5 Ekim 2026 Yazısı
Brexit Sonrası İngiltere-AB İlişkileri ve Kuzey İrlanda Protokolü: Hükümetlerarası Pazarlıklar ve Egemenlik Mücadelesi
GirişBirleşik Krallık’ın 23 Haziran 2016 tarihinde
gerçekleştirdiği referandumla Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma yönünde irade
beyan etmesi, yalnızca Londra ile Brüksel arasındaki hukuki ve kurumsal
bağların tasfiyesini değil, aynı zamanda modern uluslararası ilişkilerde ulusal
egemenlik, çok düzeyli yönetişim ve karmaşık karşılıklı bağımlılık arasındaki
dengelerin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılan tarihsel bir kırılma noktası
teşkil etmiştir. 29 Mart 2017’de Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. maddesinin işletilmesiyle
başlayan ve 31 Ocak 2020’deki resmi ayrılığın ardından Ticaret ve İşbirliği
Anlaşması (TCA) ile yeni bir zemine oturan müzakere süreci; Birleşik Krallık’ın
"kontrolü geri alma" ve yasama üstünlüğünü tesis etme söylemi ile
AB’nin iç pazar ve dört özgürlüğün bölünmez bütünlüğünü muhafaza etme
kararlılığının doğrudan çatıştığı bir hükümetlerarası pazarlık alanına
dönüşmüştür. Bu yapısal gerilimin en kırılgan ve stratejik düğüm noktasını ise
1998 Hayırlı Cuma Anlaşması ile kurulan barış ve güç paylaşımı mimarisini
koruma gerekliliği ile AB gümrük ve düzenleyici sınırlarının güvence altına
alınması zorunluluğunun kesiştiği Kuzey İrlanda oluşturmuştur. İrlanda adasında
fiziksel bir "sert sınırın" engellenmesi amacıyla hayata geçirilen ve
kontrolleri İrlanda Denizi’ne taşıyan Kuzey İrlanda Protokolü, bölgeyi fiilen
Birleşik Krallık iç pazarı ile AB tek pazarı arasında melez bir statüye
yerleştirerek Birlikçi çevrelerin anayasal bütünlük kaygılarını tırmandırmış ve
Stormont yönetiminde derin siyasi krizleri tetiklemiştir. Bu açmazı aşmak adına
Şubat 2023’te mutabakata varılan Windsor Framework ise yeşil/kırmızı hat ayrımı
ve Stormont Brake gibi mekanizmalarla ticari ve bürokratik sürtünmeleri
hafifletmeyi ve yerel demokratik rızayı güçlendirmeyi hedeflemiş; fakat
düzenleyici farklılaşmanın getirdiği anayasal ve kurumsal ikilemleri bütünüyle
ortadan kaldıramamıştır. İskoçya ve Galler’deki devolüsyon dinamiklerini de
harekete geçirerek Westminster merkezli parlamenter egemenlik ilkesinin içsel
sınırlarını görünür kılan bu dönüşüm, Brexit’in tek seferlik bir kopuştan
ziyade süreklilik arz eden bir müzakere ve egemenliğin yeniden
ölçeklendirilmesi süreci olduğunu kanıtlamaktadır. Bu doğrultuda çalışma;
Brexit sonrası Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin evrimini hükümetlerarası
pazarlık dinamikleri, Kuzey İrlanda Protokolü ve Windsor Framework üzerinden
inceleyerek, ulusal egemenlik arayışının ekonomik karşılıklı bağımlılık,
anayasal bütünlük ve bölgesel barış mimarisi karşısında ürettiği yapısal
paradoksları çok boyutlu bir analitik çerçevede tartışmayı amaçlamaktadır.
1.Bölüm Brexit Sonrası İngiltere-AB
İlişkilerinin Dönüşümü
Brexit,
Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği ile ilişkilerinde yalnızca üyelik statüsünün
sona ermesini ifade eden hukuki bir süreç değil, aynı zamanda Avrupa
bütünleşmesi ile ulusal egemenlik arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasına
yol açan kapsamlı bir siyasal ve kurumsal dönüşüm olarak değerlendirilmelidir.
23 Haziran 2016 tarihinde gerçekleştirilen referandumda Birleşik Krallık seçmenlerinin
Avrupa Birliği'nden ayrılma yönünde karar vermesi, uzun yıllar boyunca Avrupa
bütünleşmesinin önemli aktörlerinden biri olan Birleşik Krallık'ın kurumsal
konumunu temelden değiştirmiştir. Referandumun ardından başlayan süreç, iç
siyasette hükümet, Parlamento ve farklı siyasi aktörler arasında yoğun
tartışmalara neden olurken, dış politika açısından da Londra ile Brüksel
arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılmıştır. Birleşik
Krallık hükümeti 29 Mart 2017 tarihinde Avrupa Birliği Antlaşması'nın 50.
maddesini işleterek ayrılma sürecini resmen başlatmış ve böylece Brexit
müzakereleri hukuki bir zemine taşınmıştır. Avrupa Birliği açısından ise süreç,
yalnızca bir üyenin ayrılması değil, Birlik hukukunun, iç pazarın ve dört özgürlüğün
bütünlüğünün korunması gereken karmaşık bir müzakere alanı oluşturmuştur.
Brexit'in
siyasi ve kurumsal arka planı, Birleşik Krallık'ın Avrupa bütünleşmesine
tarihsel olarak mesafeli yaklaşımıyla da ilişkilidir. Birleşik Krallık, Avrupa
Ekonomik Topluluğu'na 1973 yılında katılmış olmasına rağmen, Avrupa
bütünleşmesinin siyasi boyutuna ilişkin tartışmalarda diğer bazı üye
devletlerden farklı bir pozisyon sergilemiştir. Ekonomik işbirliğine dayalı
Avrupa yaklaşımı ile ulusal egemenliği ön plana çıkaran yaklaşım arasındaki
gerilim, zaman içerisinde Birleşik Krallık siyasetinde belirginleşmiştir.
Özellikle Avrupa Birliği'nin yetki alanının genişlemesi, ortak politikaların
gelişmesi ve Avrupa kurumlarının ulusal karar alma süreçleri üzerindeki etkisi,
Birleşik Krallık'taki Avrupa karşıtı siyasi söylemin önemli unsurları arasında
yer almıştır. Bununla birlikte Brexit'i yalnızca egemenlik tartışmasına
indirgemek de yeterli değildir. Göç, ekonomik politika, kamu hizmetleri,
demokratik temsil, parti siyaseti ve Birleşik Krallık'ın küresel rolü gibi
birçok faktör referandum sürecindeki siyasal tartışmaları şekillendirmiştir.
Dolayısıyla Brexit, tek bir siyasi değişkenin sonucu olmaktan ziyade farklı
toplumsal ve siyasal dinamiklerin kesiştiği çok boyutlu bir süreç olarak ele
alınmalıdır.
2016
referandumundan sonra Brexit'in nasıl uygulanacağı konusunda ortaya çıkan
siyasal anlaşmazlıklar, ayrılma sürecinin beklenenden daha karmaşık hale
gelmesine neden olmuştur. Theresa May hükümeti döneminde yürütülen
müzakerelerde temel sorunlardan biri, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden
ayrılırken ekonomik ilişkilerin mümkün olduğunca korunması ile Avrupa
Birliği'nin iç pazar ve gümrük birliğinin bütünlüğünü muhafaza etme
hedeflerinin nasıl uzlaştırılacağı olmuştur. Parlamento'daki farklı siyasi grupların
Brexit'in kapsamına ilişkin farklı yaklaşımları, hükümetin müzakere pozisyonunu
sınırlandırmıştır. May hükümeti tarafından müzakere edilen Ayrılma
Anlaşması'nın Avam Kamarası'nda yeterli desteği elde edememesi, Brexit
sürecinin yalnızca Londra ile Brüksel arasındaki bir diplomatik müzakere
olmadığını, aynı zamanda Birleşik Krallık'ın anayasal ve parlamenter
siyasetinin merkezinde yer alan bir mücadele olduğunu göstermiştir. Daha sonra
Boris Johnson hükümeti döneminde yeniden müzakere edilen anlaşma Parlamento'dan
geçirilmiş ve süreç hukuki olarak sonuçlandırılmıştır.
Birleşik
Krallık'ın 31 Ocak 2020 tarihinde Avrupa Birliği'nden resmen ayrılması,
Brexit'in hukuki açıdan önemli bir aşamasını oluşturmuştur. Ancak ayrılık
tarihi, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki bütün ilişkilerin aynı
anda sona erdiği anlamına gelmemiştir. Ayrılma Anlaşması kapsamında 1 Şubat-31
Aralık 2020 tarihleri arasında bir geçiş dönemi oluşturulmuş ve bu dönemde
Birleşik Krallık, Avrupa Birliği kurumlarında temsil edilmemesine rağmen büyük
ölçüde Birlik hukukunun ekonomik hükümleri altında kalmaya devam etmiştir. Bu
geçiş dönemi, taraflara gelecekteki ilişkinin temelini oluşturacak yeni bir
anlaşma üzerinde müzakere yürütme imkânı sağlamıştır. Dolayısıyla Brexit'in
kurumsal yapısı iki farklı aşamada değerlendirilmelidir: ilk aşama Birleşik
Krallık'ın Avrupa Birliği'nden hukuken ayrılmasını düzenleyen Ayrılma
Anlaşması, ikinci aşama ise ayrılık sonrasında ortaya çıkacak ekonomik ve
siyasi ilişkinin çerçevesini belirleyen Ticaret ve İşbirliği Anlaşmasıdır.
Ayrılma
Anlaşması, Brexit'in düzenli ve hukuki açıdan öngörülebilir biçimde
gerçekleştirilmesini amaçlayan temel metin niteliğindedir. Anlaşma
vatandaşların hakları, ayrılık hükümleri, geçiş dönemi, mali yükümlülükler ve
yönetişim mekanizmaları gibi çeşitli alanları kapsamaktadır. Bu çerçevede anlaşmanın
amacı, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla ortaya çıkabilecek
hukuki belirsizlikleri azaltmak ve üyelik döneminde oluşmuş hak ve
yükümlülüklerin nasıl ele alınacağını belirlemektir. Özellikle Birleşik
Krallık'ta yaşayan Avrupa Birliği vatandaşları ile Avrupa Birliği ülkelerinde
yaşayan Birleşik Krallık vatandaşlarının haklarının korunması, anlaşmanın
önemli unsurlarından biri olmuştur. Bunun yanında Birleşik Krallık'ın Avrupa
Birliği üyeliği sırasında üstlendiği mali yükümlülüklerin düzenlenmesi de
ayrılma sürecinin temel konuları arasında yer almıştır.
Ayrılma
Anlaşması'nın en önemli unsurlarından biri ise İrlanda/Kuzey İrlanda
düzenlemesidir. Bu düzenleme, Brexit'in yalnızca İngiltere ile Avrupa Birliği
arasındaki ilişkilerden ibaret olmadığını ortaya koymaktadır. Kuzey İrlanda'nın
Birleşik Krallık içerisinde bulunmasına karşın İrlanda Cumhuriyeti ile kara
sınırına sahip olması, Brexit sonrasında ekonomik ve siyasi açıdan özel bir
durum yaratmıştır. Avrupa Birliği'nin iç pazarının bütünlüğünün korunması ile
İrlanda adasında sert bir sınırın ortaya çıkmasının önlenmesi arasında denge
kurulması gerekmiştir. Bu nedenle Kuzey İrlanda meselesi, Brexit
müzakerelerinin teknik bir ticaret konusu olmaktan çıkarak egemenlik, güvenlik,
anayasal düzen ve barış süreciyle bağlantılı bir meseleye dönüşmesine neden olmuştur.
Ayrılma Anlaşması'nın İrlanda/Kuzey İrlanda Protokolü'nü içermesi, bu sorunun
Brexit sonrası ilişkilerin kurumsal mimarisindeki merkezi konumunu açık biçimde
göstermektedir.
Brexit'in
İngiltere-AB ilişkilerine en temel etkilerinden biri, taraflar arasındaki
ilişkinin hukuki niteliğinin değişmesidir. Birleşik Krallık üyelik döneminde
Avrupa Birliği'nin karar alma mekanizmalarının bir parçası iken Brexit
sonrasında Birlik dışında kalan üçüncü bir devlet konumuna geçmiştir. Böylece
Londra, Avrupa Birliği'nin karar alma süreçlerine doğrudan katılmadan Birlik
ile kapsamlı ekonomik ve siyasi ilişkiler yürütmek durumunda kalmıştır.
Birleşik Krallık'ın tek pazar ve gümrük birliğinden ayrılması, ticaret
ilişkilerinin artık Birlik içi kurallar üzerinden değil, iki taraf arasında
oluşturulan yeni anlaşmalar çerçevesinde yürütülmesini beraberinde getirmiştir.
Birleşik Krallık hükümeti de Brexit sonrasında ilişkinin temelinin Avrupa
Birliği hukukundan serbest ticaret ve işbirliğine dayalı yeni bir çerçeveye
dönüştüğünü belirtmiştir.
Bu
dönüşüm, siyasi düzeyde de önemli sonuçlar doğurmuştur. Üyelik döneminde
Birleşik Krallık ile diğer üye devletler arasındaki anlaşmazlıklar büyük ölçüde
Avrupa Birliği'nin ortak kurumsal yapısı içerisinde çözülürken, Brexit
sonrasında Londra ile Brüksel arasında klasik hükümetlerarası müzakere
mekanizmaları daha fazla önem kazanmıştır. Başka bir ifadeyle, Brexit
sonrasında ilişkilerde ulusüstü karar alma modelinden hükümetlerarası
anlaşmalar ve ortak kurumlar temelinde işleyen bir modele doğru geçiş
gerçekleşmiştir. Bu durum, Birleşik Krallık'ın egemen karar alma kapasitesini
artırma hedefi ile Avrupa Birliği ile ekonomik ve siyasi işbirliğini sürdürme
gerekliliği arasında sürekli bir denge arayışını beraberinde getirmiştir. Bu
nedenle Brexit sonrasındaki İngiltere-AB ilişkileri, egemenlik ile karşılıklı
bağımlılık arasındaki gerilimin somut biçimde gözlemlenebileceği bir örnek
oluşturmaktadır.
Bu yeni
ilişkinin ekonomik temelini Ticaret ve İşbirliği Anlaşması oluşturmuştur. 24
Aralık 2020 tarihinde müzakereleri tamamlanan anlaşma, 1 Ocak 2021'den itibaren
geçici olarak uygulanmaya başlanmış ve 1 Mayıs 2021 tarihinde resmen yürürlüğe
girmiştir. TCA, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki Brexit sonrası
ekonomik ve siyasi ilişkinin temel hukuki çerçevesini oluştururken, taraflar
arasındaki ticaret, güvenlik, balıkçılık, sosyal ve çevresel alanlarda çeşitli
işbirliği mekanizmaları meydana getirmiştir. Anlaşmanın temel özelliği,
Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nin tek pazar ve gümrük birliği dışında
kalmasıyla birlikte ticari ilişkilerin tamamen kopmasını önlemeye yönelik bir
serbest ticaret ve işbirliği çerçevesi oluşturmasıdır.
Ticaret ve
İşbirliği Anlaşması'nın ortaya çıkması, Brexit'in ekonomik sonuçları bakımından
ikili bir durumu beraberinde getirmiştir. Bir taraftan Birleşik Krallık, Avrupa
Birliği'nin ortak ticaret politikalarından ve karar alma süreçlerinden
ayrılarak kendi ticaret politikasını geliştirme konusunda daha geniş hareket
alanı elde etmiştir. Diğer taraftan Avrupa Birliği ile ticaret yapmaya devam
etmek için yeni gümrük prosedürleri, düzenleyici gereklilikler ve sınır
kontrolleri ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Brexit, ekonomik ilişkilerin sona
ermesinden ziyade ekonomik karşılıklı bağımlılığın farklı kurumsal kurallara
bağlanması sonucunu doğurmuştur. Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki
ticaretin hacmi ve niteliği, tarafların coğrafi yakınlığı ve ekonomik
bağlantıları nedeniyle Brexit sonrasında da önemli olmaya devam etmiştir. Bu
durum, siyasal ayrışmanın ekonomik karşılıklı bağımlılığı ortadan kaldırmadığını
göstermektedir.
Karşılıklı
bağımlılık kavramı, Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerini açıklamak
bakımından özellikle önemlidir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nden ayrılmış
olsa da Avrupa ekonomisiyle olan ticari, finansal, enerji, ulaştırma, güvenlik,
araştırma ve insan hareketliliğine ilişkin bağlantılar tamamen ortadan
kalkmamıştır. Aynı şekilde Avrupa Birliği açısından da Birleşik Krallık'ın
ekonomik büyüklüğü, finansal merkezleri, savunma kapasitesi ve Avrupa güvenlik
mimarisindeki tarihsel rolü nedeniyle Londra ile ilişkilerin bütünüyle
koparılması rasyonel bir seçenek olmamıştır. Dolayısıyla Brexit sonrası
ilişkiler, siyasi ayrışma ile ekonomik ve stratejik karşılıklı bağımlılığın
aynı anda var olduğu karmaşık bir yapı ortaya çıkarmıştır. Bu durum, tarafların
birbirlerinden tamamen bağımsız hareket edebilmesini sınırlandırırken aynı
zamanda her iki tarafın müzakere süreçlerinde farklı pazarlık araçlarına sahip
olmasına imkân vermiştir.
Siyasi
karşılıklı bağımlılık da ekonomik karşılıklı bağımlılık kadar önemlidir.
Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında güvenlik, terörizmle mücadele,
istihbarat, sınır güvenliği, organize suç, enerji güvenliği, iklim politikası
ve dış politika gibi alanlarda ortak çıkarlar devam etmektedir. Birleşik
Krallık Avrupa Birliği'nin kurumsal üyesi olmaktan çıkmış olsa da Avrupa
kıtasının güvenlik mimarisinden tamamen ayrılmış değildir. Bu durum Brexit
sonrasında tarafların farklı alanlarda işbirliği için yeni hukuki ve kurumsal
düzenlemeler geliştirmesini gerekli kılmıştır. Dolayısıyla Brexit'in sonuçları,
Avrupa bütünleşmesinden tamamen kopuş şeklinde değil, bütünleşmenin dışında
fakat onunla yoğun bağlantılar sürdüren farklı bir ilişki modeli şeklinde
ortaya çıkmıştır.
Ticaret ve
İşbirliği Anlaşması bu karşılıklı bağımlılığın yönetilebilmesi için çeşitli
kurumsal mekanizmalar oluşturmuştur. Bunların başında Ortaklık Konseyi
gelmektedir. Konsey, anlaşmanın uygulanmasını ve yorumlanmasını siyasi düzeyde
denetleyen temel kurumlardan biridir. Bunun yanında ticaret ve diğer politika
alanlarına ilişkin uzmanlaşmış komiteler oluşturulmuş, böylece ilişkilerin
yalnızca üst düzey siyasi görüşmelerle değil, düzenli teknik ve bürokratik
temaslarla da yürütülmesi amaçlanmıştır. Birleşik Krallık hükümetinin güncel
kurumsal belgelerinde Ortaklık Konseyi ve uzmanlaşmış komitelerin TCA'nın
uygulanması, yorumlanması ve yönetilmesinde merkezi rol oynadığı
belirtilmektedir.
Bu
mekanizmaların varlığı, Brexit sonrasında İngiltere-AB ilişkilerinin yalnızca
iki hükümet arasında yapılan dönemsel diplomatik görüşmelerden oluşmadığını
göstermektedir. Aksine taraflar, ayrılık sonrasında ortaya çıkan sorunları
yönetebilmek için sürekli çalışan bir kurumsal ağ meydana getirmiştir. Ortaklık
Konseyi siyasi düzeyde genel koordinasyonu sağlarken, uzmanlaşmış komiteler
belirli politika alanlarında teknik meseleleri ele almaktadır. Bu yapı, Brexit
sonrasında ortaya çıkan ilişkilerin bir anlamda "kurumsallaştırılmış hükümetlerarasılık"
temelinde ilerlediğini düşündürmektedir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği
kurumlarının karar alma mekanizmalarından ayrılmış olsa da AB ile ilişkilerini
tamamen kurumsal olmayan bir diplomasiye bırakmamış; aksine yeni anlaşmalar aracılığıyla
düzenli temas ve müzakere kanalları oluşturmuştur.
Bu noktada
Brexit sonrası ilişkilerde egemenlik kavramının nasıl yeniden şekillendiği önem
kazanmaktadır. Brexit'in temel siyasal gerekçelerinden biri, Birleşik
Krallık'ın karar alma yetkisinin ulusal düzeye yeniden taşınması düşüncesiydi.
Ancak egemenliğin hukuken geri kazanılması, uluslararası karşılıklı
bağımlılığın ortadan kalkması anlamına gelmemektedir. Birleşik Krallık Avrupa
Birliği hukukunun doğrudan üstünlüğünden ayrılmış olsa da Avrupa Birliği ile
yapılan anlaşmalar belirli alanlarda ortak kurallara, yükümlülüklere ve
uyuşmazlık çözüm mekanizmalarına tabi olmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla
Brexit sonrası egemenlik, mutlak bağımsızlık şeklinde değil, uluslararası anlaşmalar
yoluyla belirli yükümlülüklerin kabul edildiği bir devletlerarası düzen
içerisinde yeniden tanımlanmıştır.
Bu durum
özellikle Kuzey İrlanda meselesinde daha görünür hale gelmektedir. Birleşik
Krallık'ın tamamı Avrupa Birliği'nden ayrılmış olmakla birlikte Kuzey
İrlanda'nın özel ekonomik ve hukuki düzenlemelere tabi olması, Brexit'in
egemenlik anlayışını içsel olarak da farklılaştırmıştır. Avrupa Birliği'nin tek
pazarının bütünlüğünü koruma ihtiyacı ile İrlanda adasında sert sınırın
önlenmesi arasında kurulmaya çalışılan denge, Birleşik Krallık'ın ülke içindeki
farklı bölgelerin Brexit'ten farklı biçimlerde etkilenmesine yol açmıştır. Bu
nedenle Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinin dönüşümü yalnızca
Londra-Brüksel ekseninde değil, Birleşik Krallık'ın anayasal yapısı ve bölgesel
farklılıkları bağlamında da değerlendirilmelidir.
İngiltere-AB
ilişkilerinde yeni müzakere mekanizmalarının gelişimi, Brexit'in statik değil,
sürekli yeniden müzakere edilen bir ilişki ortaya çıkardığını göstermektedir.
