksine birbirini tamamlayan iki araçtır. Çin’in Tayvan çevresinde yürüttüğü tatbikatlar yalnızca fiziksel bir güç gösterisi değildir; aynı zamanda “geliyorum” mesajını veren bir algı operasyonudur. Japon kamuoyunda ise bu tatbikatlar varoluşsal bir tehdit algısını tetikler. Böylece askeri eylem medyatik bir gösteriye, medyatik gösteri ise psikolojik bir silaha dönüşür. Psikolojik operasyonlar, fiziksel çatışmadan önceki baskı sürekliliğini sağlar.
Kriz dönemlerinde kamuoyunun siyasi iktidar üzerindeki etkisi de göz ardı edilemez. Japonya’da seçmen baskısı, liderlerin diplomatik alanda geri adım atmasını zorlaştırabilir. Çünkü geri çekilmek, iç politikada zayıflık göstergesi olarak okunur. Çin’de ise kamuoyu tepkisi daha çok devlet söylemi tarafından şekillendirilir; ancak bu, toplumun yönlendirilmediği anlamına gelmez. Toplum, medya aracılığıyla devletle aynı duygu hattına çekilir. Böylece kamu-dezenformasyon-devlet üçgeni birbirini besleyen bir yapıya dönüşür.
Sosyal medya, 2025 krizinde Tayvan meselesini bir uluslararası meşruiyet mücadelesine dönüştürmüştür. Tayvan, devlet olarak tanınırlığı sınırlı olsa da sosyal medya alanında görünürlüğünü artırarak dünyaya kendi söylemini duyurma stratejisinin bir parçası olarak dijital diplomasi yürütmektedir. Bu dijital diplomasi; sembolik paylaşımlar, uluslararası kamuoyuna duygusal çağrılar, tehdit altındaki bir halk imgesi ve “küçük ama dirençli” devlet anlatısı üzerinden kendine alan açmaya çalışır. Çin ise bu söylemi kırmak için Tayvan’ı iç mesele olarak çerçeveleyerek uluslararasılaşmasını engellemeye yönelir. Japonya’nın Tayvan’a verdiği destek mesajları ise bu tartışmayı daha da sertleştirir.
Bu noktada etik sorunlar belirleyici hale gelir. Dezenformasyonun sınırları belirsizdir; bilgi savaşı ile bilgi akışı arasındaki çizgi kırılgandır. Kamuoyunun iradesi gerçekten özgür müdür, yoksa medya çerçevelerinin ürettiği bir gerçeklik içinde mi hareket etmektedir? Bu soru kriz dönemlerinde daha keskinleşir. Devletler kendi meşruiyetini korumak için bilgi akışını manipüle ederken, toplumlar aslında kendilerini ulusal çıkar üzerinden tanımlayan bir duygu siyasetine maruz kalır. Bireyler, öfke ve korku arasında bir tercihe zorlanır; güvenlik kaygısı bir yaşam biçimine dönüşür.
2025 Çin-Japonya krizi bu nedenle yalnızca askeri bir gerilim değil, aynı zamanda anlamın, bilginin ve algının savaş alanıdır. Devletler, toprağı ve denizi kontrol etme kadar bilginin akışını ve doğruluğunu da kontrol etmeye çalışır. Bu süreçte gerçeklik bile bir rekabet alanına dönüşür; kimin doğruyu söylediği değil, kimin söyleminin daha çok kabul gördüğü belirleyici olur. Güvenlik davranışları sadece sınırların korunmasıyla değil, zihinlerin korunmasıyla da ilgilidir. Uluslararası siyaset bu aşamada iki düzlemde ilerler: sahadaki güç ve zihinlerdeki güç. Krizin geleceği ise bu iki düzlem arasındaki mücadelede hangi aktörün toplumsal algıyı kendi lehine dönüştürebileceğine bağlıdır.
Kriz Yönetimi, Arabuluculuk ve Diplomatik Çıkış Yolları
2025 yılında Çin ile Japonya arasında gelişen diplomatik kriz, iki ülke arasındaki tarihsel güvensizlik mirasının güncel jeopolitik koşullar altında yeniden üretildiği, bölgesel güvenlik mimarisi açısından hassas bir eşik oluşturmuştur. Bu bağlamda kriz yönetimi, arabuluculuk girişimleri ve diplomatik çıkış yolları üzerine değerlendirilen seçenekler, yalnızca iki devletin karşılıklı niyetleriyle değil, aynı zamanda büyük güç rekabetinin dayattığı stratejik sınırlarla da şekillenmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin arabuluculuk kapasitesi, Hint-Pasifik coğrafyasında derinleşen güç mücadelesinin yarattığı siyasal basınçlar nedeniyle sınırlı bir etkililik alanına sıkışmıştır. ABD’nin Japonya ile kurumsallaşmış ittifak ilişkileri, onu kriz yönetiminde potansiyel bir arabulucu olmaktan ziyade taraflardan birine yakın bir aktör olarak konumlandırırken; AB ise ekonomik gücü ve diplomatik gelenekleriyle yapısal bir arabulucu profili çizse de bölgesel askeri kapasite ve stratejik nüfuz eksikliği nedeniyle etkin bir çözüm üretme imkânı sınırlı kalmıştır. Bu durum, arabuluculuk mekanizmalarını teknik düzeyde mümkün kılsa da politik düzeyde zorlaştırmış, Çin ve Japonya’nın bu girişimleri kabul etme eğilimleri dalgalı ve koşullara bağlı bir nitelik kazanmıştır.