Ayrılma Anlaşması ve TCA belirli hukuki çerçeveler sağlamış olsa da taraflar
arasında ortaya çıkan yeni sorunlar yeni düzenlemelerin müzakere edilmesini
gerekli kılmıştır. Bu nedenle Brexit sonrasında ilişkilerin karakterini
"tek seferlik ayrılık" kavramından ziyade "sürekli müzakere
edilen ayrışma" şeklinde değerlendirmek mümkündür. Ticaret, enerji,
güvenlik, balıkçılık, gençlik hareketliliği, bilimsel araştırma ve çevre gibi
alanlarda değişen koşullar tarafların yeni anlaşmalar veya mevcut anlaşmalarda
düzenlemeler üzerinde çalışmasını gerektirmektedir. Avrupa Konseyi'nin 2026
tarihli güncel belgelerinde de tarafların tarım-gıda düzenlemeleri, emisyon
ticaret sistemleri, gençlik deneyim programları, güvenlik ve savunma ortaklığı
ile elektrik piyasasına ilişkin çeşitli alanlarda yeni işbirliği başlıklarını
ele aldığı görülmektedir.
Bu
gelişmeler, Brexit'in İngiltere-AB ilişkilerini tamamen koparmaktan ziyade
ilişkilerin kurumsal biçimini değiştirdiği sonucuna işaret etmektedir. Üyelik
döneminde ilişkilerin temel çerçevesi Avrupa Birliği hukukunun ve kurumlarının
ortak yapısı tarafından belirlenirken, Brexit sonrasında aynı ilişkinin önemli
bir bölümü ikili ve hükümetlerarası anlaşmalar tarafından düzenlenmektedir. Bu
değişim, karar alma süreçlerinde Birleşik Krallık'ın ulusal özerkliğini
artırırken, Avrupa Birliği ile ilişkilerin yönetilmesinde daha fazla müzakere
ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Başka bir ifadeyle, Brexit sonrasında
Londra'nın Brüksel karşısındaki kurumsal konumu değişmiş; ancak karşılıklı
bağımlılık nedeniyle Avrupa Birliği ile düzenli müzakere ihtiyacı ortadan
kalkmamıştır.
2025
yılında gerçekleştirilen ilk Birleşik Krallık-AB Zirvesi de bu dönüşümün yeni
bir aşamasına işaret etmektedir. Taraflar söz konusu zirvede stratejik
ortaklığı güçlendirme yönünde bir çerçeve üzerinde anlaşmış ve ilişkilerin
yalnızca TCA ile sınırlı olmayan daha geniş bir işbirliği zemini üzerinde
geliştirilmesini gündeme getirmiştir. Ortak anlayış metni, Ayrılma Anlaşması ve
Windsor Framework ile Ticaret ve İşbirliği Anlaşması'nı ilişkinin temel
dayanakları olarak tanımlamış ve bu anlaşmaların uygulanmasına bağlılığı
yeniden teyit etmiştir. Bu gelişme, Brexit'in ardından oluşan kurumsal
ayrışmanın değişmez bir kopuş biçiminde ilerlemediğini, tarafların çıkarları
doğrultusunda yeni işbirliği alanları oluşturabildiğini göstermektedir.
Sonuç
olarak Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinin dönüşümü, Avrupa
bütünleşmesinden ayrılma ile Avrupa kıtasındaki ekonomik ve siyasi karşılıklı
bağımlılığın sürdürülmesi arasındaki yapısal gerilim üzerinden okunabilir.
Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nin siyasi ve hukuki kurumlarından ayrılmış,
tek pazar ve gümrük birliği içerisindeki üyelik statüsünü sona erdirmiş ve
kendi ulusal politika alanlarını genişletmiştir. Buna karşılık Avrupa Birliği
ile ekonomik ilişkiler, güvenlik işbirliği ve çeşitli siyasi bağlantılar devam
etmiş; bu nedenle taraflar arasında yeni hukuki ve kurumsal mekanizmalar
oluşturulmuştur. Ayrılma Anlaşması Brexit'in hukuki ve siyasi ayrılık boyutunu
düzenlerken, Ticaret ve İşbirliği Anlaşması ayrılık sonrasında ortaya çıkan
ekonomik ve siyasi ilişkinin temel çerçevesini oluşturmuştur. Ortaklık Konseyi,
uzmanlaşmış komiteler ve diğer kurumsal kanallar ise bu ilişkinin sürekli
biçimde yönetilmesini sağlamaktadır.
Bu
çerçevede Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerini yalnızca "ayrılma"
kavramıyla açıklamak yetersiz kalmaktadır. Daha doğru bir analitik yaklaşım,
Brexit'i Avrupa Birliği üyeliğinin sona ermesiyle birlikte yeni bir
hükümetlerarası ilişki biçiminin ortaya çıkması olarak değerlendirmektir. Bu
yeni modelde egemenlik ve ulusal karar alma kapasitesi daha belirgin hale
gelirken, ekonomik ve siyasi karşılıklı bağımlılık tarafları düzenli müzakereye
zorlamaktadır. Dolayısıyla Brexit'in temel paradokslarından biri, Birleşik
Krallık'ın Avrupa Birliği'nden kurumsal olarak uzaklaşmasına rağmen Avrupa
Birliği ile ilişkilerini sürdürebilmek için yeni ve sürekli işleyen kurumsal
bağlar oluşturmak zorunda kalmasıdır. Bu paradoks, özellikle Kuzey İrlanda
Protokolü ve daha sonra geliştirilen Windsor Framework bağlamında daha da
belirginleşmekte; egemenlik, ticaret, anayasal bütünlük ve Avrupa Birliği'nin
iç pazarının korunması arasındaki ilişkinin sonraki bölümlerde ayrıca
incelenmesini gerekli kılmaktadır.
2.bölüm Kuzey İrlanda Sorunu ve Brexit
Kuzey
İrlanda meselesi, Brexit sürecinin İngiltere-Avrupa Birliği ilişkileri
içerisinde en karmaşık ve çok boyutlu sorunlarından birini oluşturmaktadır.
Bunun temel nedeni, Kuzey İrlanda'nın aynı anda Birleşik Krallık'ın anayasal ve
siyasi yapısının bir parçası olması, İrlanda adasının bütünleşik ekonomik ve
toplumsal yapısı içerisinde bulunması ve 1998 tarihli Hayırlı Cuma Anlaşması
ile şekillenen hassas bir barış düzenine sahip olmasıdır. Brexit öncesinde
Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti'nin aynı Avrupa Birliği ve tek pazar
çerçevesinde bulunması, iki ülke arasındaki sınırın ekonomik ve siyasi açıdan
büyük ölçüde görünmez hale gelmesini sağlamıştı. Birleşik Krallık'ın Avrupa
Birliği'nden ayrılması ise bu yapıyı doğrudan etkileyerek, daha önce Avrupa
bütünleşmesinin ortak kuralları içerisinde çözülen bazı sorunları yeniden
egemenlik, sınır, ticaret, güvenlik ve anayasal statü tartışmalarının merkezine
taşımıştır. Bu nedenle Kuzey İrlanda'nın Brexit sürecindeki konumu, yalnızca
Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması bağlamında değil, aynı
zamanda Avrupa bütünleşmesinin sınır yönetimi, çatışma sonrası barış inşası ve
çok düzeyli yönetişim üzerindeki etkileri bakımından da değerlendirilmelidir.
Kuzey
İrlanda'nın anayasal konumu, sorunun anlaşılabilmesi bakımından başlangıç
noktasıdır. Kuzey İrlanda Birleşik Krallık'ın parçasıdır ve mevcut anayasal
düzen içerisinde Birleşik Krallık egemenliği altında bulunmaktadır. Bununla
birlikte bu statü, mutlak ve değiştirilemez bir anayasal düzen olarak
tasarlanmamıştır. 1998 tarihli Hayırlı Cuma Anlaşması'nın temel ilkelerinden
biri olan rıza ilkesi, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünün ancak Kuzey
İrlanda halkının çoğunluğunun rızasıyla değiştirilebileceğini öngörmektedir. Bu
nedenle Kuzey İrlanda'nın mevcut statüsü ile gelecekte İrlanda Cumhuriyeti ile
birleşme ihtimali arasında hukuki bir mekanizma bulunmaktadır. Brexit
sonrasında hazırlanan İrlanda/Kuzey İrlanda Protokolü de bu anayasal ilkeyi
açık biçimde korumuş, Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık
içerisindeki anayasal statüsüne ve rıza ilkesine halel getirmediğini
belirtmiştir.
Bu
anayasal yapı, Kuzey İrlanda'daki siyasal kimliklerin çeşitliliğiyle doğrudan
bağlantılıdır. Bölgedeki siyasi ayrışma yalnızca klasik anlamda parti rekabeti
şeklinde değil, Birleşik Krallık ile ilişkilerin niteliği ve İrlanda adasının
geleceği konusunda farklı anayasal tercihlerin varlığı şeklinde ortaya
çıkmaktadır. Birlikçi veya unionist siyasal yaklaşım, Kuzey İrlanda'nın
Birleşik Krallık içerisinde kalmasını savunurken, milliyetçi veya nationalist
yaklaşım İrlanda adasının siyasal bütünleşmesini hedefleyen bir perspektife
sahiptir. Bunun yanında kendisini yalnızca İngiliz veya İrlandalı
kimliklerinden biriyle tanımlamayan, Kuzey İrlandalı kimliğini ön plana çıkaran
toplumsal kesimler de bulunmaktadır. 2021 nüfus sayımı, bölgedeki kimliklerin
tek bir ikili kategoriye indirgenemeyeceğini göstermektedir. NISRA'nın
verilerine göre nüfus sayımında "British only", "Irish
only", "Northern Irish only" ve bunların farklı
kombinasyonlarını içeren çok sayıda kimlik kategorisi bulunmaktadır. Bu durum,
Kuzey İrlanda'nın anayasal geleceğinin yalnızca iki kimlik arasında mekanik bir
karşıtlık üzerinden değerlendirilmesinin analitik açıdan yetersiz kalabileceğini
göstermektedir.
Kuzey
İrlanda'nın anayasal statüsü ile siyasi kimlik arasındaki ilişki, Brexit
sonrasında daha görünür hale gelmiştir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde
İngiliz ve İrlanda kimlikleri arasındaki bazı siyasi farklılıkların günlük
ekonomik ve idari hayat üzerindeki etkisi sınırlı kalırken, Brexit sonrasında
Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki yeni sınır düzeni kimlik
tartışmalarını yeniden siyasallaştırmıştır. Birlikçi kesimlerin önemli bir
bölümü açısından Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki konumu ve
Büyük Britanya ile ekonomik bağları anayasal bütünlüğün önemli göstergeleri
olarak görülmektedir. Milliyetçi kesimler açısından ise İrlanda adasının
bütününde ekonomik ve toplumsal bütünleşmenin korunması, Avrupa Birliği ile
bağlantıların devam ettirilmesi ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nın temel ilkelerinin
korunması öncelikli konular arasında yer almıştır. Dolayısıyla Brexit, mevcut
anayasal statüyü hukuken doğrudan değiştirmemiş olsa da bu statünün siyasi
anlamını yeniden tartışmaya açmıştır.
Kuzey
İrlanda sorununu Brexit bağlamında anlamak için Hayırlı Cuma Anlaşması'nın
tarihsel ve kurumsal öneminin ayrıca değerlendirilmesi gerekir. 10 Nisan 1998
tarihinde imzalanan Belfast veya Hayırlı Cuma Anlaşması, yaklaşık otuz yıl
boyunca devam eden ve "The Troubles" olarak bilinen çatışma döneminin
ardından Kuzey İrlanda'da barışın kurumsallaştırılmasını sağlayan temel siyasi
uzlaşma metnidir. Anlaşma, güç paylaşımına dayalı bir yönetim sistemi
oluşturmuş, Kuzey İrlanda Meclisi ve Yürütme organının kurulmasını sağlamış ve
anayasal statü konusunda rıza ilkesini merkeze yerleştirmiştir. Birleşik
Krallık hükümeti anlaşmayı Kuzey İrlanda'nın barışı, anayasal düzeni ve
kurumlarının temel dayanağı olarak tanımlamaktadır.
Hayırlı
Cuma Anlaşması'nın önemi yalnızca silahlı çatışmanın sona erdirilmesiyle
sınırlı değildir. Anlaşma, farklı siyasi kimliklerin aynı siyasal sistem
içerisinde temsil edilmesini ve Kuzey İrlanda'nın geleceğine ilişkin farklı
anayasal tercihlerin demokratik yollarla ifade edilmesini amaçlayan çok
katmanlı bir yönetişim modeli oluşturmuştur. Bu nedenle anlaşmanın mantığı,
yalnızca çoğunluğun yönetimine dayanan klasik bir siyasal sistemden farklı
olarak, farklı toplulukların birlikte yönetim ve karşılıklı güvenlik
mekanizmaları içerisinde tutulmasına dayanmaktadır. Anlaşmanın üç temel
boyutundan biri Kuzey İrlanda içindeki güç paylaşımı, ikincisi Kuzey İrlanda
ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki Kuzey-Güney işbirliği, üçüncüsü ise Birleşik
Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki doğrudan ilişkilerin
kurumsallaştırılmasıdır. Brexit'in yarattığı sorunların önemli bir bölümü, bu
üç boyutun aynı anda korunması gerekliliğinden kaynaklanmıştır.
Brexit
açısından Hayırlı Cuma Anlaşması'nın en kritik unsurlarından biri, İrlanda
adasında fiziksel bir sınırın bulunmamasının barış süreci açısından taşıdığı
önemdir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde Birleşik Krallık ile İrlanda
Cumhuriyeti'nin aynı gümrük ve ekonomik alan içerisinde bulunması, sınır
kontrollerinin büyük ölçüde ortadan kalkmasına imkân sağlamıştı. Sınırın günlük
yaşamda görünürlüğünün azalması, yalnızca ticaret açısından kolaylık
yaratmamış, aynı zamanda sınırın geçmişteki çatışmalı anlamının zayıflamasına
katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Brexit müzakerelerinde "sert sınır"
meselesi, klasik bir gümrük ve ticaret problemi olarak değil, barış sürecinin
kurumsal koşullarıyla bağlantılı bir mesele olarak ele alınmıştır. Avrupa
Birliği ve Birleşik Krallık, Brexit müzakerelerinin erken aşamalarından
itibaren Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması, sert sınırın önlenmesi ve
Kuzey-Güney işbirliğinin devam ettirilmesi gerekliliğini kabul etmiştir.
İrlanda
Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın Brexit sonrasında yeniden
uluslararası bir gümrük sınırına dönüşmesi ihtimali, bu nedenle tarafların
müzakerelerinde merkezi bir sorun haline gelmiştir. Birleşik Krallık Avrupa
Birliği'nden ayrıldığında Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasında mal
hareketleri bakımından farklı düzenleyici ve gümrük sistemleri oluşması
kaçınılmaz hale gelmiştir. Avrupa Birliği'nin tek pazarının işleyebilmesi için
üçüncü ülkelerden gelen mallar üzerinde belirli kontrollerin uygulanması
gerekmektedir. Buna karşılık İrlanda adasında fiziksel sınır kontrollerinin
oluşturulması Hayırlı Cuma Anlaşması'nın siyasi dengeleri ve Kuzey-Güney
ekonomik ilişkileri açısından ciddi sorunlar yaratabilecek bir seçenek olarak
değerlendirilmiştir. Bu nedenle Brexit'in yarattığı temel kurumsal paradoks,
bir tarafta Avrupa Birliği'nin tek pazarının bütünlüğünü koruma zorunluluğu,
diğer tarafta İrlanda adasında fiziksel sınırın yeniden ortaya çıkmasını önleme
gerekliliği şeklinde ortaya çıkmıştır.
Bu
paradoksun çözümü için İrlanda/Kuzey İrlanda Protokolü geliştirilmiştir.
Protokol, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık gümrük bölgesi içerisinde
kalmasını sürdürürken, mallar bakımından Avrupa Birliği tek pazarının bazı
kurallarının uygulanmasını öngörmüştür. Böylece fiziksel sınır İrlanda ile
Kuzey İrlanda arasında değil, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki
ticari geçişlerde farklılaştırılmış kontrol mekanizmaları aracılığıyla
yönetilmeye çalışılmıştır. Protokol'ün temel amacı, bir yandan Avrupa Birliği
tek pazarının bütünlüğünü korumak, diğer yandan İrlanda adasında sert sınır
oluşmasını önlemek ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nın bütün unsurlarını korumaktır.
Avrupa Komisyonu, Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın mallar bakımından AB tek
pazarıyla özel bağlantısını koruduğunu ve bunun karşılığında gerekli
kontrollerin Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya gelen mallar üzerinde
uygulanmasını öngördüğünü belirtmektedir.
Bu
düzenleme ekonomik açıdan teknik görünmesine rağmen siyasi açıdan son derece
hassas sonuçlar doğurmuştur. Çünkü Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın geri
kalanından farklı ticari kurallara tabi olması, birlikçi siyaset içerisinde
anayasal statünün fiilen zayıflatıldığı yönündeki değerlendirmeleri
güçlendirmiştir. Birleşik Krallık hükümetleri ise özellikle Protokol'ün
uygulanmasından kaynaklanan bürokratik yüklerin Büyük Britanya ile Kuzey
İrlanda arasındaki ticareti zorlaştırdığını savunmuştur. 2022 yılında
yayımlanan Birleşik Krallık hükümeti belgesinde, Protokol'ün ticaret sapmasına,
işletmeler için maliyet ve bürokrasiye yol açtığı ve Büyük Britanya-Kuzey
İrlanda ekonomik bağlarının zarar gördüğü yönündeki hükümet değerlendirmeleri
ortaya konulmuştur. Bunlar Birleşik Krallık hükümetinin değerlendirmeleridir ve
Avrupa Birliği tarafı, aynı düzenlemelerin gerekli kontroller aracılığıyla tek
pazarın bütünlüğünü koruduğunu savunmuştur.
Dolayısıyla
Protokol tartışması iki farklı egemenlik anlayışının karşı karşıya gelmesine
neden olmuştur. Birinci yaklaşımda egemenlik, Birleşik Krallık'ın kendi iç
pazarının bütünlüğü ve ülke içerisindeki ticari kuralların mümkün olduğunca tek
biçimde uygulanması üzerinden ele alınmıştır. İkinci yaklaşımda ise egemenlik,
Birleşik Krallık'ın uluslararası anlaşmalar yoluyla üstlendiği yükümlülükler ve
Avrupa Birliği'nin tek pazarının korunması gerekliliğiyle birlikte
değerlendirilmiştir. Buradaki temel sorun, Kuzey İrlanda'nın anayasal
statüsünün değişip değişmediğinden ziyade, bu statünün pratikte hangi ekonomik
ve düzenleyici çerçeve içerisinde uygulanacağıdır. Nitekim Protokol'ün ilk
maddesi, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal statüsünü ve
rıza ilkesini korurken, aynı zamanda İrlanda adasında sert sınırın önlenmesi
için özel düzenlemeler getirmiştir.
Brexit'in
Kuzey İrlanda'daki siyasi dengeler üzerindeki etkisi de bu çerçevede
değerlendirilmelidir. Bölgedeki siyasal sistem uzun süre birlikçi ve milliyetçi
siyasi aktörlerin güç paylaşımına dayalı bir denge içerisinde şekillenmiştir.
Ancak Brexit, bu iki siyasal blok arasındaki ekonomik ve anayasal farklılıkları
yeniden gündeme taşımıştır. Özellikle Kuzey İrlanda Protokolü, birlikçi
partilerin önemli bir bölümü açısından Birleşik Krallık ile ekonomik bütünlüğü
zayıflatabilecek bir düzenleme olarak görülürken, milliyetçi siyasi aktörlerin
önemli bir kısmı tarafından sert sınırın önlenmesi ve Avrupa Birliği ile
ekonomik bağlantıların korunması bakımından gerekli bir mekanizma olarak
değerlendirilmiştir. Bu farklılaşma, Brexit'in yalnızca Londra ile Brüksel
arasındaki ilişkileri değil, Kuzey İrlanda'nın iç siyasi rekabetini de
dönüştürdüğünü göstermektedir.
2022 Kuzey
İrlanda Meclis seçimleri bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri olmuştur.
Seçim sonuçları, Sinn Féin'in ilk kez Meclis'te en fazla sandalye kazanan parti
konumuna yükseldiğini, Democratic Unionist Party'nin ise ikinci sırada
kaldığını ortaya koymuştur. Resmî seçim sonuçları, bu değişimin Kuzey
İrlanda'nın güç paylaşımı sistemindeki siyasi ağırlık dağılımı bakımından önem taşıdığını
göstermektedir. Bu gelişmeyi doğrudan Brexit'in tek sonucu olarak
değerlendirmek metodolojik açıdan doğru olmayacaktır; çünkü Kuzey İrlanda'daki
siyasi tercihleri ekonomik koşullar, kimlik, sağlık, kamu hizmetleri, sosyal
politikalar ve parti örgütlenmeleri gibi çok sayıda faktör etkilemektedir.
Bununla birlikte Brexit ve özellikle Protokol tartışmasının birlikçi-milliyetçi
rekabetin önemli gündemlerinden biri haline geldiği açıktır.
Siyasi
dengelerdeki değişim, anayasal gelecek tartışmasını da daha görünür hale
getirmiştir. Ancak mevcut anayasal düzen bakımından bir partinin seçimlerde
başarılı olması veya milliyetçi temsilin artması, otomatik olarak anayasal
statünün değişeceği anlamına gelmemektedir. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın rıza
ilkesi gereğince Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'tan ayrılarak birleşik
İrlanda içerisinde yer almasına yönelik anayasal değişiklik ancak ilgili
demokratik rıza mekanizması üzerinden gerçekleştirilebilir. Bu nedenle
Brexit'in anayasal etkisi, doğrudan bir statü değişikliğinden ziyade
gelecekteki statü tartışmasının siyasi görünürlüğünü artırması üzerinden ele
alınmalıdır.
Brexit'in
Kuzey İrlanda'daki siyasal dengelere etkisinin bir diğer boyutu, güç paylaşımı
kurumlarının işleyişiyle ilgilidir. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın oluşturduğu
sistem, farklı siyasi toplulukların yönetimde temsil edilmesini amaçlamaktadır.
Ancak Protokol konusundaki anlaşmazlıklar, hükümet kurumlarının çalışmasını
zorlaştırmış ve Executive'in uzun süre işlevsiz kalmasına neden olmuştur. Bu
durum, Brexit'in yalnızca ticaret düzenlemeleri veya dış ilişkiler meselesi
olmadığını, Kuzey İrlanda'nın doğrudan yönetişim kapasitesini de
etkileyebildiğini göstermektedir. Birleşik Krallık hükümeti 2022 yılında
Protokol'ün siyasi ve toplumsal koşullar üzerinde baskı oluşturduğunu ve
kurumların yeniden oluşturulmasını zorlaştırdığını savunmuştur. Bu
değerlendirme hükümetin kendi siyasi ve hukuki pozisyonunu yansıtmaktadır;
dolayısıyla akademik analizde bu tür değerlendirmelerin nesnel veri ile siyasi
aktörlerin yorumlarından ayrılması gerekmektedir.
Sert sınır
ihtimali ise Kuzey İrlanda meselesinin güvenlik boyutunu ortaya çıkarmaktadır.
"Sert sınır" yalnızca gümrük noktalarının kurulması anlamına
gelmemektedir. Fiziksel sınır altyapısı, sınırın siyasi görünürlüğünü
artırabilecek ve geçmişte çatışma ile ilişkilendirilmiş mekânsal unsurların
yeniden ortaya çıkmasına neden olabilecek bir gelişme olarak
değerlendirilmiştir. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın ardından sınırın görünürlüğünün
azalması, normalleşme ve toplumsal etkileşim açısından önemli bir değişim yaratmıştır.
Bu nedenle Brexit sonrasında fiziksel kontrol noktalarının kurulması ihtimali,
ekonomik maliyetlerin yanı sıra güvenlik ve toplumsal istikrar bakımından da
hassas bir mesele olarak ele alınmıştır. Avrupa Birliği de Protokol'ün temel
amaçlarından birinin sert sınırı önlemek ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nı bütün
boyutlarıyla korumak olduğunu açıkça belirtmiştir.
Güvenlik
boyutunun yanında ekonomik boyut da önemlidir. Kuzey İrlanda ile İrlanda
Cumhuriyeti arasındaki ekonomik ilişkiler, sınırın günlük yaşamda görünmez hale
gelmesiyle birlikte çok sayıda sektörde gelişmiştir. Tarım, gıda, ulaştırma,
enerji, turizm, sağlık ve çevre gibi alanlarda sınır ötesi işbirliği farklı
kurumsal mekanizmalar aracılığıyla sürdürülmüştür. İrlanda hükümeti, Brexit
öncesinde Kuzey-Güney işbirliğinin tarım, çevre, enerji, ulaştırma, sağlık,
eğitim ve turizm gibi alanlara yayıldığını belirtmiştir. Bu nedenle sert sınır,
yalnızca malların geçişini yavaşlatacak bir mekanizma değil, aynı zamanda bu
çok sektörlü işbirliği ağlarının işlem maliyetlerini yükseltebilecek bir unsur
olarak görülmüştür.
Bununla
birlikte sert sınırın ekonomik sonuçlarını değerlendirirken tek yönlü bir
yaklaşım benimsemek de doğru değildir. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden
ayrılmasıyla ortaya çıkan düzenleyici farklılıklar, sınırda kontrol
gereksinimini artırmıştır. Ancak bu kontrollerin hangi noktada ve hangi
yoğunlukta uygulanacağı, teknolojik çözümler, risk temelli denetim, gümrük
prosedürleri ve taraflar arasındaki anlaşmalarla değişebilmektedir. Dolayısıyla
Brexit'in ekonomik etkileri doğrudan "sınır vardır" veya "sınır
yoktur" ikiliğiyle açıklanamaz. Asıl mesele, farklı hukuki ve düzenleyici
sistemlerin sınır ötesi ekonomik hareketliliği hangi maliyetlerle ve hangi
kurumsal araçlarla yönetebileceğidir. Bu açıdan Kuzey İrlanda, Brexit
sonrasında Avrupa bütünleşmesinin sağladığı sınır ötesi ekonomik bütünleşmenin
ulusal egemenlik temelindeki ayrışmayla karşılaşması bakımından özgün bir örnek
oluşturmaktadır.
Enerji
alanı bu karşılıklı bağımlılığın en somut örneklerinden biridir. İrlanda ve
Kuzey İrlanda arasındaki elektrik piyasasının bütünleşik biçimde çalışabilmesi,
adanın ekonomik yapısı açısından önem taşımaktadır. Protokol'ün ilgili
hükümleri, adadaki Tek Elektrik Piyasası'nın devamını hukuki güvence altına
almıştır. İrlanda hükümeti de Windsor Framework'ün bu piyasanın devamı için
hukuki çerçeveyi koruduğunu belirtmektedir. Böylece Brexit, siyasi ve anayasal
ayrışmayı artırırken enerji altyapısı gibi bazı alanlarda Kuzey-Güney
işbirliğinin sürdürülmesi ihtiyacını ortadan kaldırmamıştır.
Kuzey-Güney
ilişkilerinin Brexit sonrasında dönüşümü bu nedenle bir kopuş ve devamlılığın
aynı anda bulunduğu süreç olarak değerlendirilebilir. Bir taraftan Birleşik
Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması, Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti
arasındaki ekonomik ve düzenleyici çerçevenin yeniden tanımlanmasına neden
olmuştur. Diğer taraftan Hayırlı Cuma Anlaşması'nın kurduğu Kuzey-Güney
işbirliği mekanizmaları, Common Travel Area ve ortak elektrik piyasası gibi
düzenlemeler varlığını sürdürmüştür. İrlanda hükümeti, Windsor Framework'ün
Kuzey-Güney işbirliğini, bütün ada ekonomisini ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nı
koruduğunu belirtmektedir.
Bu
dönüşümde Common Travel Area'nın korunması da önemlidir. Birleşik Krallık ile
İrlanda arasındaki özel seyahat düzeni, iki ülkenin Avrupa Birliği üyeliğinden
önceye uzanan tarihsel bir yapıya sahiptir ve Brexit sonrasında da devam
ettirilmiştir. Böylece Avrupa Birliği'nin serbest dolaşım rejiminden
ayrılmasına rağmen İrlanda ile Birleşik Krallık arasında belirli bir
hareketlilik alanı korunmuştur. Bu durum Brexit'in her alanda aynı ölçüde
ayrışma yaratmadığını göstermektedir. Devletler, belirli alanlarda ulusal
egemenliklerini yeniden düzenlerken başka alanlarda tarihsel, ekonomik ve
toplumsal karşılıklı bağımlılıkları korumayı tercih edebilmektedir. Kuzey
İrlanda örneğinde Common Travel Area bu seçici uyumun en önemli
göstergelerinden biridir.
Kuzey-Güney
ilişkilerinin bir diğer önemli boyutu kurumsal işbirliğidir. Hayırlı Cuma
Anlaşması çerçevesinde oluşturulan North-South Ministerial Council ve çeşitli
North-South Implementation Bodies, eğitim, tarım, çevre, sağlık, ulaşım, turizm
ve diğer alanlarda işbirliğini desteklemiştir. Brexit, bu mekanizmaların hukuki
varlığını ortadan kaldırmamış, ancak bunların işlediği Avrupa Birliği ortak
çerçevesini değiştirmiştir. İrlanda hükümeti 2026 yılı itibarıyla Kuzey-Güney
işbirliğini ve İngiltere-İrlanda ilişkilerini sürdürmeye yönelik kurumsal
mekanizmaların devam ettiğini belirtmektedir. British-Irish Intergovernmental
Conference ve North-South Ministerial Council gibi yapılar, Brexit sonrasında
ilişkilerin yalnızca Brüksel-Londra ekseninde değil, Dublin-Belfast-Londra
üçgeninde de yönetildiğini göstermektedir.
Bu
bağlamda İrlanda Cumhuriyeti'nin Brexit sonrası rolü de dikkat çekmektedir.
Dublin hükümeti bir taraftan Birleşik Krallık ile tarihsel ve ekonomik
ilişkilerini sürdürmek, diğer taraftan Avrupa Birliği üyesi olarak Birlik
hukukunun ve tek pazarın bütünlüğünü korumak durumundadır. Bu çift yönlü konum,
İrlanda'yı Brexit müzakerelerinde özgün bir aktör haline getirmiştir.
İrlanda'nın temel öncelikleri arasında Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması,
sert sınırın önlenmesi, Kuzey-Güney işbirliğinin devamı ve İrlanda'nın Avrupa
Birliği tek pazarı içerisindeki konumunun korunması yer almıştır. Bu hedefler
birbirleriyle bağlantılı olduğu için Dublin'in Brexit yaklaşımı yalnızca ikili
İrlanda-Birleşik Krallık ilişkileriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda AB
müzakere çerçevesi içerisinde ele alınmıştır.
Brexit
sonrasında Kuzey İrlanda'nın ekonomik konumu da özgünleşmiştir. Protokol ve
ardından Windsor Framework kapsamında Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık'ın gümrük
bölgesinin parçası olmayı sürdürürken mallar bakımından Avrupa Birliği tek
pazarıyla özel bir bağlantıya sahip olmuştur. Bu durum, Kuzey İrlanda'yı
Birleşik Krallık içerisinde diğer bölgelerden farklı bir düzenleyici konuma
getirmiştir. Avrupa Komisyonu, Windsor Framework kapsamında Büyük Britanya'dan
Kuzey İrlanda'ya mal hareketlerini kolaylaştırmak amacıyla gümrük, tarım-gıda
ürünleri, ilaçlar, KDV ve tüketim vergileri gibi alanlarda yeni düzenlemeler
geliştirildiğini belirtmektedir. Bu düzenlemeler, başlangıçtaki Protokol
uygulamasının yarattığı sorunların azaltılması ve Kuzey İrlanda'daki işletmeler
ile vatandaşlara daha fazla öngörülebilirlik sağlanması amacıyla
tasarlanmıştır.
Windsor
Framework bu nedenle Brexit sonrası Kuzey İrlanda sorununda yeni bir müzakere
aşamasını temsil etmektedir. 2023 yılında AB ve Birleşik Krallık arasında
üzerinde anlaşmaya varılan çerçeve, Protokol'ün temel hedeflerini tamamen
ortadan kaldırmadan uygulamada ortaya çıkan bazı sorunlara çözüm üretmeyi
amaçlamıştır. Gümrük ve tarım-gıda kontrollerinde kolaylaştırmalar, ilaç
tedariki, KDV ve tüketim vergileri ile Kuzey İrlanda temsilcilerinin belirli AB
kurallarına ilişkin görüşlerinin daha fazla dikkate alınmasını sağlayan
mekanizmalar bu kapsamda geliştirilmiştir. Windsor Framework, dolayısıyla
Protokol'ün yerine tamamen yeni bir uluslararası düzen kurmaktan çok, mevcut
hukuki çerçeveyi siyasi ve ekonomik gerçekliklere uyarlayan bir revizyon
mekanizması niteliğindedir.
Bununla
birlikte Windsor Framework'ün ortaya çıkması, Kuzey İrlanda'nın anayasal
tartışmalarını ortadan kaldırmamıştır. Çünkü temel mesele yalnızca gümrük
prosedürlerinin ne kadar kolaylaştırılacağı değildir. Asıl tartışma, Kuzey
İrlanda'nın aynı anda Birleşik Krallık'ın parçası olarak kalırken Avrupa
Birliği'nin belirli ekonomik düzenlemelerine tabi olmasının anayasal ve siyasi
anlamıdır. Protokol'ün 18. maddesinde yer alan demokratik rıza mekanizması,
Kuzey İrlanda Meclisi'ne belirli AB hukukunun uygulanmasının devamı konusunda
belirli aralıklarla karar verme imkânı tanımaktadır. Avrupa Komisyonu, mevcut
mekanizmaya göre ilk oylamanın dört yıl sonra yapılabileceğini ve sonraki
dönemlerde belirli koşullara bağlı olarak devam eden rıza süreçlerinin
işletilebileceğini belirtmektedir. Bu mekanizma, Kuzey İrlanda'nın statüsünün
doğrudan değişmesi anlamına gelmemekte; ancak bölgesel demokratik temsil ile
uluslararası anlaşmaların uygulanması arasında özgün bir bağlantı kurmaktadır.
Kuzey
İrlanda sorununda güvenlik boyutunun günümüzde de tamamen ortadan kalkmadığı
belirtilmelidir. Hayırlı Cuma Anlaşması sonrasında geniş çaplı çatışmanın sona
ermesi, bölgedeki siyasi ve toplumsal koşulların tamamen risksiz hale geldiği
anlamına gelmemektedir. Brexit döneminde sınır, kimlik ve anayasal statü
tartışmalarının yeniden yoğunlaşması, barış sürecinin kurumsal kazanımlarının
korunmasını önemli hale getirmiştir. Bununla birlikte Brexit'in doğrudan yeni
bir silahlı çatışmaya yol açtığını ileri sürmek mevcut veriler açısından aşırı
genelleyici olacaktır. Daha isabetli yaklaşım, Brexit'in geçmişte çatışmanın
önemli unsurları arasında yer alan sınır, egemenlik ve kimlik meselelerini
yeniden siyasi gündemin merkezine taşıdığını ve bu nedenle barış düzeninin
kurumsal mekanizmaları üzerindeki baskıyı artırdığını belirtmektir.
Bu noktada
Brexit ile Kuzey İrlanda arasındaki ilişkiyi üç düzeyde değerlendirmek
mümkündür. Birinci düzey, devletlerarası ilişkiler düzeyidir. Bu düzeyde
Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği arasındaki
müzakereler belirleyicidir. İkinci düzey, Birleşik Krallık'ın iç anayasal
düzenidir. Bu düzeyde Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki statüsü,
birlikçi siyaset ve rıza ilkesi öne çıkmaktadır. Üçüncü düzey ise Kuzey İrlanda
toplumunun kendi içindeki siyasi ve toplumsal ilişkileridir. Bu düzeyde kimlik,
güç paylaşımı, ekonomik çıkarlar ve farklı anayasal gelecek tasavvurları
belirleyicidir. Brexit'in etkisi, bu üç düzeyin birbirinden bağımsız değil,
karşılıklı olarak birbirini etkilediği bir yapı ortaya çıkarmıştır.
Kuzey
İrlanda meselesi aynı zamanda Avrupa Birliği'nin barış ve bölgesel bütünleşme
politikalarının sınırlarını incelemek açısından da önemlidir. Avrupa
bütünleşmesi, uzun süre ulusal sınırların ekonomik ve siyasi önemini azaltan
bir süreç olarak değerlendirilmiştir. İrlanda örneğinde Avrupa Birliği üyeliği,
Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti'nin aynı ekonomik ve hukuki sistem
içerisinde bulunmasını sağlayarak sınırın ekonomik anlamının azalmasına katkıda
bulunmuştur. Brexit ise bu bütünleşme düzeyinin geri çekilmesi halinde daha
önce görünmez hale gelen sınırın siyasi ve ekonomik işlevlerinin yeniden önem
kazanabileceğini göstermiştir. Bu nedenle Kuzey İrlanda, Avrupa bütünleşmesinin
yalnızca ekonomik bir entegrasyon projesi olmadığını, aynı zamanda sınırların
siyasi anlamını dönüştüren bir süreç olduğunu gösteren özgün bir örnektir.
Bununla
birlikte Brexit sonrasında Kuzey-Güney ilişkilerinin tamamen Avrupa Birliği
çerçevesinden çıkarak ikili ilişkilere indirgenmesi de gerçekleşmemiştir.
Aksine yeni dönemde Avrupa Birliği, Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti'nin
farklı kurumsal düzeylerde birlikte hareket ettiği çok katmanlı bir yapı ortaya
çıkmıştır. Kuzey İrlanda'daki ekonomik faaliyetler bir taraftan Birleşik
Krallık iç pazarıyla bağlantılılığını sürdürürken diğer taraftan Avrupa Birliği
tek pazarıyla özel bir bağlantıyı korumaktadır. İrlanda Cumhuriyeti ise AB
üyesi olarak Birlik kurallarını uygulamaya devam ederken Birleşik Krallık ile Common
Travel Area ve ikili işbirliği mekanizmalarını sürdürmektedir. Böylece Brexit,
klasik anlamda birbirinden ayrışan iki ekonomik ve siyasi alan yerine farklı
kurumsal düzeylerin iç içe geçtiği bir yapı ortaya çıkarmıştır.
2026
itibarıyla İngiltere-İrlanda ilişkilerinde de işbirliğinin sürdürüldüğü
görülmektedir. Mart 2026'da Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ile İrlanda
Başbakanı Micheál Martin arasında yapılan ortak açıklamada, iki ülke arasındaki
ilişkinin Hayırlı Cuma Anlaşması ve Common Travel Area tarafından desteklenen
coğrafi, tarihsel ve toplumsal bağlara dayandığı vurgulanmış; enerji güvenliği,
savunma, altyapı ve ekonomik işbirliği gibi alanlarda ortak çalışmaların
sürdürülmesi konusunda mutabakat ifade edilmiştir. Nisan 2026 tarihli
British-Irish Intergovernmental Conference toplantısında da enerji güvenliği,
limanlar arası işbirliği, Kuzey-Güney elektrik bağlantısı ve Hayırlı Cuma
Anlaşması kapsamındaki hakların korunması gibi konular ele alınmıştır. Bu
gelişmeler, Brexit'in Birleşik Krallık ile İrlanda arasındaki ilişkileri sona
erdirmediğini, aksine bu ilişkilerin yeni siyasi ve kurumsal koşullara
uyarlanmasını gerektirdiğini göstermektedir.
Sonuç
olarak Kuzey İrlanda sorunu, Brexit'in yalnızca ekonomik veya ticari bir
ayrışma olmadığını ortaya koyan en önemli örneklerden biridir. Kuzey
İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal statüsü Hayırlı Cuma
Anlaşması'nın rıza ilkesi çerçevesinde korunmuş, ancak Brexit bu statünün
siyasi ve ekonomik anlamını yeniden tartışmaya açmıştır. Hayırlı Cuma
Anlaşması'nın sağladığı barış düzeni, Kuzey-Güney işbirliği ve İrlanda adasında
fiziksel sınırın bulunmaması Brexit müzakerelerinin temel parametrelerinden
biri haline gelmiştir. İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınır
meselesi, Avrupa Birliği tek pazarının korunması ile Hayırlı Cuma Anlaşması'nın
gerektirdiği sınır ötesi normalleşmenin aynı anda sürdürülmesi sorununu ortaya
çıkarmıştır. Kuzey İrlanda Protokolü ve daha sonra Windsor Framework, bu iki
hedef arasında hukuki ve kurumsal bir denge kurmaya yönelik mekanizmalar olarak
ortaya çıkmıştır.
Brexit'in
Kuzey İrlanda'daki siyasi dengeler üzerindeki etkisi ise özellikle birlikçi ve
milliyetçi aktörler arasındaki rekabetin yeniden şekillenmesi, güç paylaşımı
kurumlarının işleyişinin zorlaşması ve anayasal gelecek tartışmalarının görünür
hale gelmesi üzerinden değerlendirilebilir. Bununla birlikte bu gelişmeler
doğrudan ve tek yönlü biçimde Brexit'e bağlanmamalıdır; Kuzey İrlanda
siyasetindeki dönüşümün arkasında demografik, ekonomik, toplumsal ve parti
siyasetine ilişkin çok sayıda faktör bulunmaktadır. Aynı şekilde Brexit'in
gelecekte Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştireceğini söylemek de
mevcut hukuki düzen açısından kesin bir sonuç değildir. Mevcut sistem, statü
değişikliğini demokratik rıza ilkesine bağlamaktadır.
Bu
çerçevede Kuzey İrlanda, Brexit sonrası Avrupa siyasetinde egemenlik ile
karşılıklı bağımlılık arasındaki gerilimin en somut biçimde görüldüğü
alanlardan biri haline gelmiştir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nden
ayrılarak ulusal karar alma kapasitesini yeniden yapılandırmış, ancak Kuzey
İrlanda'nın özgün coğrafi ve siyasi konumu nedeniyle Avrupa Birliği ile belirli
düzenleyici bağlantıların sürdürülmesi gerekmiştir. İrlanda Cumhuriyeti ise
Birleşik Krallık ile yakın tarihsel ve ekonomik ilişkilerini korurken Avrupa
Birliği üyeliğinin getirdiği yükümlülükleri sürdürmüştür. Sonuçta Kuzey
İrlanda'da ortaya çıkan model, tam anlamıyla Birleşik Krallık'ın geri
kalanından kopuşu ne de Brexit öncesindeki bütünleşme düzeyinin devamını ifade
etmektedir. Daha ziyade, farklı egemenlik alanlarının, ekonomik pazarların ve
siyasi kurumların aynı coğrafyada birlikte çalışmasını sağlayan karma bir
yönetişim modeli ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla
Brexit sonrasında Kuzey İrlanda sorununun temel niteliği, anayasal statünün
hukuken değişmesinden çok, bu statünün ekonomik, siyasi ve kurumsal
koşullarının yeniden düzenlenmesidir. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması,
sert sınırın önlenmesi, Kuzey-Güney işbirliğinin devamı, Birleşik Krallık'ın iç
pazar bütünlüğünün korunması ve Avrupa Birliği tek pazarının güvence altına
alınması aynı anda gerçekleştirilmesi gereken hedefler haline gelmiştir. Bu
hedeflerin tamamının birbirleriyle tam olarak örtüşmemesi, Brexit sonrası
İngiltere-AB ilişkilerinde Kuzey İrlanda'yı sürekli müzakere gerektiren bir
alan haline getirmiştir. Bu nedenle Kuzey İrlanda meselesi, Brexit'in yalnızca
bir ayrılma süreci değil, ayrılma sonrasında egemenlik, ekonomik bütünleşme,
anayasal düzen ve barış mekanizmalarının yeniden müzakere edilmesini gerektiren
uzun vadeli bir siyasi dönüşüm olduğunu göstermektedir.
3.bölüm Kuzey İrlanda Protokolü ve
Egemenlik Tartışmaları
Kuzey
İrlanda Protokolü, Brexit sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği
arasında ortaya çıkan en karmaşık hukuki, siyasi ve ekonomik düzenlemelerden
biri olarak şekillenmiştir. Protokol'ün ortaya çıkışını yalnızca Brexit
müzakerelerinin teknik bir sonucu olarak değerlendirmek, düzenlemenin
arkasındaki anayasal ve jeopolitik dinamikleri açıklamak açısından yetersiz
kalmaktadır. Protokol, bir taraftan Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden
ayrılmasıyla oluşan yeni gümrük ve düzenleyici sınırın yönetilmesini, diğer
taraftan İrlanda adasında fiziksel bir sınırın ortaya çıkmasını önlemeyi ve
1998 Hayırlı Cuma Anlaşması'nın siyasi ve kurumsal kazanımlarını korumayı
amaçlayan çok katmanlı bir mekanizma olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa
Komisyonu'nun açıklamalarına göre Protokol'ün temel amaçları arasında İrlanda
adasında sert sınırın önlenmesi, Kuzey-Güney işbirliğinin korunması, Hayırlı
Cuma Anlaşması'nın bütün boyutlarının güvence altına alınması ve Avrupa
Birliği'nin mallar bakımından tek pazarının bütünlüğünün korunması
bulunmaktadır. Bu amaçların aynı anda gerçekleştirilmesi, Protokol'ü Brexit
sonrası İngiltere-AB ilişkilerinin merkezindeki temel pazarlık alanlarından
biri haline getirmiştir.