ABD’nin arabuluculuk girişimlerine ilişkin yaklaşımı, esasen Çin’in artan bölgesel etkisini sınırlandırma ve Japonya ile ittifak bağlarını daha da güçlendirme hedefiyle iç içe geçmiştir. Washington yönetimi, krizin büyümesini engelleme çabası ile rekabet ortamını kendi lehine şekillendirme arzusu arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. Bu durum, Çin’in ABD’yi potansiyel arabulucu olarak görmek konusundaki isteksizliğini pekiştirmiş, Pekin yönetimi Washington’un girişimlerini tarafsızlıktan uzak, stratejik üstünlük kurma çabasının parçası olarak değerlendirmiştir. Buna karşın Japonya, ABD’nin arabuluculuk süreçlerinde yer almasını güvenlik şemsiyesinin devamı açısından olumlu görmüş, fakat bu desteğin krizin tırmanması durumunda ülkeyi daha ileri bir angajmana sürükleme ihtimali nedeniyle ihtiyatlı davranmıştır. Avrupa Birliği ise çok taraflı diplomatik istikrarın sürdürülmesini bölgesel ekonomik akışkanlığın güvenliği açısından kritik görmekte; ancak siyasi nüfuz eksikliği ve askeri kapasite yetersizliği nedeniyle yalnızca normatif çağrılarla sınırlı kalabilmektedir. Bu çerçevede, taraflar AB’nin arabuluculuk rolünü prensipte reddetmeseler de onu sonuç alıcı bir aktör olarak konumlandırmamışlardır.
Çin ve Japonya, kriz boyunca sıcak temas mekanizmalarının işlevselliğini sürdürmeye çalışmış; özellikle askeri komuta kanalları, acil iletişim hatları ve diplomatik temsilciler arasında kapalı devre görüşmeler, kazara çatışma riskinin azaltılmasında kritik rol oynamıştır. Bu mekanizmalar, uluslararası krizlerde sıklıkla görülen iletişim kesintilerinin çatışmayı tırmandırıcı etkisini önlemek amacıyla tasarlanmış olsa da taraflar arasındaki güvensizlik düzeyi nedeniyle tam kapasiteyle işletilememiştir. Askeri komutanlıklar arası doğrudan iletişim hattı, yanlış alarm riskleri veya tatbikat sırasında gerçekleşebilecek yanlış algılamaların önünde bir güvenlik freni işlevi görmüş, özellikle deniz devriyeleri ve hava sahası yakınlaşmalarında beklenmedik temasların kontrol altına alınmasını kolaylaştırmıştır. Ancak bu mekanizmaların varlığı, tek başına istikrar sağlayıcı olmamış; çünkü karşı tarafın niyetine ilişkin stratejik belirsizlik, iletişimin devamlılığını kırılgan bir zemine oturtmuştur.
Kazara çatışma riskinin azaltılması için yürütülen teknik çalışmalar, temel olarak askeri birimlerin hareket bildirim protokollerinin önceden paylaşılması, tatbikat bölgelerinin koordinatlarının karşı tarafa iletilmesi ve riskli temas anlarında uygulanacak prosedürlerin standartlaştırılması üzerinde yoğunlaşmıştır. Buna karşın Çin tarafı, deniz yetki alanlarına ilişkin tarihsel iddialarını gerekçe göstererek her bildirim yükümlülüğünü kabul etmemiş; Japonya ise kendi karasularında kabul ettiği protokolleri tartışmalı bölgelerde uygulamaya yanaşmamıştır. Bu durum, sıcak temas mekanizmalarının teknik düzeyde tamamlanmış görünen yapısının siyasi düzeyde bir karşılık bulamadığını ortaya koymuştur.
Diplomatik ritüeller, yüz kurtarma stratejileri ve tarafların geri çekilişlerinin iç politik maliyeti, krizin çözümünde belirleyici bir unsur olarak öne çıkmıştır. Uluslararası ilişkilerde yüz kurtarma, bir devletin geri adım atarken yenilgi görüntüsünden kaçınması, meşruiyetini koruması ve iç kamuoyunda iktidarın zayıfladığı algısının önlenmesi anlamına gelmektedir. Çin için geri adım, bölgesel liderlik iddiasının zayıflaması ve Tayvan üzerinde yürütülen stratejik baskının moral anlamda çözülmesi riski nedeniyle yüksek bir maliyet taşımaktadır. Japonya için geri adım, ABD ile ittifak ilişkilerinde zayıflama ve bölgede güvenlik sorumluluğunu üstlenemeyen bir aktör görüntüsü yaratma riski doğuracaktır. Bu nedenle tarafların diplomatik söylemleri, çoğu zaman gerçek niyetlerini açıkça yansıtmaktan ziyade iç politik dengeleri gözeten hesaplı ifadelerle şekillenmiştir.
Bu süreçte yüz kurtarma stratejileri, geri çekilmenin karşılıklı esneklik ve sembolik tavizlerle makul gösterilmesini sağlayacak bir dil üretmiştir. Örneğin, gerilimi azaltan adımların “geçici düzenlemeler”, “pragmatik teknik uzlaşılar” veya “bölgesel istikrar adına sorumluluk” gibi ifadelerle paketlenmesi, kamuoyunun sert tepkisini yumuşatmayı hedefleyen söylemsel bir zemin oluşturmuştur. Taraflar kriz masasında geri adım atarken, bunu karşı tarafa değil, şartların zorunluluğuna veya istikrarın korunması sorumluluğuna bağlayarak iç kamuoyundaki itibarlarını korumaya çalışmışlardır. Bu bağlamda diplomatik ritüeller, yalnızca protokol geleneklerinin değil, aynı zamanda stratejik iletişimin de bir parçası hâline gelmiştir.
Uluslararası hukuk, deniz yetki alanları ve sahil güvenlik kontrol bölgeleri, krizin çözümünde teknik düzeyde başvurulabilecek araçlar sunmuş olsa da hukuki mekanizmaların siyasal meşruiyeti taraflarca farklı okunmuştur. Çin, Doğu Çin Denizi’ndeki hak iddialarını tarihsel belgeler, kültürel hafıza ve ulusal egemenlik gerekçeleriyle temellendirirken; Japonya uluslararası deniz hukuku normlarını ve mevcut statükoyu dayanak alarak pozisyonunu sürdürmüştür. Bu nedenle uluslararası hukuka başvuru, pratikte tarafsız bir çözüm mekanizması olmaktan uzaklaşmış, hukuki süreçler siyasal mücadelenin uzantısına dönüşmüştür. Deniz yetki alanları konusunda hukuki tahkim mekanizmalarının devreye sokulması önerilmiş olsa da Çin’in önceki tahkim süreçlerini tanımayan tutumu nedeniyle bu seçenek, teorik bir olasılık düzeyinde kalmıştır.
Sahil güvenlik kontrol bölgeleri üzerinden yürütülebilecek teknik uzlaşılar, daha düşük profilli bir diplomatik çözüm olanağı olarak değerlendirilebilir. Tarafların kıyı güvenlik birimlerinin karşılıklı provokasyonları önlemek adına belirli bölgelerde devriye yoğunluğunu azaltması, riskli alanlarda koordinat paylaşımına gitmesi ve belirli bölgelerde çakışan yetki iddialarının geçici düzenlemelerle yönetilmesi, çatışma riskini azaltabilecek seçenekler arasındadır. Ancak bunların uygulanabilirliği, sadece teknik değil, aynı zamanda politik irade gerektirmektedir.
2025 krizinin yönetiminde öne çıkan temel sorun, mekanizmaların teknik olarak mevcut olmasına rağmen, siyasi aktörlerin onları ne ölçüde kullanmaya istekli olduğudur. Arabuluculuk girişimleri, sıcak temas hatları ve hukuki araçlar, yapısal olarak işlevsel görünse de taraflar arasındaki güvensizlik, bu mekanizmaların etkili bir çözüm üretmesini engellemiştir. Tarafların diplomatik çıkış yollarına yaklaşımı, ulusal kimlik, iç politik güç dengeleri, ittifak ilişkileri ve bölgesel liderlik iddialarıyla şekillenmiştir. Bu nedenle çözüm ihtimali, tarafların taviz verme kapasitesinden ziyade, tavizlerini nasıl çerçeveleyecekleri ve kamuoyunu bu çerçeveye nasıl ikna edecekleri sorusuna bağlı hâle gelmiştir.
2025 Çin-Japonya diplomatik krizinde kriz yönetimi, teknik imkânlardan ziyade siyasi irade ve stratejik iletişim kapasitesi tarafından belirlenen bir süreç olarak ortaya çıkmıştır. Arabuluculuk mekanizmalarının verimliliği, tarafsızlık algısının zayıflığı nedeniyle sınırlanmış; sıcak temas hatları ve askeri koordinasyon girişimleri kazara çatışma riskini azaltmakla birlikte güven ilişkisinin yeniden inşası için yeterli olmamıştır. Diplomatik ritüeller ve yüz kurtarma stratejileri ise, geri adım atmayı mümkün kılan bir söylemsel zemin sunmasına rağmen, yapısal güvensizliği ortadan kaldırmamıştır. Dolayısıyla kriz, yalnızca iki ülkenin değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerinin, ittifak sistemlerinin ve uluslararası hukukun sınırlarının test edildiği çok katmanlı bir siyasal sınamaya dönüşmüştür. 2025 krizi, bölgedeki aktörlerin yalnızca askeri ya da diplomatik araçları değil, aynı zamanda algı yönetimi, stratejik iletişim ve kamuoyu mühendisliği gibi yeni nesil güvenlik unsurlarını da politik birer araç hâline getirdiği bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.