Protokol'ün
ortaya çıkış sürecinin başlangıç noktası, Brexit referandumunun ardından
Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında yürütülen ayrılma müzakereleridir.
Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla birlikte daha önce ortak
hukuk ve ortak ekonomik düzen içerisinde bulunan iki taraf arasında yeni bir
dış sınır meydana gelmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Ancak Kuzey İrlanda
örneğinde bu sınırın sıradan bir uluslararası sınır olarak değerlendirilmesi
mümkün değildi. Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınır, Avrupa
Birliği üyeliği döneminde büyük ölçüde görünmez hale gelmiş; ekonomik
faaliyetler, insanların hareketliliği ve siyasi ilişkiler bu sınırın düşük
düzeyde görünürlüğü üzerinden gelişmiştir. Daha önemlisi, fiziksel sınırın
geçmişteki çatışma döneminde taşıdığı siyasi ve güvenlik anlamı nedeniyle
Brexit sonrasında sınır altyapısının yeniden oluşturulması, yalnızca ticari
maliyetler doğurabilecek bir uygulama olarak değil, barış sürecinin toplumsal
ve siyasi dengelerini etkileyebilecek bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.
Bu nedenle AB ve Birleşik Krallık, Brexit müzakerelerinin erken aşamalarından
itibaren sert sınırın önlenmesini temel hedeflerden biri olarak kabul etmiştir.
Sorunun
temelinde birbirleriyle tamamen örtüşmeyen iki farklı kurumsal gereklilik
bulunmaktadır. Avrupa Birliği açısından tek pazarın bütünlüğünün korunması,
Birlik dışından gelen malların gümrük, ürün güvenliği, sağlık, veterinerlik ve
diğer düzenleyici standartlar bakımından denetlenmesini gerektirmektedir.
Birleşik Krallık açısından ise Brexit'in siyasi anlamlarından biri, ülkenin
kendi gümrük ve düzenleyici politikasını bağımsız biçimde belirleyebilme
kapasitesini artırmaktı. Bu iki yaklaşımın İrlanda adasındaki coğrafi
koşullarla birleştirilmesi, geleneksel bir sınır kontrolünün uygulanmasını son
derece sorunlu hale getirmiştir. Çünkü İrlanda ile Kuzey İrlanda arasına yeni
bir fiziksel sınır yerleştirilmesi Hayırlı Cuma Anlaşması'nın yarattığı siyasi
ve toplumsal düzen üzerinde baskı oluşturabilecek, buna karşılık hiçbir kontrol
mekanizmasının uygulanmaması ise Avrupa Birliği tek pazarının bütünlüğü
açısından sorun meydana getirebilecekti. Protokol bu ikileme, ticari
kontrollerin İrlanda Denizi'nde Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki
mallar üzerinden yürütülmesi şeklinde kurumsal bir çözüm geliştirmiştir.
Protokol'ün
hukuki niteliği de bu nedenle önem taşımaktadır. Protokol, Avrupa Birliği ile
Birleşik Krallık arasındaki Ayrılma Anlaşması'nın ayrılmaz bir parçası olarak
kabul edilmiştir. Başka bir ifadeyle Protokol, Birleşik Krallık ile Avrupa
Birliği arasında ayrıca ve bağımsız biçimde oluşturulmuş sıradan bir siyasi
deklarasyon değil, taraflar açısından hukuki yükümlülükler doğuran uluslararası
anlaşma çerçevesinin parçasıdır. Protokol'ün esas hükümleri geçiş döneminin
sona ermesiyle birlikte 1 Ocak 2021 tarihinde uygulanmaya başlamıştır. Avrupa
Komisyonu, Protokol'ün Avrupa Birliği'nin mallara ilişkin tek pazarının
bütünlüğünü korurken aynı zamanda İrlanda adasında sert sınırı önlemek üzere
tasarlandığını belirtmektedir. Bu nedenle Protokol'ün hukuki mantığı, Kuzey
İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmekten ziyade Brexit'in yarattığı
ekonomik ve düzenleyici ayrışmanın İrlanda adasında yaratabileceği sonuçları
yönetmek üzerine kurulmuştur.
Protokol'ün
önemli özelliklerinden biri, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın gümrük
bölgesi içerisinde kalmaya devam etmesidir. Bu durum, Kuzey İrlanda'nın
anayasal açıdan Birleşik Krallık'ın parçası olmaya devam ettiğini ortaya
koymaktadır. Bununla birlikte mallar bakımından Avrupa Birliği'nin belirli
kurallarının Kuzey İrlanda'da uygulanması kabul edilmiştir. Avrupa
Komisyonu'nun açıklamasına göre geçiş döneminin sona ermesinden itibaren Kuzey
İrlanda, malların tek pazarı ve gümrük alanıyla ilgili sınırlı sayıdaki AB
kuralına tabi olmuş; Birlik Gümrük Kodu da Kuzey İrlanda'ya giren veya Kuzey
İrlanda'dan çıkan mallar bakımından uygulanmıştır. Böylece Kuzey İrlanda,
Birleşik Krallık'ın anayasal ve gümrük bölgesinin içinde kalırken mallar
bakımından Avrupa Birliği tek pazarıyla özel bir düzenleyici bağlantıya sahip
olmuştur.
Bu yapı,
Kuzey İrlanda'nın Brexit sonrasında ortaya çıkan özgün konumunu açıklamaktadır.
Birleşik Krallık'ın geri kalan bölgeleri Avrupa Birliği tek pazarından ve
gümrük birliğinden ayrılırken Kuzey İrlanda mallar bakımından belirli AB
kurallarına bağlı kalmıştır. Dolayısıyla Kuzey İrlanda'nın ekonomik statüsü,
Brexit sonrası Birleşik Krallık'ın diğer bölgelerinden belirli ölçülerde
farklılaşmıştır. Ancak bu farklılaşmanın doğrudan anayasal statünün değişmesi
anlamına gelmediğinin altını çizmek gerekir. Protokol, Kuzey İrlanda'nın
Birleşik Krallık içerisindeki anayasal konumuna halel getirmemekte, anayasal
değişiklik ihtimalini Hayırlı Cuma Anlaşması'nın rıza ilkesine bağlı
bırakmaktadır. Bu nedenle akademik açıdan "Kuzey İrlanda'nın Birleşik
Krallık'tan koparılması" gibi doğrudan bir hukuki sonuçtan ziyade,
Birleşik Krallık içerisindeki bir bölgenin ekonomik ve düzenleyici statüsünün
diğer bölgelerden farklılaştırılması söz konusudur.
İrlanda
Denizi'ndeki gümrük ve ticaret düzenlemeleri Protokol'ün en tartışmalı
yönlerinden birini oluşturmuştur. Birleşik Krallık'ın tamamının Avrupa
Birliği'nden ayrılması nedeniyle Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya gönderilen
mallar, Birleşik Krallık'ın kendi iç ticareti içerisinde hareket ediyor gibi
görünse de Kuzey İrlanda'nın Avrupa Birliği tek pazarıyla olan özel bağlantısı
nedeniyle belirli kontrol mekanizmalarına tabi hale gelmiştir. Avrupa
Komisyonu'nun açıklamasına göre Kuzey İrlanda'ya Büyük Britanya'dan veya başka
bir üçüncü ülkeden giren mallar üzerinde gerekli kontrollerin yapılması
gerekmektedir. Avrupa Birliği gümrük vergileri de malların Avrupa Birliği'ne
geçme riski taşıdığı durumlarda uygulanabilmektedir. Böylece geleneksel olarak
Birleşik Krallık'ın iç ticareti olarak görülen Büyük Britanya-Kuzey İrlanda
hattı, Brexit sonrasında belirli ölçülerde uluslararası ticaret prosedürlerinin
konusu haline gelmiştir.
Bu
düzenlemenin temel mantığı "sınırın yer değiştirmesi" şeklinde
açıklanabilir. Brexit sonrasında İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasında
fiziksel sınır kontrollerinin oluşturulmaması hedeflenmiş, buna karşılık Avrupa
Birliği'nin tek pazarının korunabilmesi için kontroller Büyük Britanya'dan
Kuzey İrlanda'ya giren mallara yöneltilmiştir. Böylece Avrupa Birliği açısından
risk oluşturan malların Kuzey İrlanda üzerinden İrlanda Cumhuriyeti'ne ve
dolayısıyla AB tek pazarına kontrolsüz biçimde ulaşmasının önüne geçilmesi
amaçlanmıştır. Birleşik Krallık hükümeti ise özellikle başlangıçtaki
uygulamaların Kuzey İrlanda ile Büyük Britanya arasındaki ticari akış üzerinde
gereğinden fazla bürokratik yük oluşturduğunu savunmuştur. 2022 tarihli
Birleşik Krallık hükümet belgesinde Protokol'ün ticarette bozulmaya, maliyet ve
bürokrasi artışına yol açtığı ve Büyük Britanya-Kuzey İrlanda bağlantılarını
zayıflattığı yönündeki hükümet değerlendirmeleri yer almıştır.
Bu noktada
gümrük kontrolleri ile düzenleyici kontrolleri birbirinden ayırmak önemlidir.
Protokol yalnızca tarifeler veya gümrük vergileriyle ilgili değildir. Malların
ürün güvenliği, sağlık, veterinerlik ve bitki sağlığı standartlarına uygunluğu
da düzenleyici kontrol mekanizmalarının parçasıdır. Özellikle tarım ve gıda
ürünlerinde SPS olarak adlandırılan sağlık ve bitki sağlığı kontrolleri, Büyük
Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaretin maliyetini artırabilecek bir
unsur olmuştur. Birleşik Krallık hükümeti bu prosedürlerin Kuzey İrlanda'da
kalacak mallar bakımından gereğinden fazla kapsamlı olduğunu savunurken Avrupa
Birliği, kendi tek pazarının korunması için belirli kontrollerin zorunlu
olduğunu savunmuştur. Böylece teknik nitelikte görünen gümrük ve SPS
meseleleri, kısa sürede egemenlik ve anayasal bütünlük tartışmalarının parçası
haline gelmiştir.
Kuzey
İrlanda'nın Avrupa Birliği tek pazarıyla ilişkisi de Protokol'ün ayırt edici
özelliklerinden biridir. Kuzey İrlanda, Brexit sonrasında Avrupa Birliği'nin
siyasi kurumlarının bir parçası olmaktan çıkmış olmasına rağmen malların
dolaşımı bakımından belirli AB kurallarını uygulamaya devam etmiştir. Bu
düzenleme, Avrupa Birliği'nin tek pazarının yalnızca ekonomik bir alan
olmadığını, ortak düzenleyici standartlara dayalı bir bütünlük olduğunu
göstermektedir. Bir malın AB tek pazarına erişebilmesi için ürün güvenliği,
sağlık, etiketleme, veterinerlik ve diğer teknik standartlar bakımından ortak
kurallara uyması gerekmektedir. Kuzey İrlanda'nın bu kuralların bir kısmına
bağlı kalması, İrlanda adasında malların serbest akışını mümkün olduğunca
korurken aynı zamanda AB tek pazarının dış sınırının güvence altına alınmasını
amaçlamıştır.
Bu
düzenlemenin Kuzey İrlanda ekonomisi bakımından hem fırsatlar hem de maliyetler
doğurabilecek karmaşık bir yapı oluşturduğu görülmektedir. Avrupa Birliği tek
pazarına mal erişiminin sürdürülmesi, Kuzey İrlanda işletmeleri açısından
belirli ticari avantajlar sağlayabilecek bir unsur olarak değerlendirilmiştir.
Aynı zamanda Büyük Britanya ile yapılan ticaretin yeni prosedürlere tabi
olması, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler bakımından ek idari
maliyetler yaratabilmiştir. Dolayısıyla Protokol'ün ekonomik etkisini yalnızca
olumlu veya olumsuz biçimde değerlendirmek yerine, Kuzey İrlanda'nın aynı anda
iki farklı ekonomik alanla bağlantı kurmasının ortaya çıkardığı maliyet ve
fırsatların birlikte incelenmesi gerekir. Nitekim Birleşik Krallık hükümeti
2022 yılında Büyük Britanya-Kuzey İrlanda ticaretindeki bürokratik yükleri
temel sorunlardan biri olarak tanımlarken, AB tarafı tek pazar bütünlüğünün
korunması için uygulanan kontrollerin gerekli olduğunu savunmuştur.
İngiltere'nin
iç pazarı ile Protokol arasındaki gerilim tam olarak bu noktada ortaya
çıkmaktadır. Birleşik Krallık hükümeti açısından Kuzey İrlanda'nın Birleşik
Krallık'ın iç pazarının ayrılmaz bir parçası olması, Büyük Britanya ile Kuzey
İrlanda arasındaki mal hareketlerinin mümkün olduğunca serbest olmasını
gerektirmektedir. Avrupa Birliği açısından ise Kuzey İrlanda'nın AB tek
pazarıyla olan bağlantısı, Büyük Britanya'dan gelen mallar üzerinde gerekli
kontrollerin uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla aynı mal hareketi
iki farklı hukuki perspektiften farklı biçimde tanımlanabilmektedir. Birleşik
Krallık perspektifinden bu hareket bir iç pazar işlemi iken, Avrupa Birliği
perspektifinden Kuzey İrlanda'ya giren bir üçüncü ülke malının AB tek pazarına
erişim ihtimali nedeniyle dış sınır kontrolünün konusu olabilmektedir.
Bu
gerilim, Birleşik Krallık'ın 2020 tarihli Internal Market Act çerçevesinde
geliştirdiği politika yaklaşımında da açık biçimde görülmektedir. Birleşik
Krallık hükümeti, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki konumunun
korunması ve Kuzey İrlanda işletmelerinin Büyük Britanya pazarına engelsiz
erişiminin sağlanması gerektiğini savunmuştur. Aynı belgelerde Kuzey
İrlanda'nın İrlanda adasında sert sınırın önlenmesi amacıyla belirli AB mallar
kurallarına tabi olmaya devam edeceği de kabul edilmiştir. Böylece Birleşik
Krallık'ın kendi iç pazar düzenlemesi dahi Protokol'ün yarattığı özel hukuki
durum dikkate alınarak şekillendirilmiştir.
Bu durum,
Brexit'in egemenlik anlayışında yarattığı temel paradokslardan birini ortaya
çıkarmaktadır. Brexit'in siyasi söyleminde egemenlik, karar alma yetkisinin
Avrupa Birliği kurumlarından Birleşik Krallık kurumlarına aktarılmasıyla
ilişkilendirilmiştir. Ancak Brexit sonrasında Birleşik Krallık'ın kendi yaptığı
uluslararası anlaşmalar, bazı alanlarda ortak kuralların uygulanmasını kabul
etmesini gerektirmiştir. Kuzey İrlanda Protokolü bu durumun en belirgin
örneklerinden biridir. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği üyeliğini sona erdirmiş
ve Avrupa Birliği hukukunun genel sisteminden çıkmış olsa da Kuzey İrlanda'da
malların dolaşımı bakımından belirli AB kurallarının uygulanmasını uluslararası
anlaşma yoluyla kabul etmiştir. Dolayısıyla egemenliğin kullanımı ile
egemenliğin devri arasında ayrım yapılması gerekir. Protokol, Birleşik
Krallık'ın Avrupa Birliği'ne yeniden üye olması anlamına gelmemekte; devletin
uluslararası anlaşma yapma yetkisini kullanarak belirli yükümlülükleri kabul
etmesi anlamına gelmektedir.
Bununla
birlikte birlikçi siyaset açısından tartışma yalnızca hukuki egemenlik
meselesinden ibaret değildir. Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki
ekonomik bağların zayıfladığı algısı, anayasal bütünlüğe ilişkin siyasi
kaygıları artırmıştır. Birleşik Krallık hükümeti 2022 yılında Protokol'ün
"ticaret sapması", maliyet, bürokrasi ve Büyük Britanya-Kuzey İrlanda
bağlantılarında zayıflama yarattığını ileri sürmüştür. Hükümetin yaklaşımında
bu ekonomik meseleler, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içindeki anayasal
konumunun pratikte korunmasıyla ilişkilendirilmiştir. Buna karşılık AB
açısından Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmediği,
yalnızca Brexit'in ortaya çıkardığı sınır sorununa çözüm getirdiği ve AB tek
pazarının korunmasının gerekli olduğu vurgulanmıştır. Bu iki farklı yorum,
Protokol'ün hukuki metninden çok onun siyasi anlamı üzerinde yoğunlaşan bir
egemenlik tartışması meydana getirmiştir.
Protokol'ün
egemenlik tartışmasındaki bir başka boyutu, Avrupa Birliği hukukunun Kuzey
İrlanda'da belirli alanlarda uygulanmaya devam etmesidir. Birlikçi bakış
açısından sorun, Kuzey İrlanda'nın seçilmiş Birleşik Krallık kurumlarının
dışında belirli düzenleyici kurallara tabi olması ve bu kuralların kaynağının
Avrupa Birliği kurumları olmasıdır. Bu durum demokratik temsil açısından
"kuralların yapımına katılma" ile "kurallara tabi olma"
arasındaki ilişkiyi gündeme getirmiştir. Kuzey İrlanda'da bazı AB mallar
kurallarının uygulanmasına rağmen bölgenin Avrupa Parlamentosu veya Avrupa
Birliği Konseyi'nde Birleşik Krallık üyesi olarak temsil edilmemesi, bu
tartışmanın kurumsal boyutunu oluşturmuştur. Dolayısıyla Protokol tartışması,
klasik egemenlik anlayışının yanı sıra demokratik meşruiyet ve temsil
sorunlarıyla da bağlantılıdır.
Ancak bu
noktada Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü otomatik biçimde
değiştirdiğini söylemek hukuki açıdan doğru değildir. Protokol'ün temel
hükümleri, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın gümrük bölgesinde kalmasını ve
anayasal statüsünün rıza ilkesi çerçevesinde korunmasını öngörmüştür. Birleşik
Krallık hükümeti de Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki
konumunu tanıdığını kabul etmiştir. Dolayısıyla tartışmanın özü "Kuzey
İrlanda Birleşik Krallık'ın parçası mı?" sorusundan ziyade "Birleşik
Krallık'ın parçası olan Kuzey İrlanda hangi ekonomik ve düzenleyici kurallara
tabi olacaktır?" sorusunda yoğunlaşmaktadır. Bu ayrım, Protokol'ün
egemenlik tartışmasını daha doğru kavramsallaştırmak açısından önemlidir.
İrlanda
Denizi'ndeki ticaret düzenlemeleri nedeniyle oluşan siyasi gerilim, 2022
yılında Birleşik Krallık hükümetinin Northern Ireland Protocol Bill'i gündeme
getirmesine kadar ilerlemiştir. Birleşik Krallık hükümeti söz konusu girişimin
gümrük süreçlerini azaltmayı, düzenleyici farklılıkları değiştirmeyi, vergi ve
harcama konularında Birleşik Krallık genelindeki politika alanını genişletmeyi
ve demokratik yönetişim sorunlarını ele almayı amaçladığını açıklamıştır.
Hükümet ayrıca söz konusu düzenlemelerin uluslararası hukuk bakımından hukuka
uygun olduğu görüşünü savunmuştur. Avrupa Birliği ise Protokol'ün tek taraflı
olarak değiştirilmesine karşı çıkmış ve çözümün müzakere yoluyla bulunması
gerektiğini savunmuştur. Bu süreç, Brexit sonrasında egemenlik tartışmasının
yalnızca akademik veya anayasal bir tartışma olmadığını, uluslararası
anlaşmaların uygulanması ve devletlerin yükümlülükleri açısından somut bir
diplomatik uyuşmazlığa dönüştüğünü göstermiştir.
Birleşik
Krallık'ın 2022 yaklaşımında egemenlik kavramının dikkat çekici yönü, hükümetin
bir taraftan Protokol'ün hedeflerini korumaya devam ettiğini, diğer taraftan
uygulama biçiminin değiştirilmesini istediğini belirtmesidir. Dönemin hükümeti,
Common Travel Area, Kuzey-Güney işbirliği ve Tek Elektrik Piyasası gibi
yapıların korunmasını; ancak Büyük Britanya-Kuzey İrlanda ticaretindeki
gereksiz bürokrasinin azaltılmasını savunmuştur. Aynı zamanda AB'ye giden
mallar için tam kontrollerin uygulanması ve Birleşik Krallık içinde kalan mallar
için daha basitleştirilmiş bir "green channel" yaklaşımı önermiştir.
Bu yaklaşım, egemenlik tartışmasının sıfır toplamlı bir yapıdan ibaret
olmadığını göstermektedir. Birleşik Krallık'ın temel hedefi, AB tek pazarının
korunmasını tamamen ortadan kaldırmaktan ziyade, Birleşik Krallık içindeki ticaret
ile AB'ye yönelik ticaret arasında daha belirgin bir ayrım yapılmasını
sağlamaktır.
Protokol'ün
uygulanmasında yaşanan siyasi ve teknik sorunlar sonunda Windsor Framework'ün
ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Şubat 2023'te Birleşik Krallık hükümeti
ile Avrupa Komisyonu arasında siyasi anlaşmaya varılan Windsor Framework, Mart
2023'te AB-Birleşik Krallık Ortak Komitesi tarafından kabul edilen
düzenlemelerle hukuki ve kurumsal çerçeveye kavuşturulmuştur. Avrupa Komisyonu
bu çerçeveyi vatandaşlar ve işletmeler için daha fazla öngörülebilirlik ve
istikrar sağlamayı amaçlayan kapsamlı bir çözüm paketi olarak tanımlamaktadır.
Düzenlemeler gümrük, tarım-gıda ürünleri, ilaçlar, KDV ve tüketim vergileri
gibi alanlarda yeni uygulamalar getirmiş; ayrıca Kuzey İrlanda'daki
toplulukların belirli konularda daha fazla söz sahibi olmasını amaçlayan
mekanizmalar oluşturmuştur.
Windsor
Framework'ün ortaya çıkışı, Protokol'ün temel mantığının tamamen terk edildiği
anlamına gelmemektedir. İrlanda Denizi'ndeki ticaret kontrolleri ve Kuzey
İrlanda'nın AB tek pazarıyla ilişkisi bütünüyle ortadan kaldırılmamış, ancak
risk temelli ve daha farklılaştırılmış bir uygulama modeli oluşturulmuştur.
Böylece Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya gelen ve Kuzey İrlanda'da kalması
öngörülen mallar bakımından prosedürlerin basitleştirilmesi, buna karşılık
AB'ye geçme riski taşıyan mallar bakımından daha kapsamlı kontrollerin
sürdürülmesi hedeflenmiştir. Bu model, başlangıçtaki Protokol uygulamasının
yarattığı ekonomik ve siyasi sorunlara cevap vermeye yönelik bir yeniden
düzenleme olarak görülebilir. Dolayısıyla Windsor Framework, egemenlik
tartışmasının sona ermesinden ziyade, egemenlik ile ekonomik karşılıklı
bağımlılık arasındaki dengeyi yeniden kurma girişimidir.
Windsor
Framework aynı zamanda demokratik meşruiyet tartışmasını da ele almaya
çalışmıştır. Protokol'ün belirli AB mallar kurallarını Kuzey İrlanda'da
uygulanabilir kılması, bu kuralların demokratik temsil bakımından nasıl
meşrulaştırılacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Bu çerçevede Stormont Brake
olarak bilinen mekanizma, belirli yeni veya değiştirilen AB mallar kurallarının
Kuzey İrlanda'da uygulanmasına ilişkin özel bir demokratik rıza mekanizması
oluşturmuştur. Bununla birlikte bu mekanizma, Kuzey İrlanda'nın genel anayasal
statüsünü değiştiren bir mekanizma değildir. Daha çok, Brexit sonrasında
bölgeye uygulanmaya devam eden sınırlı AB kurallarının demokratik yönetişimi
konusunda yeni bir kurumsal kanal yaratmaktadır. Bu durum, Brexit sonrasında
ortaya çıkan "kurallara tabi olma fakat kuralların oluşturulmasına
doğrudan katılmama" probleminin kısmen yönetilmesine yönelik bir girişim
olarak değerlendirilebilir.
Egemenlik
tartışmasını teorik açıdan değerlendirdiğimizde, Kuzey İrlanda Protokolü klasik
"Westphalian egemenlik" anlayışının sınırlarını göstermektedir.
Geleneksel yaklaşımda egemen devlet, kendi toprakları üzerinde en üstün hukuki
ve siyasi yetkiye sahip aktör olarak kabul edilir. Ancak modern uluslararası
ilişkilerde devletler, uluslararası anlaşmalar yoluyla kendi davranışlarını
sınırlayan yükümlülükler üstlenebilmektedir. Bu durum devletin egemenliğinin
ortadan kalkması anlamına gelmemektedir. Aksine devlet, uluslararası hukuk
alanında anlaşma yapma ve bu anlaşmalara uyma kararını yine egemenlik yetkisi
üzerinden gerçekleştirmektedir. Kuzey İrlanda Protokolü bu açıdan önemli bir
örnektir. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği üyeliğini sona erdirme yönündeki
egemen kararını kullanırken aynı zamanda Brexit'in sonuçlarını düzenlemek
amacıyla Protokol'ü kabul etmiş ve belirli uluslararası yükümlülükler
üstlenmiştir.
Bununla
birlikte egemenlik yalnızca hukuki yetki meselesi olarak ele alınamaz. Siyasal
egemenlik, ekonomik egemenlik ve demokratik egemenlik boyutları da
bulunmaktadır. Kuzey İrlanda örneğinde hukuki egemenlik bakımından bölge
Birleşik Krallık'ın parçasıdır. Ekonomik açıdan ise Kuzey İrlanda'nın Büyük
Britanya ve Avrupa Birliği pazarlarıyla eşzamanlı bağlantısı bulunmaktadır.
Düzenleyici açıdan mallar bakımından belirli AB kuralları uygulanmaktadır.
Demokratik açıdan ise bu kuralların Kuzey İrlanda'da nasıl uygulanacağı
konusunda Stormont ve Birleşik Krallık kurumlarının yanı sıra AB-Birleşik
Krallık ortak mekanizmaları rol oynamaktadır. Bu çok katmanlı yapı, egemenliğin
tek bir kuruma veya tek bir coğrafi düzleme indirgenemeyeceğini göstermektedir.
Protokol'ün
tartışmalı hale gelmesinin bir nedeni de Brexit'in siyasi hedefleri ile Kuzey
İrlanda'nın özel koşullarının birbirine tam olarak uymamasıdır. Birleşik
Krallık'ın genel Brexit politikası, Avrupa Birliği'nin gümrük birliği ve tek
pazarından ayrılmayı ve bağımsız düzenleyici kapasite geliştirmeyi
hedeflemiştir. Ancak Kuzey İrlanda'nın coğrafi konumu, Hayırlı Cuma Anlaşması
ve İrlanda Cumhuriyeti ile ekonomik bütünleşmesi, aynı modelin bölgede doğrudan
uygulanmasını zorlaştırmıştır. İrlanda adasında sert sınır oluşturulmasını
önlemek için Kuzey İrlanda'nın mallar bakımından AB düzenlemelerine bağlı
kalması gerekmiş; bunun sonucunda Birleşik Krallık içindeki ekonomik düzenleme
farklılaşmıştır. Böylece Brexit'in ulusal egemenliği güçlendirme hedefi ile
Kuzey İrlanda'nın özel ekonomik ve siyasi koşulları arasında yapısal bir
gerilim ortaya çıkmıştır.
Bu
gerilimin çözümünde Windsor Framework önemli olmakla birlikte, bütün sorunları
ortadan kaldıran nihai bir düzenleme olarak değerlendirilmemelidir. Avrupa
Birliği ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkiler, Brexit sonrasında da sürekli
müzakere gerektiren bir yapıya sahip olmaya devam etmektedir. Protokol ve
Windsor Framework, tarafların değişen ekonomik, siyasi ve hukuki koşullara
cevap vermek için mevcut anlaşmaları yeniden yorumlamasına veya uygulama
biçimlerini değiştirmesine imkân veren bir kurumsal zemin oluşturmuştur. Avrupa
Komisyonu, Windsor Framework kapsamında gümrük, tarım-gıda, ilaçlar, KDV ve
tüketim vergileri gibi farklı alanlarda yeni düzenlemelerin geliştirildiğini ve
bu düzenlemelerin Kuzey İrlanda'daki işletmeler ile vatandaşlar açısından daha
fazla öngörülebilirlik sağlamasının hedeflendiğini belirtmektedir.
Dolayısıyla
Kuzey İrlanda Protokolü'nün ortaya çıkardığı egemenlik tartışması, basit
biçimde "Birleşik Krallık egemenliği ile Avrupa Birliği egemenliğinin
çatışması" şeklinde açıklanmamalıdır. Daha karmaşık olan durum, farklı
egemenlik düzeylerinin aynı coğrafi alanda farklı işlevler üstlenmesidir.
Birleşik Krallık anayasal statü üzerinde egemenliğini sürdürürken, Avrupa
Birliği malların tek pazara erişimi bakımından belirli düzenleyici yetkilere
sahip olmaya devam etmektedir. Kuzey İrlanda kurumları ise kendi demokratik
yetki alanları içerisinde belirli uygulamalarda rol almaktadır. Bu yapı, klasik
egemenlik anlayışından daha çok çok düzeyli yönetişim kavramıyla
açıklanabilecek bir ilişki modeli ortaya çıkarmaktadır.
Bu
çerçevede Protokol'ün Birleşik Krallık egemenliği açısından tartışılmasının bir
başka boyutu, İngiliz Parlamentosu'nun anayasal konumuyla ilgilidir. Birleşik
Krallık anayasal düzeninde Parlamento'nun egemenliği temel ilkelerden biri
olarak kabul edilmektedir. Brexit sürecinin önemli siyasi söylemlerinden biri
de bu parlamenter egemenliğin Avrupa Birliği hukukundan bağımsızlaştırılması
olmuştur. Ancak Brexit sonrasında Parlamento tarafından onaylanan uluslararası
anlaşmaların hükümetleri bağlayıcı yükümlülükler altına sokması, parlamenter
egemenlik ile uluslararası hukuk yükümlülükleri arasındaki ilişkinin yeniden
tartışılmasına neden olmuştur. Kuzey İrlanda Protokolü bu tartışmayı daha da
karmaşık hale getirmiştir; çünkü Parlamento bir uluslararası anlaşmayı kabul
etmiş, fakat daha sonra aynı anlaşmanın uygulama biçimine ilişkin siyasi ve
hukuki itirazlar ortaya çıkmıştır.
2022
yılında Birleşik Krallık hükümetinin Protokol'ün bazı hükümlerini tek taraflı
biçimde değiştirmeyi öngören yasa tasarısını gündeme getirmesi, uluslararası
anlaşmaların iç hukukta uygulanması ile devletin olağanüstü koşullarda anlaşma
yükümlülüklerini yeniden değerlendirme yetkisi arasındaki tartışmayı
yoğunlaştırmıştır. Hükümet, söz konusu girişimin uluslararası hukuk bakımından
"necessity" yani zorunluluk doktrini temelinde hukuken
savunulabileceğini ileri sürmüştür. Bu, Birleşik Krallık hükümetinin hukuki
pozisyonuydu ve uluslararası hukuk alanında tartışmalı bir değerlendirme
niteliğindeydi. Bu örnek, Protokol meselesinin yalnızca gümrük prosedürlerinden
ibaret olmadığını, uluslararası hukukta devlet yükümlülükleri ve anlaşmaların
uygulanması gibi temel konuları da gündeme getirdiğini göstermektedir.
Öte yandan
Avrupa Birliği'nin yaklaşımı, Protokol'ün tek taraflı biçimde
değiştirilmesinden ziyade mevcut hukuki çerçeve içerisinde ortak çözümler
geliştirilmesine dayanmıştır. Bu yaklaşım, Avrupa Birliği'nin Brexit sonrasında
kendi hukuk düzeninin ve tek pazarının bütünlüğünü koruma önceliğiyle
ilişkilidir. Birleşik Krallık'ın tek taraflı olarak AB kurallarının
uygulanmasını sınırlaması, AB açısından İrlanda üzerinden tek pazara erişim
riskleri oluşturabileceğinden, Birlik Protokol'ün uygulanmasını kendi ekonomik
ve hukuki bütünlüğünün bir parçası olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle
İngiltere-AB müzakerelerinde Kuzey İrlanda meselesi, tarafların genel Brexit
sonrası ilişkilerinin tamamını etkileyebilecek bir pazarlık konusu haline
gelmiştir.
Sonuç
olarak Kuzey İrlanda Protokolü, Brexit sonrasında ortaya çıkan egemenlik
tartışmalarının merkezinde yer alan çok boyutlu bir hukuki ve siyasi mekanizma
niteliğindedir. Protokol'ün temel amacı Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü
değiştirmek değil; Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla ortaya
çıkan ekonomik ve düzenleyici farklılaşmayı İrlanda adasında sert sınır
oluşturmadan yönetmektir. Bu amaç doğrultusunda Kuzey İrlanda'nın Birleşik
Krallık gümrük bölgesi içerisindeki konumu korunmuş, ancak mallar bakımından
Avrupa Birliği'nin belirli tek pazar kurallarının uygulanması kabul edilmiştir.
Böylece İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın fiziksel
olarak güçlendirilmesinden kaçınılırken, Avrupa Birliği'nin tek pazarının bütünlüğü
korunmaya çalışılmıştır.
Ancak bu
çözüm, beraberinde yeni bir sınır problemi yaratmıştır. Fiziksel ve siyasi
açıdan hassas olan İrlanda-Kuzey İrlanda sınırı yerine Büyük Britanya-Kuzey
İrlanda hattında yeni gümrük ve düzenleyici kontroller ortaya çıkmıştır. Bu
durum, özellikle birlikçi çevrelerde Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık
içindeki ekonomik ve anayasal bütünlüğünün zayıfladığı yönündeki siyasi
değerlendirmelere neden olmuştur. Birleşik Krallık hükümeti de Protokol'ün
ticari ve bürokratik maliyetlerine ilişkin çeşitli sorunları belgeleyerek
değişiklik talebinde bulunmuştur. Avrupa Birliği ise bu kontrolleri kendi tek
pazarının bütünlüğünün doğal sonucu olarak değerlendirmiş ve sert sınırın
önlenmesi ile tek pazarın korunması arasında denge kurmaya çalışmıştır.
Windsor
Framework bu nedenle Protokol'ün siyasi ve ekonomik uygulanmasında yeni bir
aşama oluşturmuştur. 2023 yılında kabul edilen çerçeve, gümrük ve ticaret
prosedürlerinin basitleştirilmesi, tarım-gıda ürünlerinin hareketi, ilaçlar,
KDV ve tüketim vergileri gibi alanlarda yeni düzenlemeler getirerek önceki
uygulamaların yarattığı sorunların azaltılmasını amaçlamıştır. Bununla birlikte
Kuzey İrlanda'nın mallar bakımından AB tek pazarıyla ilişkisini ve İrlanda
adasında sert sınırın önlenmesine yönelik temel yaklaşımı korumuştur. Bu
nedenle Windsor Framework, Protokol'ün tamamen ortadan kaldırılması değil,
tarafların farklı çıkarlarını daha esnek biçimde dengelemeye yönelik kurumsal
bir yeniden düzenleme olarak görülmelidir.
Son
kertede Kuzey İrlanda Protokolü, Brexit'in temel paradokslarından birini açık
biçimde ortaya koymaktadır: Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nden ayrılarak
ulusal karar alma kapasitesini yeniden güçlendirmeyi amaçlarken, Kuzey
İrlanda'nın özgün coğrafi, ekonomik ve tarihsel koşulları nedeniyle Avrupa
Birliği ile belirli düzenleyici bağlantıları sürdürmek zorunda kalmıştır. Bu
durum egemenliğin ortadan kalkmasından ziyade egemenliğin farklı düzeylerde
kullanılmasına yol açmıştır. Birleşik Krallık anayasal egemenliğini
sürdürürken, uluslararası anlaşmalar aracılığıyla belirli yükümlülükler üstlenmiş;
Avrupa Birliği ise Kuzey İrlanda'nın mallar bakımından kendi tek pazarıyla
bağlantısını koruyarak kendi düzenleyici bütünlüğünü güvence altına almaya
çalışmıştır. Kuzey İrlanda kurumları ise bu çok katmanlı sistem içerisinde
sınırlı fakat önemli demokratik mekanizmalara sahip olmuştur. Bu nedenle
Protokol, Brexit sonrası Avrupa siyasetinde egemenlik ile karşılıklı
bağımlılığın birbirini dışlayan değil, aynı anda var olabilen unsurlar olduğunu
gösteren önemli bir vaka niteliğindedir.
Bu
çerçevede Protokol'ün ortaya çıkardığı temel siyasi sorun, egemenliğin kime ait
olduğundan çok egemen yetkinin hangi düzeyde, hangi hukuki çerçevede ve hangi
ekonomik koşullarda kullanılacağı sorusudur. Kuzey İrlanda örneğinde Birleşik
Krallık'ın anayasal egemenliği, Avrupa Birliği'nin tek pazar kuralları, Kuzey
İrlanda'nın bölgesel demokratik kurumları ve İrlanda Cumhuriyeti ile sürdürülen
Kuzey-Güney işbirliği aynı anda faaliyet göstermektedir. Bu çok katmanlı yapı,
Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinin klasik bir ayrılma ilişkisi olmaktan
çıkarak sürekli müzakere, uyarlama ve kurumsal pazarlık gerektiren bir yapıya
dönüşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Kuzey İrlanda Protokolü, yalnızca
Brexit'in teknik bir sonucu değil, Brexit sonrasında Avrupa'da egemenlik,
sınır, ekonomik bütünleşme ve demokratik yönetişim arasındaki ilişkinin yeniden
tanımlandığı temel alanlardan biridir.
4.bölüm İngiltere-AB Arasında
Hükümetlerarası Pazarlıklar
Brexit
sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin
şekillenmesinde hükümetlerarası pazarlıklar, yalnızca iki taraf arasında
yürütülen teknik müzakereler bütünü olarak değil, aynı zamanda egemenlik,
ekonomik karşılıklı bağımlılık, kurumsal özerklik ve güvenlik gibi çok katmanlı
unsurların aynı anda müzakere edildiği siyasal bir süreç olarak
değerlendirilmelidir. Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması, mevcut
bir üyelik ilişkisinin sona erdirilmesinin ötesinde, yaklaşık yarım yüzyıl
boyunca ortak kurumlar, hukuk düzeni, ekonomik kurallar ve siyasal mekanizmalar
üzerinden biçimlenmiş bir ilişkiler ağının yeniden tanımlanmasını gerekli
kılmıştır. Bu nedenle Brexit müzakereleri, klasik anlamda bir ticaret anlaşması
müzakeresinden farklı olarak, tarafların gelecekteki ilişkilerinin hukuki ve
kurumsal temelini belirleyen kapsamlı bir yeniden düzenleme süreci niteliği
taşımıştır. 23 Haziran 2016 tarihli referandumun ardından başlayan süreçte
Birleşik Krallık’ın 29 Mart 2017 tarihinde Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50.
maddesi kapsamında ayrılma bildiriminde bulunmasıyla müzakereler hukuki bir
çerçeve kazanmış, 19 Haziran 2017 tarihinde resmi görüşmeler başlamıştır.
Avrupa Konseyi ise 29 Nisan 2017 tarihinde müzakerelerin temel ilkelerini
belirlemiş ve özellikle vatandaşların hakları, mali yükümlülükler ve İrlanda
adasındaki sınır meselesini ilk aşamanın temel unsurları olarak öne
çıkarmıştır. Bu yapı, müzakerelerin başlangıcından itibaren tarafların bütün
konuları aynı anda pazarlık konusu yapmasını engelleyen ve belirli meselelerde
yeterli ilerleme sağlanmadan gelecekteki ilişkinin kapsamlı biçimde ele
alınmasını sınırlayan bir müzakere sıralaması oluşturmuştur. Dolayısıyla Brexit
süreci, yalnızca sonuç üzerinde değil, müzakerenin hangi aşamada, hangi sırayla
ve hangi koşullar altında yürütüleceği konusunda da bir pazarlık alanı yaratmıştır.
Brexit
müzakerelerinin ilk aşaması, esas olarak Birleşik Krallık’ın Avrupa
Birliği’nden düzenli biçimde ayrılmasının koşullarının belirlenmesine
odaklanmıştır. Avrupa Birliği’nin yaklaşımı, ayrılma sürecinin gelecekteki
ilişkiden önce ele alınması gerektiği yönündeki ilkeye dayanmıştır. Bu
çerçevede vatandaşların hakları, Birleşik Krallık’ın üyelik döneminden
kaynaklanan mali yükümlülükleri ve İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda
arasındaki sınırın geleceği öncelikli konular haline gelmiştir. Avrupa Komisyonu’nun
Aralık 2017 tarihli değerlendirmesine göre ilk aşamada altı resmi müzakere turu
gerçekleştirilmiş ve taraflar özellikle vatandaş hakları, mali yükümlülükler ve
İrlanda meselesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu sıralama, AB’nin pazarlık
stratejisinin temel özelliklerinden birini ortaya koymaktadır. Birliğin amacı,
ayrılma koşulları ile gelecekteki ilişki arasında hukuki ve siyasal bir ayrım
kurarak Birleşik Krallık’ın gelecekteki ticaret ilişkisine ilişkin taleplerini,
ayrılmanın mali ve hukuki sonuçlarının çözümlenmesiyle ilişkilendirmekti.
Böylece müzakerenin çerçevesi, yalnızca “Birleşik Krallık ne istiyor?” sorusu
üzerinden değil, “Birleşik Krallık’ın ayrılmasının mevcut üyelikten doğan
sonuçları nasıl tasfiye edilecek?” sorusu üzerinden de belirlenmiştir. Bu durum
hükümetlerarası pazarlık teorileri açısından önemlidir; çünkü tarafların
pazarlık gücü yalnızca sahip oldukları ekonomik kaynaklardan değil, müzakerenin
gündemini ve sıralamasını belirleme kapasitesinden de kaynaklanabilmektedir.
Birleşik
Krallık’ın müzakere pozisyonu ise başlangıçtan itibaren egemenlik ve iç
politika üzerindeki kontrolün yeniden tesis edilmesi etrafında şekillenmiştir.
Theresa May hükümetinin 17 Ocak 2017 tarihli Lancaster House konuşmasında
açıkladığı on iki öncelik, Brexit sonrasında ülkenin AB tek pazarından ve
Gümrük Birliği’nden ayrılması, serbest dolaşımın sona erdirilmesi, Birleşik
Krallık’ın bağımsız bir ticaret politikası geliştirmesi ve Avrupa Birliği
Adalet Divanı’nın Birleşik Krallık üzerindeki yargısal etkisinin sona
erdirilmesi gibi hedefleri içermiştir. Bu yaklaşım, Birleşik Krallık
hükümetinin Brexit’i esas olarak düzenleyici ve anayasal özerkliği yeniden
güçlendirecek bir süreç olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Bununla
birlikte Londra’nın müzakere pozisyonu statik kalmamış, müzakerelerin seyri ve
iç siyasal dengeler doğrultusunda önemli ölçüde değişmiştir. Theresa May
döneminin ilk aşamasındaki daha geniş egemenlik vurgusu, zaman içerisinde
ekonomik karşılıklı bağımlılığın korunmasına yönelik daha pragmatik önerilerle
birlikte yürütülmüştür. 2017 Florence konuşmasında ortaya konulan geçiş dönemi
önerisi, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrıldıktan sonra belirli bir süre mevcut
ekonomik ve düzenleyici koşulların büyük ölçüde korunmasını savunması
bakımından bu dönüşümün göstergelerinden biridir. May hükümeti, işletmelerin ve
kamu kurumlarının yeni sisteme hazırlanabilmesi için zaman sınırlı bir uygulama
dönemi öngörmüş ve bu dönemde karşılıklı piyasa erişiminin mevcut koşullara
yakın biçimde devam etmesini önermiştir.