Tarihsel Güvenlik Doktrinlerinin Bugüne Yansıması
2025 Çin-Japonya diplomatik krizinin arka planında, yalnızca bugünün açıklamaları, tatbikatları ya da medya gerilimleri yok. Bu kriz, iki ülkenin kendi devlet akıllarında taşıdığı tarihsel doktrinlerin, kimlik oluşturan travmaların ve modernleşme projeleriyle şekillenen güvenlik reflekslerinin üst üste binmesiyle anlam kazanıyor. Meiji döneminde atılan adımlardan Mao sonrası Çin’in güvenlik tahayyülüne, Pasifik’te donanma inşasından “yüzyıllık aşağılanma” anlatısına kadar uzanan uzun bir tarihsel çizgi, 2025’teki diplomatik çıkmazın satır aralarını belirginleştiriyor. Böyle bir tablo, güncel krizi kendiliğinden oluşmuş bir sorun gibi değil; bastırılmış hafızaların, birbirine kenetlenmiş korkuların ve devletlerin kendi meşruiyetlerini tarihten devşiren hikâyelerle güçlendirdiği stratejik reflekslerin devamı olarak okumayı gerektiriyor.
Meiji Restorasyonu, Japonya için dünya sistemine geç kalmış bir uyum süreci değil; güvenlik aklının tümden yeniden programlanmasıydı. Bu dönemde Japonya, yalnızca iç yapısını değil, tehdit değerlendirmesini ve stratejik ilgi alanlarını da dönüştürdü. Merkezi devlet inşası, sanayi hamleleri ve donanma modernizasyonu, rastgele tercihler değil; Batılı güçlerle rekabet edebilmek için sıkıştırılmış bir zaman çizelgesinde hayatta kalma stratejisiydi. Hiroşima ve Nagazaki’den sonra askeri aklın sivilleşmesi zorunlu hale geldi fakat bu, güvenlik endişelerinin ortadan kalktığı anlamına gelmedi; yalnızca biçim değiştirdi. Japonya artık “saldırgan ordu” ile değil, “savunma odaklı güvenlik devleti” ile var oluyordu. Pasifik’in güvenliği, coğrafi bir gerçeklikten çok, Japon siyasal kimliğinin bir parçası haline geldi. Çin’in yükselişi bu kimliğe yalnızca jeopolitik değil, psikolojik bir baskı uygulamaya başladı. Böylece 2025’teki kriz, Tokyo için beklenmedik bir olay değil; stratejik belleğin yeniden tetiklenmesiydi.
Çin cephesinde ise “yüzyıllık aşağılanma” olarak adlandırılan dönem, yalnızca kolektif bir incinme değil; bugünkü güvenlik doktrinlerinin temelini oluşturan siyasal hafızadır. Afyon Savaşları, Japon işgali, Batılı güçlerin ekonomik ve askeri baskıları, Çin’in stratejik zihninde unutulmak yerine kurumsallaştırıldı. Devlet, bu travmaları tarihin tozlu raflarına kaldırmak yerine, ulusal kimlik inşasının harcı olarak kullandı. Egemenlik fikri bunun için kutsallaştırıldı, bölünme korkusu siyasal aklın merkezine yerleştirildi ve dış müdahale tehdidi, güvenlik algısının temel taşı haline geldi. Tayvan, Çin için yalnızca toprak meselesi değil; tarihsel bütünlüğün kaybının sembolü, geçmişteki bölünmüşlüğün hayaletidir. Bu nedenle 2025 krizinde Japonya’nın Tayvan lehine açıklamalar yapması, Pekin’in gözünde diplomatik bir ayrıntı değil; tarihsel travmanın güncellenmiş versiyonudur.
Bu iki tarihsel hafıza yan yana geldiğinde ortaya ilginç bir denklem çıkıyor. Japonya, çevrelendiğini düşündükçe daha fazla savunma işbirliğine yöneliyor; Çin, egemenliği tehdit altında hissettikçe daha sert söylemlerle hareket ediyor. Tokyo’nun güvenlik davranışında “kuşatma korkusu” görünür hale gelirken, Pekin’in reflekslerinde “bölünme endişesi” belirginleşiyor. Japonya kendini Çin-Rusya yakınlaşması ile sınırlanmış hissediyor; Çin, Japonya-ABD işbirliğini tarihsel müdahalelerin yeniden canlanması olarak okuyor. Yani mesele yalnızca güç dengesi değil; iki tarafın geçmişle kurduğu ilişkinin stratejik davranışa dönüşme biçimi.
Bu durumda tehdit algısı nesnel olmaktan çıkıp öznel bir kurgunun ürünü haline geliyor. Japonya, tarihsel deneyimleri nedeniyle Çin’in askerî modernizasyonunu yalnızca teknik bir gelişme olarak değil, bölgesel dengeleri bozacak bir güç projeksiyonu olarak algılıyor. Çin ise Japonya’nın savunma yatırımlarını ve Tayvan’a yönelik açıklamalarını kendi egemenliğine dönük uzun vadeli bir sabotaj ihtimali olarak değerlendiriyor. Her iki taraf da kendi tarihsel deneyimini evrensel gerçeklik gibi görüyor; böylece diplomasi karşılıklı diyalogdan çok karşılıklı teyakkuz aracına dönüşüyor.