Bu noktada
Birleşik Krallık’ın müzakere pozisyonunda ortaya çıkan temel gerilim, siyasi
egemenlik ile ekonomik entegrasyon arasında kurulması gereken dengenin nasıl
tanımlanacağıyla ilgilidir. Brexit’in siyasal gerekçelerinden biri karar alma
yetkisinin Birleşik Krallık kurumlarına geri kazandırılması iken, ülkenin
Avrupa kıtasıyla yoğun ekonomik ilişkileri nedeniyle AB pazarına mümkün
olduğunca geniş erişimin sürdürülmesi ekonomik açıdan önemini korumuştur.
Dolayısıyla Londra açısından temel pazarlık problemi, egemenlik kapasitesini
artırırken ekonomik maliyetleri sınırlamak şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu iki
hedefin tamamen aynı anda ve herhangi bir maliyet olmaksızın gerçekleştirilmesi
mümkün olmadığından, İngiliz hükümetleri farklı dönemlerde farklı öncelikler
arasında denge kurmaya çalışmıştır. 2018 tarihli Birleşik Krallık hükümetinin
gelecekteki ilişkiye yönelik Beyaz Kitabı, ekonomik ortaklık, güvenlik
ortaklığı, yatay işbirliği ve kurumsal düzenlemelerden oluşan daha kapsamlı bir
ilişki modeli öngörmüştür. Böylece Birleşik Krallık, Avrupa Birliği
kurumlarından ayrılırken ekonomik ve güvenlik alanlarında mümkün olduğunca
yakın işbirliğini sürdürme arayışını devam ettirmiştir.
2018 yılı,
Brexit müzakerelerinde Birleşik Krallık’ın pozisyonundaki iç siyasal
çatışmaların dış müzakere stratejisi üzerindeki etkisini daha görünür hale
getirmiştir. Chequers toplantısı sonrasında açıklanan hükümet yaklaşımı, AB ile
yeni ilişkinin hem ekonomik hem de güvenlik alanında tarafların ortak
çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini savunmuştur. Bununla birlikte bu
yaklaşım, Birleşik Krallık’ın siyasi ve hukuki özerkliğini koruma hedefiyle
AB’nin tek pazarın bütünlüğünü muhafaza etme hedefi arasında gerilim
yaratmıştır. Özellikle mal ticaretinde düzenleyici uyum, gümrük prosedürleri ve
gelecekteki rekabet kuralları konuları, ekonomik entegrasyonun kapsamının ne
ölçüde korunabileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Brexit müzakerelerinin bu
aşamasında İngiliz hükümeti açısından sorun yalnızca AB ile ne tür bir ekonomik
ilişki kurulacağı değil, aynı zamanda bu ilişkinin Birleşik Krallık
Parlamentosu ve hükümetinin düzenleme yapma kapasitesini hangi ölçüde
sınırlayacağı olmuştur. Bu nedenle müzakere süreci, ticari erişim ile
düzenleyici özerklik arasında bir değiş tokuş mekanizması olarak da okunabilir.
Avrupa
Birliği’nin ortak müzakere pozisyonu ise Birleşik Krallık’ın aksine yalnızca
tek bir ulusal hükümetin tercihleri üzerinden değil, üye devletlerin ortaklaşa
belirlediği kurumsal bir mandat çerçevesinde oluşturulmuştur. Bu durum AB’nin
pazarlık kapasitesinin temel unsurlarından biridir. Avrupa Konseyi siyasi
ilkeleri belirlerken Avrupa Komisyonu müzakereleri yürütmüş, üye devletler ise
Konsey ve ilgili mekanizmalar aracılığıyla sürece dahil olmuştur. Böylece
Birleşik Krallık karşısında tek bir müzakereci olarak hareket eden AB, çok devletli
bir yapının ortak pozisyonunu temsil etmiştir. Avrupa Konseyi’nin 29 Nisan 2017
tarihli yönergeleri, vatandaşların haklarının korunmasını, mali yükümlülüklerin
düzenlenmesini ve İrlanda adasındaki barış sürecinin korunmasını temel
öncelikler arasında göstermiştir. Ayrıca AB, müzakerelerin birlik bütünlüğünü
ve hukuk düzeninin özerkliğini koruyacak şekilde yürütülmesini vurgulamıştır.
Bu yaklaşım, AB’nin Brexit’i yalnızca ekonomik bir ayrılık olarak değil,
Birliğin hukuki ve kurumsal bütünlüğünü ilgilendiren bir süreç olarak
değerlendirdiğini ortaya koymaktadır.
AB’nin
ortak pozisyonunda özellikle “tek pazarın bütünlüğü” ilkesi belirleyici
olmuştur. Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması, üye olmayan bir
devletin AB pazarına erişiminin hangi koşullarda mümkün olacağı sorununu ortaya
çıkarmıştır. AB açısından Birleşik Krallık’a tek pazarın avantajlarının önemli
bir bölümünü sağlarken, buna karşılık Birlik hukukunun ve düzenleyici
yükümlülüklerin aynı ölçüde uygulanmamasına izin verilmesi, üye devletler
arasındaki rekabet koşullarını etkileyebilecek bir durum olarak görülmüştür. Bu
nedenle AB, gelecekteki ekonomik ilişkinin yalnızca sıfır gümrük vergisi ve
sıfır kota üzerinden tanımlanmasını yeterli görmemiş; rekabet, devlet
yardımları, çevre, çalışma standartları, vergilendirme ve diğer düzenleyici
alanlarda “level playing field” olarak adlandırılan ortak rekabet koşullarının
oluşturulmasını müzakerenin temel unsurlarından biri haline getirmiştir.
Böylece AB’nin pazarlık pozisyonu, ekonomik erişim ile düzenleyici uyum
arasında doğrudan bir bağlantı kurmuştur.
Tarafların
ekonomik ve siyasi pazarlık araçları incelendiğinde, Brexit müzakerelerinin
klasik bir “sıfır toplamlı” pazarlık biçiminden ziyade karşılıklı bağımlılık
üzerine kurulu karmaşık bir müzakere yapısına sahip olduğu görülmektedir.
Birleşik Krallık, Avrupa Birliği açısından önemli bir ekonomik ortak olmayı
sürdürürken, AB de Birleşik Krallık ekonomisi açısından büyük önem taşımaya
devam etmiştir. Birleşik Krallık’ın AB ile ticareti, Brexit öncesinde son
derece yüksek düzeydeydi. İngiltere Parlamentosu Kütüphanesi verilerine göre
Birleşik Krallık 2019 yılında AB’ye 294 milyar sterlin mal ve hizmet ihraç
etmiş, bu rakam toplam İngiliz ihracatının yüzde 43’ünü oluşturmuş; AB’den
yapılan ithalat ise 374 milyar sterlin düzeyinde gerçekleşmiş ve toplam ithalatın
yüzde 52’sini oluşturmuştur. Bu rakamlar, Birleşik Krallık’ın AB’den
ayrılmasının ekonomik ilişkileri ortadan kaldırmadığını, aksine bu yoğun
karşılıklı bağımlılığın yeni bir hukuki zeminde yeniden düzenlenmesini zorunlu
kıldığını göstermektedir.
Ekonomik
karşılıklı bağımlılık, müzakerelerde her iki taraf için hem bir kaynak hem de
bir kısıt oluşturmuştur. Birleşik Krallık açısından Avrupa pazarına erişim
önemli bir pazarlık konusu olurken, AB açısından Birleşik Krallık pazarına
erişim ve özellikle finansal hizmetler, mal ticareti, tedarik zincirleri,
enerji, ulaştırma ve güvenlik işbirliği alanları önem taşımıştır. Bununla
birlikte tarafların karşılıklı bağımlılığının simetrik olmadığı alanlar da
bulunmuştur. AB’nin 27 üye devletten oluşan daha büyük ekonomik alanı,
Londra’nın tek bir dış ortak olarak müzakere yürütmesiyle karşılaştırıldığında
farklı bir pazarlık yapısı ortaya çıkarmıştır. Bu durum, AB’nin müzakerelerde
ortak hareket ederek bireysel üye devletlerin Birleşik Krallık ile ayrı ayrı
pazarlık yürütmesini engellemesiyle daha belirgin hale gelmiştir. Avrupa
Birliği’nin müzakere stratejisinde birlik içindeki ortak pozisyonun korunması,
ekonomik pazarlık gücünün kurumsal bir kaynağı olarak işlev görmüştür.
Bununla
birlikte Birleşik Krallık’ın da müzakere gücü sağlayan araçları bulunmaktaydı.
Öncelikle Birleşik Krallık, Avrupa’nın en büyük ekonomilerinden biri ve AB için
önemli bir ticaret ve güvenlik ortağıydı. İkinci olarak Londra, küresel finans,
savunma, istihbarat, diplomasi ve yükseköğretim gibi alanlarda önemli
kapasitelere sahipti. Üçüncü olarak Birleşik Krallık, Avrupa Birliği ile
gelecekteki ilişkisini yalnızca ekonomik ticaret üzerinden değil, ABD ve diğer
üçüncü ülkelerle ilişkileri, bağımsız ticaret anlaşmaları ve küresel ekonomik
yönelimleri üzerinden de çeşitlendirme arayışındaydı. Bu nedenle Brexit
müzakerelerinde İngiliz hükümeti, Avrupa Birliği ile ilişkilerin önemini
korurken aynı zamanda dış politika ve ticaret seçeneklerini genişletme
kapasitesini de bir pazarlık unsuru olarak değerlendirmiştir. Bununla birlikte
bu kapasitenin kısa vadede AB pazarına erişimin yerini tamamen doldurması
mümkün olmadığından, Londra’nın “küresel Britanya” söylemi ile Avrupa ekonomik
bağımlılığı arasında bir geçiş dönemi gerilimi ortaya çıkmıştır.
Müzakerelerde
kullanılan bir diğer önemli ekonomik araç, pazar erişiminin koşullandırılması
olmuştur. Birleşik Krallık açısından temel hedeflerden biri, Avrupa Birliği ile
mümkün olduğunca düşük ticaret engelleri içeren bir ilişki kurmak, ancak bunun
karşılığında AB kurumlarının doğrudan hukuki ve siyasi etkisini kabul
etmemekti. AB ise sıfır gümrük vergisi ve sıfır kota temelinde bir ticaret
ilişkisinin mümkün olduğunu kabul etmekle birlikte, bunun güçlü rekabet
kuralları ve diğer alanlardaki taahhütlerle birlikte yürütülmesini istemiştir.
Böylece pazar erişimi, müzakerelerde doğrudan bir pazarlık aracına dönüşmüştür.
24 Aralık 2020 tarihinde üzerinde anlaşmaya varılan Ticaret ve İşbirliği
Anlaşması, mallarda tarife ve kota olmaksızın ticareti öngörmüş, ancak bu
ticaretin belirli menşe kurallarına ve yeni gümrük prosedürlerine tabi olmasını
beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla anlaşma, Brexit öncesi tek pazar
entegrasyonunun devamı değil, daha düşük düzeyde ekonomik bütünleşmeye dayalı
yeni bir ticari çerçeve oluşturmuştur.
Siyasi
pazarlık araçları ise ekonomik araçlardan daha karmaşık bir nitelik taşımıştır.
Tarafların kullandığı temel araçlar arasında hukuki yükümlülükler, kamuoyu
baskısı, parlamento desteği, zaman baskısı, anlaşmasız ayrılık ihtimali,
karşılıklı bağımlılık ve kurumsal meşruiyet yer almıştır. Özellikle Birleşik
Krallık hükümetleri açısından “anlaşmasız Brexit” seçeneği belirli dönemlerde
bir pazarlık unsuru olarak kullanılmıştır. Anlaşmasız ayrılık, ekonomik
maliyetleri yüksek olabilecek bir seçenek olmakla birlikte, teorik açıdan
tarafların müzakere masasında kabul edebileceği en kötü alternatiflerden birini
tanımladığı için pazarlık gücü açısından önem taşımıştır. Ancak bu aracın
etkili olabilmesi, karşı tarafın da anlaşmasızlığın maliyetlerini üstlenmeye
istekli ve hazırlıklı olup olmadığına bağlıydı. Dolayısıyla “no deal” seçeneği
tek taraflı bir baskı mekanizması değil, karşılıklı maliyet üretme
potansiyeline sahip bir tehdit ve rezerv seçenek olarak değerlendirilmelidir.
Zaman
faktörü de Brexit müzakerelerinde önemli bir pazarlık aracına dönüşmüştür.
Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. maddesindeki iki yıllık süreç, tarafları
belirli bir takvim içerisinde anlaşmaya yöneltmiştir. Ancak 2019 yılında
ayrılma tarihi birkaç kez ertelenmiş ve Birleşik Krallık 31 Ocak 2020 tarihinde
AB’den ayrılmıştır. Sonrasında 31 Aralık 2020’ye kadar süren geçiş dönemi
boyunca gelecekteki ilişki müzakere edilmiştir. 2020 görüşmelerinde tarafların
karşı karşıya kaldığı en önemli baskılardan biri, anlaşmanın geçiş dönemi sona
ermeden tamamlanmasıydı. İngiliz hükümeti geçiş döneminin uzatılmasını
istememiş ve Haziran 2020 sonundaki uzatma imkanının kullanılmamasını tercih
etmiştir. Bu durum, zaman baskısını her iki taraf için de artırmış, ancak aynı
zamanda tarafların son aşamada daha fazla taviz vermeye zorlanıp
zorlanamayacağı konusunda önemli bir stratejik belirsizlik yaratmıştır.
2020
yılındaki gelecekteki ilişki müzakereleri, hükümetlerarası pazarlıkların çok
boyutlu karakterini daha açık biçimde göstermiştir. Görüşmeler 2 Mart 2020
tarihinde başlamış ve başlangıçta beş müzakere turu öngörülmüştür. COVID-19
salgını müzakere takvimini ve görüşmelerin yürütülme biçimini etkilerken,
taraflar arasında özellikle yönetişim, uyuşmazlık çözümü, level playing field,
balıkçılık ve polis-adli işbirliği konularında önemli farklılıklar devam
etmiştir. Bu başlıkların ortak özelliği, ekonomik veya teknik görünmelerine
rağmen egemenlik ve düzenleyici özerklik sorunlarıyla doğrudan bağlantılı
olmalarıdır. Örneğin uyuşmazlık çözümü konusunda AB, AB hukukuna ilişkin
meselelerde Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın rolünü korumaya önem verirken,
Birleşik Krallık kendi yargısal özerkliğini vurgulamıştır. Benzer biçimde level
playing field tartışması, yalnızca rekabet politikasına ilişkin teknik bir konu
değil, gelecekte Birleşik Krallık’ın çevre, çalışma hayatı, devlet yardımları
ve ekonomik düzenlemeler konusunda ne ölçüde bağımsız hareket edebileceği
sorusuyla bağlantılıdır.
Bu
bağlamda Brexit müzakerelerinde pazarlık gücünün yalnızca maddi kaynaklarla
açıklanması yeterli değildir. Hükümetlerarası müzakere teorileri açısından
pazarlık gücü, tarafların karşı tarafın alternatif seçeneklerini sınırlama ve
kendi alternatiflerinin maliyetini yönetme kapasitesiyle de ilişkilidir.
Birleşik Krallık’ın temel alternatiflerinden biri AB ile düşük entegrasyonlu
bir ticaret ilişkisine geçmek, diğeri ise daha yüksek düzeyde ekonomik yakınlık
karşılığında belirli düzenleyici yükümlülükleri kabul etmekti. AB açısından ise
Birleşik Krallık ile mümkün olduğunca yakın bir ilişki kurmak ile tek pazarın
kurumsal ve hukuki bütünlüğünü korumak arasında bir tercih alanı bulunmaktaydı.
Bu nedenle tarafların pazarlık gücü sabit değil, konuya ve müzakere aşamasına
göre değişkenlik göstermiştir. Ticaret alanında bir tarafın avantajlı olduğu
konu, güvenlik veya finansal hizmetlerde diğer tarafın daha yüksek kapasiteye
sahip olduğu bir alana dönüşebilmiştir.
Karşılıklı
bağımlılık teorisi açısından değerlendirildiğinde ise Brexit müzakereleri,
“bağımlılık” ile “kırılganlık” arasındaki ayrımı da görünür kılmıştır. Robert
Keohane ve Joseph Nye’ın karşılıklı bağımlılık yaklaşımında vurgulandığı üzere
devletlerin birbirine bağımlı olması, bu bağımlılığın her iki taraf açısından
eşit maliyet yaratacağı anlamına gelmemektedir. Taraflardan birinin belirli bir
ilişkinin sona ermesinden daha fazla zarar görmesi, diğer tarafa göre daha
yüksek kırılganlık yaratabilir. Brexit örneğinde Birleşik Krallık’ın AB ile
ticari ilişkilerinin yoğunluğu, Londra açısından önemli bir ekonomik bağımlılık
alanı oluştururken, AB’nin de İngiliz pazarına, finansal hizmetlere, güvenlik
kapasitesine ve ticari bağlantılara yönelik çıkarları bulunmaktaydı.
Dolayısıyla pazarlık gücü tek yönlü olmaktan ziyade konu bazında değişen
karşılıklı bağımlılıkların bileşiminden oluşmuştur.
Kuzey
İrlanda meselesi, bu pazarlık yapısının en karmaşık boyutlarından birini
oluşturmuştur. Çünkü Kuzey İrlanda meselesi, Brexit müzakerelerinde yalnızca
ticaret veya gümrük düzenlemesi olarak ortaya çıkmamış; aynı zamanda Birleşik
Krallık’ın anayasal bütünlüğü, İrlanda adasındaki barış süreci, Avrupa
Birliği’nin tek pazarının korunması ve Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti
arasındaki ilişkilerle bağlantılı çok katmanlı bir sorun haline gelmiştir.
Avrupa Konseyi 2017 yılında Brexit müzakerelerinin temel ilkelerini belirlerken
Kuzey İrlanda’daki barış sürecinin ve Hayırlı Cuma Anlaşması’nın korunmasına
özel önem vermiş, sert sınırın yeniden ortaya çıkmasının önlenmesini gerekli
görmüştür. Bu durum, Kuzey İrlanda meselesini diğer müzakere başlıklarından
farklılaştırmıştır. Çünkü tarafların bu alandaki kararları yalnızca ekonomik
sonuç üretmemiş, aynı zamanda siyasal istikrar ve anayasal düzen üzerinde de
etkiler yaratma potansiyeline sahip olmuştur.
Kuzey
İrlanda meselesinin stratejik önemi, özellikle Birleşik Krallık’ın AB tek
pazarından ve Gümrük Birliği’nden ayrılma hedefi ile İrlanda adasında fiziksel
bir sınırın oluşmasının önlenmesi arasındaki gerilimden kaynaklanmıştır.
Birleşik Krallık’ın bütün olarak Gümrük Birliği’nden ayrılması halinde,
Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki kara sınırında gümrük ve
düzenleyici kontrollerin ortaya çıkması ihtimali gündeme gelmiştir. Ancak böyle
bir sınırın kurulması, Hayırlı Cuma Anlaşması sonrasında oluşan siyasi ve
ekonomik düzen açısından önemli sonuçlar doğurabileceğinden, taraflar sınır
meselesine özel bir çözüm geliştirmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle Kuzey
İrlanda Protokolü, Brexit müzakerelerinde yalnızca teknik bir ticaret
düzenlemesi değil, tarafların farklı ve zaman zaman çatışan hedeflerini
uzlaştırmaya yönelik kurumsal bir mekanizma olarak ortaya çıkmıştır.
Kuzey
İrlanda’nın Birleşik Krallık’ın anayasal parçası olması ile Avrupa Birliği’nin
tek pazar düzeni arasındaki ilişki, müzakerelerde egemenlik tartışmasının
merkezine yerleşmiştir. Birleşik Krallık açısından Kuzey İrlanda’nın Birleşik
Krallık içindeki anayasal konumunun korunması temel bir mesele olurken, AB
açısından İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın Birlik dış
sınırına dönüşmesi halinde tek pazarın bütünlüğünün korunması gerekliydi. Bu
iki yaklaşım arasında doğrudan bir uzlaşmazlık bulunması kaçınılmaz değildi;
ancak uygulanacak gümrük ve düzenleyici mekanizmaların nerede
konumlandırılacağı konusunda önemli bir kurumsal tercih ortaya çıkmıştır.
Sonuçta müzakereler, kontrollerin İrlanda adasındaki kara sınırında
yoğunlaşmasını önlemek amacıyla belirli kontrollerin İrlanda Denizi üzerinden
Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaret güzergâhına taşınması
yönünde gelişmiştir. Böylece Brexit’in oluşturduğu egemenlik ve ticaret sorunu,
coğrafi olarak yeniden düzenlenen bir kontrol mekanizması üzerinden yönetilmeye
çalışılmıştır.
Bu durum,
hükümetlerarası pazarlık açısından önemli bir örnek oluşturmaktadır. Çünkü
taraflar Kuzey İrlanda konusunda birbirlerinin temel çıkarlarını tamamen
ortadan kaldırmamış, bunun yerine maliyetlerin ve kontrol mekanizmalarının
farklı bir coğrafi alana aktarılması yoluyla bir uzlaşma zemini oluşturmuştur.
2018 yılında Theresa May hükümeti döneminde ortaya çıkan Withdrawal Agreement
taslağında Kuzey İrlanda için özel düzenlemeler öngörülmüş, ancak İngiliz iç
siyasetindeki itirazlar nedeniyle anlaşma Parlamento'da kabul edilmemiştir.
2019 yılında Boris Johnson hükümeti döneminde ise Protokol yeniden müzakere
edilmiş ve 17 Ekim 2019 tarihinde revize edilmiş Withdrawal Agreement üzerinde
anlaşmaya varılmıştır. Avrupa Komisyonu’nun Brexit kronolojisi, bu değişimin
özellikle İrlanda/Kuzey İrlanda Protokolü bakımından 2019 yazı ve sonbaharında
gerçekleşen yeniden müzakere süreciyle bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Böylece Kuzey İrlanda meselesi, Brexit müzakerelerinin hem uluslararası hem de
iç siyasi boyutlarını birbirine bağlayan temel düğüm noktalarından biri haline
gelmiştir.
Boris
Johnson hükümeti döneminde Birleşik Krallık’ın müzakere yaklaşımı, Theresa May
dönemine göre daha belirgin bir biçimde egemenlik ve düzenleyici özerklik
üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte Kuzey İrlanda meselesinin çözümü,
Birleşik Krallık’ın tek pazar ve Gümrük Birliği’nden ayrılma hedefinin bazı
farklılaştırılmış kuralları kabul etmesini gerektirmiştir. Bu nedenle Kuzey
İrlanda Protokolü, egemenlik kavramının tek boyutlu olmadığını gösteren önemli
bir örnek oluşturmuştur. Birleşik Krallık anayasal açıdan Kuzey İrlanda
üzerindeki egemenliğini korurken, Kuzey İrlanda’da belirli mal ticareti ve
gümrük alanlarında AB kurallarının uygulanması kabul edilmiştir. Böylece hukuki
egemenlik ile düzenleyici uyum arasında bir ayrışma ortaya çıkmıştır. Bu ayrışma
daha sonra Windsor Framework ile belirli ölçülerde yeniden düzenlenmiş olsa da,
Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinde egemenlik tartışmasının temel
unsurlarından biri olmayı sürdürmüştür.
Kuzey
İrlanda meselesinin müzakere gücü bakımından önemi, aynı zamanda tarafların
birbirlerinin kırılganlıklarını kullanabilme kapasitesiyle ilişkilidir.
Birleşik Krallık için İrlanda Denizi'nde ticaret kontrollerinin artırılması,
Birleşik Krallık iç pazarı ve anayasal birlik açısından siyasi sorun
yaratabilecek bir sonuç doğurabilmiştir. AB için ise Kuzey İrlanda üzerinden
tek pazara yönelik kontrolsüz mal akışının oluşması, Birlik hukukunun ve ortak
pazarın bütünlüğü bakımından sorun yaratabilirdi. Bu nedenle iki taraf da
diğerinin temel çıkarlarını göz ardı edememiştir. Müzakere sürecinde ortaya
çıkan çözüm arayışları, tarafların birbirlerinin ekonomik ve siyasi
kırılganlıklarını tamamen ortadan kaldırmak yerine bunları yönetmeye yönelik
kurumsal düzenlemeler geliştirdiğini göstermektedir.
Bu
bağlamda Brexit müzakereleri, hükümetlerarası pazarlığın klasik anlamda
tarafların birbirlerine taviz vermesinden ibaret olmadığını göstermektedir.
Tarafların pazarlık kapasitesi, aynı zamanda sorunların nasıl tanımlandığı,
hangi konuların birlikte veya ayrı müzakere edildiği, hangi meselelerin hukuki
metinlere bağlandığı ve hangi konuların sonraki kurumsal mekanizmalara
bırakıldığı üzerinden şekillenmiştir. Withdrawal Agreement ile gelecekteki
ilişki arasında yapılan ayrım ve daha sonra Ticaret ve İşbirliği Anlaşması’nın
oluşturulması, sorunların farklı hukuki çerçevelere bölünmesinin bir örneğidir.
Withdrawal Agreement, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasının hukuki
koşullarını düzenlerken, Political Declaration gelecekteki ilişkinin genel
çerçevesini ortaya koymuş; 2020 müzakereleri ise Ticaret ve İşbirliği Anlaşması
üzerinden daha ayrıntılı bir ekonomik ve güvenlik ilişkisi oluşturmuştur. Bu
kurumsal ayrıştırma, müzakerelerin tamamının tek bir pazarlık paketine
dönüşmesini engelleyerek farklı alanlarda farklı uzlaşma biçimlerinin
geliştirilmesine imkan sağlamıştır.
Bununla
birlikte tarafların pazarlık gücü yalnızca devletlerarası ilişkilerden
kaynaklanmamış, her iki tarafın kendi iç siyasal yapıları da müzakere
kapasitesini etkilemiştir. Birleşik Krallık hükümeti açısından Parlamento,
siyasi partiler, Birlikçi ve milliyetçi aktörler, iş çevreleri ve kamuoyu
müzakere pozisyonunun belirlenmesinde etkili olmuştur. Özellikle Theresa May
hükümetinin Parlamento’da yeterli çoğunluğu sağlayamaması, müzakere edilen
Withdrawal Agreement’ın iç siyasal onay sürecinde önemli bir sorun
oluşturmuştur. AB tarafında ise 27 üye devletin ortak pozisyonunu korumak temel
bir gereklilik olmuştur. Bu nedenle Brexit müzakereleri iki düzeyli bir oyun
olarak da incelenebilir. Hükümetler yalnızca dış aktörlerle değil, aynı zamanda
kendi iç siyasi aktörleriyle de pazarlık yapmak zorunda kalmıştır. Robert
Putnam’ın iki düzeyli oyun yaklaşımı açısından bakıldığında, bir hükümetin
dışarıda müzakere ettiği anlaşmanın içeride kabul edilebilir olması
gerekmektedir. Brexit sürecinde özellikle Birleşik Krallık örneğinde dış
müzakere ile iç siyasi meşruiyet arasındaki bağlantı oldukça belirgin hale
gelmiştir.
İç siyaset
ile dış müzakere arasındaki bu bağlantı, tarafların pazarlık alanını hem
genişletmiş hem de daraltmıştır. Bir hükümetin iç siyasi aktörler nedeniyle
belirli bir tavizi verememesi, karşı tarafa karşı bir “bağlayıcılık” avantajı
sağlayabilir. Ancak aynı zamanda iç siyasal bölünmeler, hükümetin güvenilir bir
müzakere ortağı olarak hareket etmesini zorlaştırabilir. Brexit sürecinde
İngiliz hükümetlerinin müzakere pozisyonlarındaki değişiklikler, liderlik
değişimleri ve Parlamento’daki oylamalar bu dinamiğin önemli örneklerini
oluşturmuştur. Theresa May döneminde anlaşmanın Parlamento’da onaylanamaması,
2019 yılında yeni hükümetin farklı bir Protokol düzenlemesine yönelmesinin
önünü açmıştır. Bu durum, hükümetlerarası müzakerelerin devletlerin dış
politika tercihleri kadar iç kurumsal yapılarına da bağlı olduğunu
göstermektedir.
Sonuç
olarak Brexit müzakereleri, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki
ilişkinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuki, siyasi ve anayasal
düzeylerde yeniden yapılandırıldığı kapsamlı bir hükümetlerarası pazarlık
süreci olarak değerlendirilmelidir. Müzakerelerin temel aşamaları
incelendiğinde ilk dönemde ayrılmanın hukuki ve mali sonuçlarının
belirlenmesine, ikinci dönemde gelecekteki ilişkinin çerçevesinin
oluşturulmasına, üçüncü dönemde ise ticaret, güvenlik ve yönetişim alanlarında
yeni bir ortaklık düzeninin kurulmasına odaklanıldığı görülmektedir. Avrupa
Birliği, ortak müzakere pozisyonu sayesinde üye devletlerin tek tek pazarlık
yürütmesini engellemiş ve tek pazarın bütünlüğünü müzakere stratejisinin temel
unsurlarından biri haline getirmiştir. Birleşik Krallık ise egemenlik,
düzenleyici özerklik, sınırların kontrolü ve bağımsız ticaret politikası gibi
hedefleri ekonomik ilişkilerin sürdürülmesi ihtiyacıyla dengelemeye
çalışmıştır. Bu nedenle tarafların pozisyonları mutlak biçimde birbirinin
karşıtı olmaktan ziyade, bazı alanlarda örtüşen, bazı alanlarda ise
birbirleriyle doğrudan çatışan çıkarların bileşimi şeklinde ortaya çıkmıştır.
Brexit
sonrası hükümetlerarası pazarlığın en belirgin özelliği, karşılıklı
bağımlılığın pazarlık gücünü ortadan kaldırmaması, aksine pazarlığın temelini
oluşturmasıdır. Birleşik Krallık ile AB arasındaki yoğun ticari ve siyasi
ilişkiler, tarafların birbirlerinden tamamen kopmalarını zorlaştırırken, aynı
zamanda ekonomik erişim, düzenleyici özerklik, güvenlik işbirliği ve pazar
bütünlüğü gibi alanlarda karşılıklı tavizlerin ortaya çıkmasını mümkün
kılmıştır. Tarafların sahip olduğu pazarlık gücü bu nedenle sabit bir kapasite
değil, konuya, zamana, alternatif seçeneklere ve iç siyasi koşullara göre
değişen bir ilişki biçimidir. Özellikle 2020 yılında yapılan müzakerelerde
governance, level playing field, balıkçılık ve güvenlik işbirliği gibi
konuların aynı anda gündeme gelmesi, tarafların ekonomik çıkarlarını hukuki ve
siyasi egemenlik tartışmalarıyla birlikte değerlendirdiklerini göstermiştir.
Kuzey
İrlanda meselesi ise bu çok katmanlı pazarlık yapısının en açık örneğini
oluşturmuştur. İrlanda adasında sert sınırın önlenmesi, Hayırlı Cuma
Anlaşması’nın korunması, AB tek pazarının bütünlüğünün sürdürülmesi ve Birleşik
Krallık’ın anayasal bütünlüğünün muhafaza edilmesi aynı anda dikkate alınmak
zorunda kalmıştır. Bu nedenle Kuzey İrlanda, Brexit müzakerelerinde diğer
ticari meselelerden farklı olarak, tarafların temel siyasi ve anayasal
hassasiyetlerini aynı anda etkileyen stratejik bir dosya haline gelmiştir. 2019
yılında revize edilen Withdrawal Agreement ve bunun içerisindeki Kuzey İrlanda
Protokolü, bu çatışan çıkarların belirli bir kurumsal çerçevede
uzlaştırılmasına yönelik bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Daha sonraki Windsor
Framework ise Protokolün uygulanmasına ilişkin çeşitli düzenlemeleri yeniden
şekillendirmiştir. Bu süreç, Brexit müzakerelerinin tek seferlik bir anlaşma
üretmekten ziyade, tarafların farklı alanlardaki çıkarlarını zaman içinde
yeniden düzenlediği sürekli bir hükümetlerarası pazarlık süreci olduğunu
göstermektedir.
Dolayısıyla
Brexit sonrasında İngiltere-AB ilişkilerindeki hükümetlerarası pazarlıklar,
egemenlik ile karşılıklı bağımlılık arasında kurulan dinamik bir denge
üzerinden analiz edilebilir. Birleşik Krallık’ın AB kurumlarından hukuki ve
siyasi olarak ayrılması, ekonomik ve coğrafi karşılıklı bağımlılığı ortadan
kaldırmamıştır. Aynı şekilde Avrupa Birliği’nin Birleşik Krallık’tan kurumsal
olarak ayrılması, Londra ile ticaret, güvenlik, enerji, ulaştırma ve İrlanda
adasındaki barış düzeni gibi alanlarda işbirliği ihtiyacını ortadan
kaldırmamıştır. Bu nedenle Brexit, tarafların birbirlerinden tamamen ayrıldığı
bir süreçten ziyade, karşılıklı bağımlılığın yeni kurumsal kurallar altında
yeniden düzenlendiği bir süreç olarak değerlendirilebilir. Bu yeniden düzenlemede
pazarlık gücü, ekonomik büyüklük kadar hukuki normlar, iç siyasi meşruiyet,
alternatif seçenekler, zaman baskısı ve kurumsal birlik kapasitesi tarafından
şekillendirilmiştir. Kuzey İrlanda meselesi ise bu unsurların tamamının
kesiştiği alan olarak, Brexit müzakerelerinin stratejik merkezlerinden birini
oluşturmuştur. Sonuç itibarıyla İngiltere-AB arasındaki hükümetlerarası
pazarlıklar, yalnızca Brexit’in nasıl gerçekleştirileceğini değil, Brexit
sonrasında Avrupa siyasi düzeni içerisinde egemenlik, ekonomik bütünleşme ve
karşılıklı bağımlılığın hangi koşullarda bir arada sürdürülebileceğini de
belirleyen bir müzakere süreci niteliği taşımıştır.
5.bölüm Windsor Framework ve Kuzey İrlanda
Protokolü'nün Yeniden Düzenlenmesi
Windsor
Framework, Brexit sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında Kuzey
İrlanda’nın özel statüsüne ilişkin ortaya çıkan hukuki, ekonomik ve siyasi
sorunların yeniden düzenlenmesine yönelik en önemli kurumsal adımlardan biri
olarak değerlendirilebilir. Kuzey İrlanda Protokolü’nün 1 Ocak 2021 tarihinde
uygulanmaya başlamasından sonra ortaya çıkan ticari, idari ve siyasi sorunlar,
Protokolün başlangıçta öngörülen biçimiyle uygulanmasının taraflar açısından
sürdürülebilirliğini tartışmalı hale getirmiştir. Birleşik Krallık hükümeti
özellikle Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticarette ortaya çıkan
gümrük işlemleri, düzenleyici kontroller, tarım ve gıda ürünlerine ilişkin
gereklilikler ve Birleşik Krallık iç pazarının bütünlüğü konusunda sorunlar
bulunduğunu savunurken, Avrupa Birliği Protokolün temel işlevinin İrlanda
adasında sert sınır oluşmasını engellemek ve AB tek pazarının bütünlüğünü
korumak olduğunu vurgulamıştır. Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim, 2021-2022
döneminde yoğun müzakerelere ve siyasi anlaşmazlıklara yol açmış, 27 Şubat 2023
tarihinde Birleşik Krallık hükümeti ile Avrupa Komisyonu arasında Windsor
Framework konusunda siyasi uzlaşmaya varılmasıyla yeni bir aşamaya geçilmiştir.
Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık arasındaki Withdrawal Agreement Ortak
Komitesi, 24 Mart 2023 tarihinde Windsor Framework'e ilişkin düzenlemeleri
kabul etmiş ve böylece Protokolün uygulanma biçimi önemli ölçüde
değiştirilmiştir.
Windsor
Framework'ün ortaya çıkış koşullarını anlayabilmek için öncelikle Kuzey İrlanda
Protokolü'nün neden oluşturulduğunun hatırlanması gerekir. Brexit sonrasında
Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği tek pazarından ve Gümrük Birliği'nden
ayrılması, İrlanda Cumhuriyeti ile Birleşik Krallık'a bağlı Kuzey İrlanda
arasındaki kara sınırının AB'nin dış sınırlarından biri haline gelmesi sorununu
ortaya çıkarmıştır. Ancak böyle bir sınırın yeniden oluşturulması, 1998 Hayırlı
Cuma Anlaşması'nın oluşturduğu siyasi ve ekonomik düzen açısından hassas
sonuçlar doğurabilecek nitelikteydi. Bu nedenle Brexit müzakerelerinde temel
sorunlardan biri, Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılmasını gerçekleştirirken
İrlanda adasında fiziksel bir sınır kontrolü oluşturmamak ve aynı zamanda
Avrupa Birliği'nin tek pazarının mal güvenliği ve gümrük bütünlüğünü korumaktı.
Protokol bu iki hedefi bir arada gerçekleştirmek amacıyla tasarlanmış ve Kuzey
İrlanda'nın belirli mal ticareti ve gümrük alanlarında AB kurallarıyla uyumlu
kalmasını öngörmüştür. Avrupa Komisyonu da Protokolün temel amaçları arasında
sert sınırın önlenmesi, Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması, Kuzey-Güney işbirliğinin
sürdürülmesi ve AB tek pazarının bütünlüğünün güvence altına alınmasını açık
biçimde belirtmektedir.
Ancak
Protokolün hukuki olarak tasarlanması ile günlük ekonomik ve siyasi yaşamda
uygulanması arasında önemli bir fark ortaya çıkmıştır. Protokol, İrlanda
adasındaki sınırın açık kalmasını sağlamak için belirli kontrollerin İrlanda
Denizi üzerinden Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticarete
uygulanmasını gerektirmiştir. Bu durum, Birleşik Krallık'ın iç pazarının kendi
içerisinde yeni bir düzenleyici ve gümrük sınırı oluştuğu yönündeki siyasi
eleştirilerin güçlenmesine neden olmuştur. Özellikle Kuzey İrlanda'ya Büyük
Britanya'dan gönderilen malların belirli koşullarda gümrük beyanı, sağlık ve
bitki sağlığı kontrolleri ve diğer düzenleyici prosedürlere tabi olması, daha
önce Birleşik Krallık içindeki ticaret olarak gerçekleştirilen işlemlerin önemli
bir bölümünü farklılaştırmıştır. Avrupa Birliği açısından bu düzenlemeler,
Kuzey İrlanda üzerinden AB tek pazarına girebilecek malların kontrol edilmesi
bakımından gerekliydi. Buna karşılık Birleşik Krallık açısından sorun, Brexit
ile amaçlanan düzenleyici özerkliğin ve ülke içindeki serbest ticaretin Kuzey
İrlanda bakımından farklı bir hukuki rejimle birlikte uygulanmasıydı.
Dolayısıyla Protokolün uygulanması, ekonomik bir düzenleme olmasının yanında
doğrudan egemenlik tartışmasının da parçası haline gelmiştir.
Uygulamadaki
sorunların önemli bir bölümü Protokolün ayrıntılarının başlangıçta öngörülen
genel hükümlerden daha karmaşık olmasıyla bağlantılıydı. Protokolün temel
hükümleri 1 Ocak 2021'de uygulanmaya başlamış olmakla birlikte, birçok uygulama
ayrıntısı Birleşik Krallık ve AB'nin Ortak Komitesi içerisinde daha sonra
belirlenmiştir. Birleşik Krallık hükümeti bazı düzenlemelerin işletmeler
üzerinde beklenenden daha yüksek idari maliyet oluşturduğunu savunmuş,
özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin gümrük ve sağlık kontrollerine
ilişkin yeni yükümlülüklerle karşı karşıya kaldığını belirtmiştir. İngiliz
hükümetinin yaklaşımında Protokolün uygulanması sonucunda Büyük Britanya ile
Kuzey İrlanda arasındaki ticarette bürokratik engellerin arttığı, tedarik zincirlerinin
etkilendiği ve bazı ürünlerin Kuzey İrlanda pazarına ulaşmasının zorlaştığı
görüşü öne çıkmıştır. 2022 yılında Birleşik Krallık hükümetinin Protokolü
değiştirmeye yönelik girişimlerinde de bu sorunlar temel gerekçeler arasında
yer almıştır. Parlamento Kütüphanesi tarafından hazırlanan değerlendirmeler,
2021-2022 döneminde grace period olarak adlandırılan geçiş kolaylıklarının
uygulandığını ve tarafların kalıcı çözümler üzerinde müzakere yürüttüğünü
ortaya koymaktadır.
Bununla
birlikte Protokolün uygulanmasından kaynaklanan sorunları yalnızca ekonomik
maliyetler üzerinden açıklamak eksik olacaktır. Kuzey İrlanda'daki siyasi
sistem içerisinde Protokolün meşruiyeti konusunda ciddi görüş ayrılıkları
ortaya çıkmıştır. Birlikçi siyasal aktörler, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda
arasındaki ticarette ortaya çıkan kontrollerin Birleşik Krallık içindeki
anayasal ve ekonomik bütünlüğü zayıflattığını ileri sürerken, milliyetçi ve
bazı diğer siyasal aktörler Protokolün İrlanda adasındaki sert sınırı önlemesi
ve Kuzey İrlanda'nın AB tek pazarıyla ticari bağlantısını sürdürmesi bakımından
farklı değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu görüş ayrılıkları Kuzey İrlanda'daki
iktidar paylaşımı kurumlarını da etkileyen bir siyasi krize dönüşmüştür. 2022
Kuzey İrlanda Meclisi seçimlerinden sonra Demokratik Birlikçi Parti'nin
Protokole yönelik itirazlarını gerekçe göstererek yürütme kurumlarının
oluşumuna ilişkin sürece katılmaması, Protokol tartışmasının doğrudan devolüsyon
sisteminin işleyişini etkileyebildiğini göstermiştir. Parlamento
Kütüphanesi'nin değerlendirmesine göre DUP, Protokole ilişkin sorunlar
çözülmeden Meclis Başkanı'nın seçilmesine ve yürütme makamlarının
oluşturulmasına destek vermeyeceğini açıklamıştır.
Bu siyasi
boyut, Windsor Framework'ün neden yalnızca teknik bir gümrük reformu olarak
değerlendirilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Birleşik Krallık ile Avrupa
Birliği arasındaki müzakerelerin yeni aşamasında tarafların karşı karşıya
olduğu sorun, yalnızca malların nasıl taşınacağı değil, Kuzey İrlanda'da hangi
hukuk düzeninin hangi alanlarda uygulanacağı ve bu düzenlemeler üzerinde
demokratik denetimin nasıl sağlanacağı sorusuydu. Dolayısıyla Windsor Framework
üç farklı düzeyi aynı anda ilgilendiren bir düzenleme olarak ortaya çıkmıştır.
Birinci düzey ekonomik ve ticari akışların kolaylaştırılması, ikinci düzey AB
tek pazarının bütünlüğünün korunması, üçüncü düzey ise Kuzey İrlanda'nın
anayasal statüsü ve demokratik temsil sorunlarıdır. Bu üç düzeyin aynı anda
yönetilmesi gerektiğinden Windsor Framework, Protokolün tamamen ortadan
kaldırılması yerine onun uygulama biçimini değiştiren ve bazı alanlarda yeni
güvenceler oluşturan bir yeniden düzenleme mekanizması haline gelmiştir. AB ile
Birleşik Krallık'ın 24 Mart 2023 tarihli Ortak Komite kararı sonrasında
Protokolün değiştirilmiş biçiminin Windsor Framework olarak adlandırılması da
bu hukuki sürekliliği göstermektedir.
Yeni
gümrük düzenlemeleri Windsor Framework'ün en görünür unsurlarından birini
oluşturmuştur. Önceki Protokol kapsamında Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya
giren malların önemli bir bölümü, malların AB'ye girme ihtimali dikkate
alınarak gümrük ve düzenleyici kontrollere tabi tutuluyordu. Windsor Framework
ile birlikte malların nihai varış noktasına göre farklılaştırılmış bir sistem
oluşturulmuştur. Kuzey İrlanda'da kalması öngörülen malların daha kolay hareket
etmesini sağlayan “green lane” mekanizması bu sistemin temel unsurlarından
biridir. Buna karşılık Avrupa Birliği'ne geçme veya AB tek pazarına girme riski
taşıyan mallar için daha kapsamlı kontrol mekanizmalarını içeren “red lane”
yaklaşımı korunmuştur. Böylece taraflar bir taraftan Büyük Britanya ile Kuzey
İrlanda arasındaki ticareti kolaylaştırırken diğer taraftan AB tek pazarının
dış sınırının korunması hedefini sürdürmüştür. Birleşik Krallık hükümetinin
uygulama açıklamalarında green lane sistemi, Birleşik Krallık içindeki
ticaretin gereksiz bürokratik yüklerden arındırılması amacıyla tanımlanırken,
AB perspektifinde bu kolaylaştırmaların tek pazar güvenlik mekanizmalarıyla
birlikte uygulanması gerektiği vurgulanmaktadır.