Tarihsel travmaların siyasal meşruiyet aracı olarak kullanılması, tarafların kamuoyu yönetiminde belirginleşiyor. Devletler, kendi toplumlarını mobilize etmek için geçmişten ödünç aldıkları imgeleri güncelliyor. Çin’de ulusal birlik söylemi geçmişin yaralarını kapatmak adına değil, bu yaraların tekrar açılacağına dair endişeyi canlı tutmak için kullanılıyor. Japonya’da barışçıl anayasa ve savunma kimliği, çevrelenme hissi ile yeniden tartışmaya açılıyor; toplum güvenlikçi politikalara duyarsızlaştırılıyor. Tarih, her iki tarafta da devletin elinde bir mobilizasyon aracına dönüşmüş durumda.
Bu bağlamda 2025 krizi yalnızca bir diplomatik anlaşmazlık değil; iki tarafın tarihle kurduğu ilişkinin çarpışmasıdır. Krizi anlamak isteyen araştırmacı, yalnızca güç dengesi tablolarına, askeri harcamalara veya diplomatik beyanlara bakarak sonuca varamaz. Asıl belirleyici olan, devletlerin kendi geçmişlerini nasıl okudukları, bu okumayı nasıl gelecek projeksiyonuna dönüştürdükleri ve bu proje doğrultusunda nasıl stratejik davranış alışkanlıkları geliştirdikleridir. Japonya’nın Meiji sonrası güvenlik aklı ile Çin’in yüzyıllık aşağılanma hafızası bir araya geldiğinde, diplomatik diyalogun değil, tarihsel yankıların konuştuğu bir satranç tahtası oluşuyor. Bu satranç tahtasında taşlar mantıkla değil, belleğin ağırlığıyla hareket ediyor.
Bugün yaşanan gerilim, tam da bu yüzden geçici değildir. Olası bir anlaşma sağlansa bile, tarihsel güvenlik doktrinleri varlığını sürdürdükçe kriz yalnızca şekil değiştirecektir. Çin’in egemenlik hassasiyeti ve Japonya’nın çevresel tehdit algısı birbirinden besleniyor. Bu nedenle krizi çözmenin yolu, yalnızca askeri gerginliği azaltmak değil; tarafların kendi tarihsel anlatılarını siyasal kimliklerinin mutlak temeli olmaktan çıkarmalarıyla mümkün olacaktır. Fakat bu da öyle kolay bir gereklilik değil; çünkü tarihten kopmak, özellikle devlet aklında, bedensel bir organın parçalanması gibi algılanabiliyor.
Diplomasi, Casusluk ve İstihbarat Rekabetinin Tarihi Kökleri
2025 Çin-Japonya diplomatik krizinin arka planında yer alan casusluk, diplomasi ve istihbarat rekabeti; güncel bir siyasi gerilim gibi görünse de kökleri neredeyse bir asırlık tarihsel birikime dayanan, devletlerin hafızasında yer etmiş bir çatışma sürekliliğidir. Bu süreklilik, 1930’lardan itibaren Doğu Asya'nın jeopolitik dönüşümleriyle şekillenmiş, aynı zamanda ideolojik mücadele, askeri yayılmacılık ve ulusal kimlik inşası gibi unsurlarla harmanlanmıştır. Bugünkü kriz, sahada tanklar veya destroyerler konuşlanmadan da, diplomatik dilden istihbarat operasyonlarına, siber saldırılardan algı yönetimine kadar birçok “gri” araç üzerinden yürütülen çok boyutlu bir rekabetin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Çin ile Japonya arasındaki bu gerilim, yalnızca 2025 yılının takvimsel bir kırılma noktası değil; tarihin ve güncel teknolojinin birbirine bağlandığı bir mücadele biçimidir.
1930’lu ve 1940’lı yıllar, bu tarihsel çatışma zincirinin başlangıç halkasını oluşturur. Japon İmparatorluk Ordusu’nun bir parçası olan Kwantung Ordusu, Mançurya ve Çin içlerine doğru genişleyen istihbarat operasyonlarıyla yalnızca askeri işgalin değil, aynı zamanda bölgesel bilgi hakimiyetinin de temelini atmıştır. Bu dönemde Japonya’nın istihbarat politikası, klasik askeri işgal yöntemlerinden farklı olarak siyasal elitleri manipüle etmeye, yerel yapıları dönüştürmeye ve Çin toplumunun iç dokusunu çözmeye yönelik psikolojik harp yöntemleriyle pekiştirilmiştir. Kwantung Ordusu’nun faaliyetleri, yalnızca askeri kontrol sağlama çabası değildi; bölgedeki direniş ağlarının yapısını ve stratejik noktalardaki ekonomik faaliyetleri hedef alan gizli operasyonlar, daha sonraki yıllarda Çin'in güvenlik reflekslerinin sertleşmesinin nedenlerinden biri haline gelmiştir. Bu operasyonlar, Çin siyasetinde “dış tehdit” algısının kolektif hafızada yer edinmesini sağlarken, güvenlik bürokrasisinin merkeziyetçi ve kuşkucu bir modelde gelişmesine de zemin hazırlamıştır.
Aynı dönemde Çin tarafında ise, Japon işgaline karşı örgütlenen direniş ağları, hem askeri hem de istihbarat mantığında şekillenmiş, yerel topluluklardan milis örgütlenmelerine, şehir hücrelerinden kırsal istihbarat zincirlerine kadar çeşitli ölçeklerde faaliyet göstermiştir. Bu ağların bekası, modern Çin istihbarat yapılanmasının ideolojik ve operasyonel doğuşu sayılabilir. Direniş hareketlerinin yeraltı haberleşme yöntemleri, şifreli iletişim pratikleri ve sızma teknikleri, ilerleyen yıllarda devletin resmi güvenlik kurumlarına ilham veren bir gelenek yaratmıştır. Böylece Çin’in istihbarat kültürü, dış baskıya karşı iç güvenlik refleksini ve düşmana karşı görünmez karşı koyuşu önceleyen bir karakter kazanmıştır. Japonya'nın askeri-istihbarat modeli açık güç projeksiyonunu benimserken, Çin’in karşı stratejisi gizlilik, sabır ve uzun vadeli konumlanmaya dayanan bir yapı olmuştur. Bu ikili ayrım, 2025 krizini de belirleyen zihinsel ve stratejik farklılığın tarihsel temelini oluşturur.
İkinci Dünya Savaşı’nın bitimi ve Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte, Çin-Japonya eksenindeki istihbarat rekabetine küresel güçler doğrudan dahil oldu. CIA ve MI6’nın Japonya üzerinden Asya-Pasifik’te kurduğu istihbarat mimarisi, yalnızca Sovyet yayılmasını engellemeyi hedeflemiyor; aynı zamanda Çin’in yükselme potansiyelini kontrol altında tutmak için planlanmış bir sistem olarak işliyordu. Japonya, bu dönemde askeri açıdan kısıtlı bir devlet olmasına rağmen, ABD’nin bölgesel müttefiki olarak istihbarat toplama ağlarında merkezî bir rol üstlendi. Bu durum, Japonya’yı askeri güçten ziyade “bilgi gücü” üzerinden konumlandırdı. Tokyo’nun istihbarat servisi, Batı modelinin etkisiyle yapısal olarak yeniden inşa edilirken; Çin ise Sovyet tarzı bir güvenlik devleti pratiğine yöneldi. Her iki taraf da birbirini izlemeye, tahmin etmeye ve durdurmaya çalışan paralel sistemler kurdu, fakat araçları ve yöntemleri farklıydı: Japonya ağ kurma, izleme ve teknoloji temelli analiz yöntemlerine yaslanırken; Çin, hücre tipi örgütlenme, içeriden çözme ve ideolojik bağlılık yoluyla sadakat yaratma yöntemlerini geliştirdi.
Soğuk Savaş boyunca iki ülkenin istihbarat yapılanmaları arasındaki asıl gerilim alanı Tayvan olmuştur. Japonya, Tayvan’ı yalnızca siyasi bir müttefik olarak değil, Çin’in kıyı savunmalarını gözlemlemek için bir dinleme ve izleme noktası olarak değerlendirmiştir. Bu durum, Pekin’in bakış açısından yalnızca diplomatik bir meydan okuma değil, ulusal güvenlik tehdidi katmanına yükselen bir istihbarat kuşatmasıdır. Çin’in bu dönemde geliştirdiği karşı stratejiler, günümüzdeki siber kapasitesinin köklerini oluşturur. Bilgi akışını kesme, veri kontrolü, devlet merkezli iletişim denetimi gibi yöntemler; ileride siber casuslukla birleştiğinde küresel güvenlik dengesini zorlayacak bir araç haline gelmiştir.
Tarihsel süreklilik günümüze taşındığında, 2025 krizinin temel kırılma noktalarının istihbarat sahasında yaşandığı görülür. Kriz askeri bir çatışma boyutuna ulaşmadan önce, siber saldırı girişimleri, sanayi casusluğu iddiaları, akademik kurumlar üzerinden bilgi transferi ve dijital propaganda kampanyaları aracılığıyla tırmanmıştır. Japonya, savunma sanayisine yönelik veri sızıntıları yaşandığını öne sürerken; Çin tarafı bu iddiaları reddetmiş ve benzer şekilde Japonya’nın Tayvan üzerinden Çin iç yapısına dair bilgi topladığını iddia etmiştir. Bu süreçte, devletlerin yalnızca fiziksel sahada değil; üniversiteler, teknoloji şirketleri, denizcilik firmaları, hatta kültürel değişim programları aracılığıyla bile birbirlerine nüfuz etmeye çalıştığı bir saha ortaya çıkmıştır. Modern casusluk, artık yalnızca diplomat kılığındaki ajanlardan değil, aynı zamanda yazılım güncellemelerine gizlenmiş kodlardan, veri merkezlerine sızan algoritmalardan ve sosyal medya etkileşimi üzerinden yönlendirilen psikolojik operasyonlardan oluşan bir karma yapıdadır.
Gri bölge stratejisi, bu noktada kritik kavramlardan biridir. Gri bölge, savaş ilan etmeden baskı kurma; çatışma başlatmadan hasarı büyütme; hukuki boşlukları kullanarak caydırıcılığı çözme yöntemleriyle işleyen bir siyaset biçimidir. Çin’in Tayvan çevresindeki tatbikatları, hava sahası ihlalleri ve ekonomik yaptırım sinyalleri; Japonya’nın ise istihbarat işbirlikleri, NATO benzeri güvenlik ağlarına entegrasyon ve ABD ile koordineli siber savunma programları bu gri alanın araçları olarak gelişmiştir. Gri bölge, 2025 krizinin neden doğrudan bir savaşa dönüşmediğini ama aynı zamanda neden tamamen çözülemediğini açıklayan zemindir. Devletler görünmez ama etkili adımlar atarak birbirlerinin kırmızı çizgilerini test etmekte, aynı zamanda toplumun psikolojik direncini ve siyasal kararlılığını sınamaktadır.
Dezenformasyon, güncel rekabetin en güçlü silahlarından biridir. Dijital çağ, bilginin yalnızca bir veri değil; manipülasyon potansiyeli taşıyan bir cephane olduğunu göstermiştir. Japonya’da Çin kaynaklı olduğu iddia edilen dezenformasyon akışları, toplumsal güvensizlik yaratmakta; Çin’de ise Japon askeri genişleme söylemleri, ulusal güvenlik hassasiyetini artırmaktadır. Bu karşılıklı bilgi savaşı, devletlerin birbirini anlamasını değil; birbirine meydan okumasını teşvik eder hale gelmiştir. Tarihsel hafızanın yükü, dijital çağın manipülasyon teknikleriyle birleştiğinde, kriz hızla büyüyen bir psikolojik harp alanına dönüşmektedir.
2025 krizinin diplomasi boyutu, istihbarat rekabetinden bağımsız düşünülemez. Görünürdeki diplomatik söylemler, çoğu zaman sahadaki gerçek hedefleri gizleyen stratejik örtülerdir. Çin, Japonya’nın Tayvan konusunda tarafsızlıktan uzaklaştığını savunurken; Japonya ise Çin’in bölgesel statükoyu değiştirme girişimlerine karşı “önleyici savunma” duruşu geliştirdiğini ima etmektedir. Diplomasinin dili, bu nedenle çoğu zaman gerçekte söylenmek istenenin değil, karşı tarafa hissettirilmek istenenin aracıdır. Masadaki kelimeler sahadaki insansız hava araçlarına, siber yazılımlara ve donanma devriyelerine bağlanmaktadır.
Tüm bu süreç göstermektedir ki, 2025 Çin-Japonya diplomatik krizi; yalnızca güncel politik açıklamaların yol açtığı bir tıkanma değil, kökleri Kwantung Ordusu'nun işgal operasyonlarından Soğuk Savaş’ın istihbarat ittifaklarına, oradan da dijital çağın siber saldırılarına uzanan tarihsel bir çatışma mirasıdır. Bu miras, devletlerin dış politikadan güvenlik stratejilerine kadar uzanan bir yelpazede hafızayla hareket ettiğini göstermektedir. Kriz, tarihin aklının teknolojiyle birleştiği bir noktada durmakta; eski yöntemlerin modern araçlarla uygulanmasıyla şekillenmektedir. Çin ve Japonya arasındaki mücadele, bu nedenle yalnızca sınırların değil; bilginin, algının, korkunun ve beklentinin sınırlarında yaşanmaktadır. 2025 krizi, askeri bir savaş değil; tarihin yeniden yazıldığı bir istihbarat mücadelesi olarak değerlendirilmelidir. Bu mücadelede kazanan, toprağı değil; bilgiyi, psikolojiyi ve zamanı kontrol eden olacaktır.
Tarihte Çin-Tayvan-Japonya Üçgeni: Süreklilik ve Kırılmalar
KAYNAKÇA
-Çin ile Japonya arasındaki gerilim
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/cin-ile-japonya-arasinda-takaicinin-tayvana-iliskin-sozlerinin-yarattigi-gerilim-buyuyor/3745851
-Japonya’nın gerilimi düşürme çabası
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/japonyadan-tayvana-iliskin-aciklamalarin-ardindan-olusan-gerilimi-dusurmek-icin-cine-ziyaret/3745620
-Tayvan krizinde yeni perde: Çin-Japonya gerilimi
https://haber.sol.org.tr/haber/tayvan-krizinde-yeni-perde-cin-ve-japonya-arasindaki-gerilim-neden-simdi-yukseldi-403333
-Asya Pasifik’te gerilimli atmosfer
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/asya-pasifikte-gerilimli-atmosfer-bu-yil-abdnin-dahil-oldugu-catismalara-donusebilir/3472419
-Çin ile Japonya arasında diplomatik kriz
https://avim.org.tr/tr/Bulten/CIN-ILE-JAPONYA-ARASINDA-TAKAICI-NIN-TAYVAN-A-ILISKIN-SOZLERININ-YARATTIGI-GERILIM-BUYUYOR?
-Jeopolitik Risk ve Asya Pasifik Ülkeleri-Havva Gültekin
https://dergipark.org.tr/tr/pub/19maysbd/article/1553562
-ABD-ÇİN REKABETİNİN SALDIRGAN REALİST PERSPEKTİFTEN ANALİZİ: GÜNEY ÇİN DENİZİ’NDE JEOPOLİTİK ÇATIŞMA-Veysel BABAHANOĞLU
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3665741
-China & Japan Diplomatic Crisis
https://en.wikipedia.org/wiki/2025_China%E2%80%93Japan_diplomatic_crisis
-Doğu Asya’da savaşın fitilini ateşleyecek ülke Çin değil, Japonya-Ceyda Karan
https://anlatilaninotesi.com.tr/20251120/dogu-asyada-savasin-fitilini-atesleyecek-ulke-cin-degil-japonya-1101149419.html
-GEOPOLITICAL CONTAINMENT OF CHINA AND TÜRKİYE-Tuğce Akosmanoğlu
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3901693
-Security Challenges in Asia And China - Turkey Cooperation
https://tasam.org/en/Icerik/25739/security_challenges_in_asia_and_china_-_turkey_cooperation
-China’s New ‘Two-Front Strategy’ Against Japan and Taiwan
https://thediplomat.com/2025/12/chinas-new-two-front-strategy-against-japan-and-taiwan
-ÇİN-JAPONYA İLİŞKİLERİNDE ULUSLARARASI SİSTEM KAYNAKLI DEĞİŞİMLER: TEHDİT DENGESİ TEORİSİ BAĞLAMINDA BİR DEĞERLENDİRME-Fatih Demir
https://dergipark.org.tr/tr/pub/duiibfd/article/1496186
-Asya-Pasifik’te Çin’in Füze Stratejisi ve Küresel Dengeler-Ali Kiriktaş
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4549171
-ABD’nin Soğuk Savaş Döneminde Çin, Japonya, Güney Kore ve Kuzey Kore ile İlişkileri Bağlamında Asya-Pasifik Dengeleme Stratejisi-Eyüp Akpınar
https://dergipark.org.tr/tr/pub/jss/article/754055
-Siyasal meşruiyet krizinden askeri müdahaleye Çin’in Tayvan sorunu-Kadir Temiz
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/gorus-siyasal-mesruiyet-krizinden-askeri-mudahaleye-cin-in-tayvan-sorunu/3236138
-Asya-Pasifik’te Büyük Güç Mücadelesi
https://www.ikv.org.tr/ikv_dergi/ikv_eylul_2022/html/61/
-Between balance of power and community: the future of multilateral security co‐operation in the Asia‐Pacific
https://academic.oup.com/irap/article-abstract/2/1/69/728034
-Rethinking and arresting Eurasian hegemony: the centrality of central Asia to Indo-Pacific strategies
https://academic.oup.com/ia/article-pdf/101/4/1193/63625912/iiaf064.pdf
-The Multilateral Security Regime in the Asia-Pacific Region and China’s Choice
https://academic.oup.com/british-academy-scholarship-online/book/19618/chapter-abstract/178370675?redirectedFrom=fulltext
-Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan Politikası ve Bu Politikanın Dünya Siyasetinde Önemi
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2355336
-JAPONYA- ÇİN İLİŞKİLERİ (SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEM)-Çağla Şakı
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1358712
-Güney Çin Denizi Sorunlarının Bölgesel ve Uluslararası Güvenliğe Etkileri-Kamer Kasım
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3635688
-ÇİN-ABD İLİŞKİLERİNDE GÜVENLİK İKİLEMİ: TAYVAN SORUNU-Kartal Batuhan OLKAN
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1275344
-21. YÜZYILDA BÜTÜN BOYUTLARIYLA ÇİN HALK CUMHURİYETİ-Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın,Dr. Öğr. Üyesi Sina Kısacık,Dr. Öğr. Üyesi Can Donduran
https://www.academia.edu/resource/work/91497270
-Aslıhan Genç-REALİZM BAĞLAMINDA ASYA PASİFİK GÜVENLİĞİ VE TEHDİT ALGISI: ÇİN HALK CUMHURİYETİ VE JAPONYA KARŞILAŞTIRMA ANALİZİ (Doktora Tezi)
-Dr. Cenk Tamer-Çin-Japonya İlişkilerinde Büyüyen “Tayvan” Sorunu
https://www.ankasam.org/anka-analizler/cin-japonya-iliskilerinde-buyuyen-tayvan-sorunu/
-ABD-ÇİN İLİŞKİLERİ BAĞLAMINDA TAYVAN SORUNU-İshak Turan https://dergipark.org.tr/tr/pub/dusbed/article/323004
-Eren Çölüklüoğlu-Çin Japonya İlişkileri
https://politikaakademisi.org/2020/04/29/cin-japonya-iliskileri/
-Ina Kokinova-Çin-Japonya ilişkileri: 15 yüzyıllık çatışma ve ticaret
https://relacionateypunto.com/tr/%C3%87in-ve-Japonya-aras%C4%B1ndaki-ili%C5%9Fkiler-15-y%C3%BCzy%C4%B1ll%C4%B1k-%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fma-ve-ticaret/
- -
- Gülperi Küçükkaraca &
Arzu Al-
Yorumlar
Yorum Gönder