Green lane
sisteminin temel mantığı, malların “AB'ye gidebilecek mallar” ve “Kuzey
İrlanda'da kalması öngörülen mallar” şeklinde ayrıştırılmasıdır. Bu yaklaşım,
gümrük kontrolünün tamamen kaldırılması anlamına gelmemektedir. Aksine
kontrolün risk temelli ve farklılaştırılmış hale getirilmesi amaçlanmıştır.
Birleşik Krallık'ın UK Internal Market Scheme olarak geliştirdiği mekanizmalar,
Kuzey İrlanda'ya mal gönderen belirli işletmelerin daha basitleştirilmiş
prosedürlerden yararlanmasına imkan tanımıştır. Bunun yanında güvenilir ticaret
yapan işletmelerin belirli koşullar altında daha az bürokratik işlemle faaliyet
göstermesi öngörülmüştür. Birleşik Krallık hükümetinin uygulama takvimine göre
yeni düzenlemeler aşamalı olarak yürürlüğe konulmuş, 30 Eylül 2023 itibarıyla
yeni iç pazar düzenlemeleri ve bazı green lane uygulamaları genişletilmiş,
Eylül 2024'ten itibaren ise malların Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya
hareketinde daha kapsamlı kolaylaştırmalar uygulanmaya başlanmıştır.
Bu
düzenlemelerin ekonomik anlamı, Kuzey İrlanda'nın aynı anda iki farklı ekonomik
alanla bağlantısını korumaya çalışmasıdır. Kuzey İrlanda, bir taraftan Birleşik
Krallık iç pazarının parçası olarak Büyük Britanya ile yoğun ekonomik
ilişkilere sahip olmaya devam ederken, diğer taraftan mallar bakımından AB tek
pazarının belirli kurallarına bağlılığını sürdürmektedir. Avrupa Komisyonu,
Windsor Framework sonrasında da Kuzey İrlanda'nın mal ticareti bakımından
sınırlı bir AB hukuk uyumunu sürdürdüğünü belirtmektedir. AB Gümrük Kanunu'nun
Kuzey İrlanda'ya giren belirli mallar bakımından uygulanması ve bazı AB
mevzuatlarının Kuzey İrlanda'daki mal piyasasında geçerliliğini koruması,
bölgenin Brexit sonrası ekonomik konumunu Büyük Britanya'nın geri kalanından farklılaştırmaktadır.
Bu farklılık, bir yandan Kuzey İrlanda'nın İrlanda Cumhuriyeti ve daha geniş AB
pazarıyla ekonomik bağlantılarının sürdürülmesini mümkün kılarken, diğer yandan
Birleşik Krallık iç pazarındaki düzenleyici farklılaşmanın kalıcı bir özelliğe
dönüşmesi tartışmasını beraberinde getirmiştir.
Windsor
Framework'ün ticari düzenlemeleri yalnızca gümrük işlemleriyle sınırlı
değildir. Tarım ve gıda ürünleri, bitki sağlığı, hayvan sağlığı, ilaçlar, KDV
ve tüketim vergileri gibi alanlarda da Protokolün uygulanmasından kaynaklanan
sorunları azaltmaya yönelik düzenlemeler geliştirilmiştir. Avrupa Komisyonu,
Windsor Framework kapsamında gümrük, tarımsal gıda ürünleri, ilaçlar, KDV ve
tüketim vergileri dahil olmak üzere çeşitli alanlarda ortak çözümler
geliştirildiğini belirtmektedir. Bu durum, Protokolün uygulanmasında ortaya
çıkan problemlerin yalnızca gümrük belgelerinin sayısından ibaret olmadığını,
düzenleyici uyumun günlük ekonomik hayatın birçok alanına yayıldığını
göstermektedir. Özellikle tarımsal ve gıda ürünlerinin sınır ötesi hareketi,
sağlık ve güvenlik standartları nedeniyle diğer mal gruplarına göre daha yüksek
düzenleyici hassasiyet taşımaktadır. Windsor Framework bu nedenle ekonomik
akışın hızlandırılması ile düzenleyici güvenliğin korunması arasında daha
ayrıntılı bir denge kurmaya çalışmıştır.
Kuzey
İrlanda ile Büyük Britanya arasındaki ticaretin yeniden düzenlenmesi,
Framework'ün temel amaçlarından biri haline gelmiştir. Brexit öncesinde
Birleşik Krallık'ın AB üyesi olması nedeniyle Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda
arasındaki mal hareketleri iç pazarın genel kuralları çerçevesinde
gerçekleşirken, Brexit sonrasında Kuzey İrlanda'nın AB tek pazarına ilişkin
kurallarla bağlantısının devam etmesi yeni bir ticari yapı oluşturmuştur.
Windsor Framework bu farklılığı tamamen ortadan kaldırmamış, ancak Büyük
Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya giden ve Kuzey İrlanda'da kalması öngörülen mallar
açısından prosedürleri önemli ölçüde basitleştirmiştir. Böylece hedef, İrlanda
Denizi'nde fiili olarak bir sınırın tamamen ortadan kaldırılması değil,
malların risk seviyesine göre farklılaştırılmış kontrol sistemleri üzerinden
hareket etmesini sağlamaktır. Bu ayrım akademik açıdan önemlidir; çünkü Windsor
Framework'ün “sınırı kaldırdığı” ifadesi yerine, ticaret kontrollerinin
kapsamını ve niteliğini yeniden yapılandırdığı ifade edilmelidir.
Bu yeniden
yapılandırmanın bir başka boyutu, Kuzey İrlanda'dan Büyük Britanya'ya yapılan
ihracatın mümkün olduğunca serbestleştirilmesidir. Windsor Framework kapsamında
Kuzey İrlanda'dan Büyük Britanya'ya gönderilen malların Birleşik Krallık iç
pazarına erişimini korumaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Böylece Kuzey
İrlanda'nın Büyük Britanya ile ekonomik bağının zayıflamasının önüne geçilmesi
amaçlanmıştır. Bu düzenleme, Protokolün yarattığı anayasal tartışmanın ekonomik
boyutuyla doğrudan ilişkilidir. Eğer Kuzey İrlanda'dan Büyük Britanya'ya
yapılan ticaret sürekli olarak özel prosedürlere tabi olsaydı, Kuzey
İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki konumuna ilişkin siyasi tartışmalar
daha da yoğunlaşabilirdi. Windsor Framework'ün temel yaklaşımlarından biri,
Kuzey İrlanda'nın hem AB tek pazarıyla hem de Birleşik Krallık iç pazarıyla
bağlantısını aynı anda sürdürmeye çalışmaktır.
Bununla
birlikte uygulama kolaylıklarının işletmeler üzerindeki bütün maliyetleri
ortadan kaldırdığı söylenemez. 2025 yılında gerçekleştirilen Lord Murphy'nin
bağımsız incelemesi, işletmelerin Framework kapsamında çeşitli idari ve mali
yüklerle karşılaşmaya devam ettiğini ortaya koymuştur. İncelemede Trusted
Trader Scheme ve UK Internal Market Scheme gibi mekanizmaların bazı işletmeler
açısından maliyetli bulunduğu, özellikle küçük işletmeler bakımından uygulama
yüklerinin sorun oluşturabildiği ve Duty Reimbursement Scheme'in bazı
kullanıcılar açısından yavaş işlediğine ilişkin görüşlerin bulunduğu
belirtilmiştir. Aynı inceleme, işletmelerin genel olarak Windsor Framework'ün
uygulanmasındaki bazı sorunların sadeleştirilebileceğini ve idari süreçlerin
daha açık hale getirilebileceğini ifade etmiştir. Bu bulgular, Windsor
Framework'ün Protokoldeki sorunları tamamen ortadan kaldıran nihai bir çözümden
ziyade, sorunların niteliğini ve yönetilme biçimini değiştiren bir düzenleme
olarak ele alınmasının daha isabetli olduğunu göstermektedir.
Stormont
Brake mekanizması ise Windsor Framework'ün en önemli siyasi ve demokratik
yeniliklerinden biridir. Önceki Protokol sisteminde Kuzey İrlanda'da
uygulanabilir nitelikteki bazı AB kurallarının değişmesi halinde, belirli
koşullar altında bu değişikliklerin Kuzey İrlanda'da da uygulanması söz konusu olabiliyordu.
Bu durum özellikle “democratic deficit” olarak ifade edilen tartışmayı
güçlendirmiştir. Çünkü Kuzey İrlanda AB üyesi olmadığı halde, AB'nin mal
piyasasına ilişkin bazı düzenlemeleri Kuzey İrlanda hukuk ve ticaret düzenini
etkilemeye devam ediyordu. Windsor Framework bu soruna karşı Stormont Brake
mekanizmasını oluşturmuştur. Mekanizma, Kuzey İrlanda Meclisi'ndeki belirli
sayıda üyenin, belirli şartların karşılanması halinde yeni veya değiştirilmiş
AB mal mevzuatının uygulanmasını durdurmak üzere Birleşik Krallık hükümetini
harekete geçirmesine imkan tanımaktadır.
Stormont
Brake'in işleyişi belirli hukuki koşullara bağlanmıştır. Kuzey İrlanda
Meclisi'nden en az 30 üyenin ve en az iki partinin bu mekanizmanın işletilmesi
için bildirimde bulunması gerekmektedir. Ayrıca mekanizmanın kullanılabilmesi
için Kuzey İrlanda Yürütmesinin faal olması ve Meclisin düzenli şekilde
çalışması gibi koşullar bulunmaktadır. Bu nedenle Stormont Brake, herhangi bir
AB düzenlemesini siyasi olarak engellemeye yönelik genel ve sınırsız bir veto
yetkisi değildir. Daha çok Windsor Framework kapsamında zaten uygulanan belirli
AB hukukunun değiştirilmesi veya yerine yeni bir düzenleme getirilmesi halinde
kullanılabilen istisnai bir demokratik denetim mekanizmasıdır. Bu yönüyle
mekanizmanın amacı, Kuzey İrlanda'da AB hukukunun uygulanmasını tamamen sona
erdirmekten ziyade, yeni düzenlemelerin uygulanması üzerinde yerel demokratik
katılımı artırmaktır.
Stormont
Brake'in hukuki niteliği ile siyasi anlamı arasında da ayrım yapmak
gerekmektedir. Hukuki açıdan mekanizma, belirli koşullarda Birleşik Krallık
hükümetinin AB'nin yeni veya değiştirilmiş mal mevzuatının Kuzey İrlanda'da
uygulanmasını engelleme sürecini başlatabilmesine imkan veren özel bir
prosedürdür. Siyasi açıdan ise Kuzey İrlanda'da AB kurallarının uygulanmasına
ilişkin meşruiyet sorununa cevap verme amacı taşımaktadır. Birleşik Krallık
hükümeti mekanizmayı demokratik güvence olarak sunarken, bazı siyasi aktörler
bunun kapsamının sınırlı olduğunu ve gerçek anlamda veto yetkisi
oluşturmadığını ileri sürmüştür. Bu nedenle Stormont Brake'in demokratik
niteliği değerlendirilirken yalnızca mekanizmanın varlığına değil, hangi
durumlarda kullanılabildiğine, prosedürel şartlarına ve nihai kararın hangi
kurum tarafından verildiğine de bakılması gerekir.
Nitekim
mekanizmanın uygulamadaki sınırları 2025 yılında daha görünür hale gelmiştir.
Lord Murphy'nin 2025 tarihli bağımsız incelemesinde, bazı birlikçi aktörlerin
Stormont Brake ve Applicability Motion mekanizmalarının AB hukukunun Kuzey
İrlanda'da uygulanmasını etkili biçimde engelleyip engelleyemeyeceği konusunda
kuşkular taşıdığı belirtilmiştir. İncelemede, Ocak 2025'te Birleşik Krallık
Kuzey İrlanda Bakanı tarafından Stormont Brake'in ilk kullanımının
reddedilmesinin bu tartışmaları daha da belirginleştirdiği ifade edilmiştir. Bu
gelişme, mekanizmanın yalnızca teorik bir demokratik güvence olmadığını, aynı
zamanda kullanımının hukuki ve siyasi şartlara bağlı olduğunu göstermiştir.
Dolayısıyla Stormont Brake, doğrudan ve sınırsız bir yerel veto mekanizması
olarak değil, uluslararası bir anlaşmanın uygulanması ile yerel demokratik
denetim arasında aracılık yapan kurumsal bir araç olarak değerlendirilmelidir.
Windsor
Framework'ün egemenlik tartışmasına etkisi bu noktada daha karmaşık bir hal
almaktadır. Birleşik Krallık hükümeti Framework'ü Kuzey İrlanda'nın Birleşik
Krallık içindeki konumunu güçlendiren bir düzenleme olarak sunarken, Avrupa
Birliği açısından Framework, Protokolün temel amaçlarını koruyarak pratik
sorunları azaltan bir uygulama modeli olarak değerlendirilmiştir. İngiliz hükümetinin
2023 tarihli açıklamasında Framework'ün Birleşik Krallık iç pazarındaki ticaret
akışını yeniden kolaylaştırmayı, Kuzey İrlanda'nın Birlik içindeki konumunu
korumayı ve demokratik denetim mekanizmalarını güçlendirmeyi amaçladığı
belirtilmiştir. Buna karşılık AB'nin resmi yaklaşımında Protokolün
değiştirilmiş biçimi olarak Framework, sert sınırı önleme ve tek pazarın
bütünlüğünü koruma amaçlarıyla birlikte ele alınmaktadır. Bu iki açıklama
birlikte değerlendirildiğinde, Windsor Framework'ün aynı hukuki düzenleme
içerisinde iki farklı egemenlik anlayışını uzlaştırmaya çalıştığı söylenebilir.
Burada
egemenliği yalnızca “hangi devletin toprak üzerinde üstün yetkiye sahip olduğu”
şeklinde tanımlamak yeterli değildir. Brexit sonrasında ortaya çıkan mesele
aynı zamanda düzenleyici egemenlik ve ekonomik egemenlik sorununu da
içermektedir. Birleşik Krallık anayasal açıdan Kuzey İrlanda üzerindeki
egemenliğini sürdürürken, Kuzey İrlanda'da malların piyasaya arzına ilişkin
belirli AB kurallarının uygulanması devam etmektedir. Bu durum, egemenliğin
hukuki ve düzenleyici boyutlarının birbirinden ayrılabileceğini göstermektedir.
Windsor Framework ile bu düzenleyici farklılıkların bazı alanlarda azaltılması
mümkün olmuş, ancak tamamen ortadan kaldırılması hedeflenmemiştir. Nitekim
Kuzey İrlanda Meclisi'nin açıklamasına göre Framework kapsamında mal piyasasına
ilişkin 300'den fazla AB mevzuatı Kuzey İrlanda'da uygulanmaya devam
etmektedir. Bu nedenle Windsor Framework, Birleşik Krallık'ın anayasal
egemenliğini ortadan kaldıran bir düzenleme olmadığı gibi, AB hukukunun Kuzey
İrlanda üzerindeki tüm etkisini de sona erdirmemektedir.
Demokratik
rıza tartışması da bu nedenle Windsor Framework'ün merkezinde yer almaktadır.
Protokolün ilk tasarımında Kuzey İrlanda Meclisi'nin belirli sürelerde
düzenlemenin devamına ilişkin oy kullanmasına imkan veren bir demokratik rıza
mekanizması bulunmaktaydı. Windsor Framework sonrasında bu mekanizma yürürlükte
kalmış ve 10 Aralık 2024 tarihinde ilk demokratik rıza oylaması
gerçekleştirilmiştir. Meclis, Articles 5-10 kapsamındaki düzenlemelerin yeni
devam döneminde uygulanmasını 48'e karşı 36 oyla kabul etmiş, ancak karar
çapraz-topluluk desteğiyle alınmamıştır. Kuzey İrlanda Meclisi'nin resmi
tutanaklarında kararın basit çoğunlukla alındığı ve bir sonraki devam döneminin
dört yıl olacağı belirtilmiştir. Bu sonuç, Windsor Framework'ün demokratik
meşruiyet sorununun tamamen ortadan kalkmadığını, aksine bu sorunun belirli
kurumsal mekanizmalar üzerinden düzenlenmeye çalışıldığını göstermektedir.
2024
oylamasının önemli bir özelliği, Kuzey İrlanda'daki siyasi topluluklar
arasındaki görüş farklılığını kurumsal düzeyde görünür hale getirmesidir. Resmi
oylama sonuçlarına göre milliyetçi üyelerin tamamı önergeyi desteklerken,
birlikçi üyelerin tamamı karşı oy kullanmış; diğer üyelerin tamamı ise destek
yönünde oy vermiştir. Böylece karar basit çoğunlukla kabul edilmiş, ancak
çapraz-topluluk desteği oluşmamıştır. Bu sonuç, demokratik rıza mekanizmasının
hukuken çalışabildiğini, ancak siyasi uzlaşma üretme kapasitesinin ayrıca
değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla demokratik meşruiyet
ile çoğunluk desteği aynı kavramlar değildir. Bir düzenlemenin demokratik
usulle kabul edilmesi, aynı zamanda toplumdaki bütün temel siyasi toplulukların
üzerinde uzlaştığı anlamına gelmemektedir. Kuzey İrlanda'nın özel güç paylaşımı
sistemi açısından bu ayrım özellikle önemlidir.
2024
oylamasının ardından Birleşik Krallık hükümeti tarafından Lord Murphy
başkanlığında bağımsız bir inceleme süreci başlatılmış ve inceleme 2025 yılında
yayımlanmıştır. Lord Murphy'nin raporu, Windsor Framework konusunda birlikçilik
ile milliyetçilik ve diğer siyasi gruplar arasında belirgin görüş
ayrılıklarının devam ettiğini ortaya koymuştur. Raporda birlikçi çevrelerde
Framework'ün Birleşik Krallık ile Kuzey İrlanda arasındaki ticari ve anayasal
bağlantılar bakımından sorunlu görüldüğü, buna karşılık bazı işletmelerin
Framework'ün sağladığı ticari imkanları olumlu değerlendirdiği belirtilmiştir.
Rapor ayrıca iş dünyasının Framework'ün kusursuz olmadığını kabul etmekle
birlikte, birçok işletmenin onu anlaşmasız Brexit senaryosuna kıyasla daha
uygulanabilir bir düzenleme olarak gördüğünü aktarmaktadır. Bu tür
değerlendirmeler, Framework'ün etkilerinin toplumsal ve ekonomik aktörlere göre
farklılaşabildiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Bu
bağlamda Windsor Framework'ün egemenlik tartışmasına etkisini “egemenliği geri
getirdi” veya “egemenliği zayıflattı” gibi tek yönlü ifadelerle açıklamak
analitik açıdan yetersiz kalacaktır. Daha doğru yaklaşım, Framework'ün farklı
egemenlik boyutları arasında yeni bir kurumsal denge oluşturduğunu
belirtmektir. Birleşik Krallık'ın anayasal egemenliği devam ederken, Kuzey
İrlanda'nın mal piyasasında AB kurallarının belirli ölçüde uygulanması
sürmektedir. Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaret üzerindeki
bazı kontroller azaltılırken, AB tek pazarına yönelik riskleri önlemek için
belirli kontroller korunmuştur. Stormont Brake aracılığıyla Kuzey İrlanda
Meclisi'nin belirli AB düzenlemeleri üzerinde etkisi artırılmış, ancak AB
hukukunun Kuzey İrlanda'daki uygulanması tamamen yerel yasama organının
kararına bırakılmamıştır. Bu durum, egemenliğin tek bir merkeze ait mutlak
yetki olmaktan ziyade, farklı kurumsal düzeyler arasında dağılan bir
düzenleyici kapasite olarak incelenmesini mümkün kılmaktadır.
Windsor
Framework aynı zamanda Brexit sonrası Avrupa yönetişiminin daha geniş bir
örneğini oluşturmaktadır. Birleşik Krallık AB'den ayrılmış olmasına rağmen
coğrafi yakınlık, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve İrlanda adasındaki siyasi
düzen nedeniyle AB ile belirli hukuki ve kurumsal bağlantıları sürdürmek
zorunda kalmıştır. Bu durum, ayrılmanın her alanda tam bir düzenleyici kopuş
anlamına gelmediğini göstermektedir. Özellikle Kuzey İrlanda örneğinde
Brexit'in yarattığı sınır sorunu, Birleşik Krallık'ın AB ile ilişkisini tamamen
sıfırlamasının mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Windsor Framework bu nedenle
Brexit'in “ayrılma” boyutu ile karşılıklı bağımlılığın “devamlılık” boyutu
arasında kurulan kurumsal bir uzlaşma olarak değerlendirilebilir.
Bununla
birlikte Framework'ün uygulanması 2026 itibarıyla tamamlanmış ve değişmez bir
süreç olarak değerlendirilmemelidir. Birleşik Krallık ve AB'nin 15 Eylül 2026
tarihli ortak açıklamasında Windsor Framework'ün tam, zamanında ve iyi niyetle
uygulanmasına yönelik ortak taahhüt yeniden teyit edilmiş, Büyük Britanya ile
Kuzey İrlanda arasındaki mal hareketlerine ilişkin bazı esnekliklerin
uygulanması bakımından hâlâ tamamlanması gereken çalışmalar bulunduğu
belirtilmiştir. Bu gelişme, Windsor Framework'ün 2023 yılında imzalanan tek
seferlik bir siyasi uzlaşma olmaktan ziyade, sürekli olarak uygulanan ve
taraflar arasında teknik ve siyasi müzakerelerin devam ettiği bir yönetişim
mekanizması olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Framework'ün başarısı veya başarısızlığı
yalnızca 2023 yılında kabul edilen metin üzerinden değil, sonraki yıllarda
ortaya çıkan uygulama sorunları ve kurumsal uyarlamalar üzerinden
değerlendirilmelidir.
2025
yılında gerçekleştirilen bağımsız inceleme de bu sürekliliği doğrulamaktadır.
İnceleme, Framework'ün demokratik denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi,
işletmelerin karşılaştığı idari yüklerin azaltılması ve Kuzey İrlanda'nın
Birleşik Krallık iç pazarı ile Kuzey-Güney ekonomik ilişkilerinin birlikte
dikkate alınması gerektiğini ortaya koymuştur. Hükümetin Aralık 2025'te
yayımladığı yanıtında bağımsız incelemenin tavsiyelerinin kabul edildiği
belirtilmiştir. Bu durum, Windsor Framework'ün uygulanmasının yalnızca Birleşik
Krallık ile AB arasındaki ilişkiler üzerinden değil, aynı zamanda Westminster,
Stormont, işletmeler, siyasi partiler ve sivil toplum gibi aktörlerin
etkileşimi üzerinden şekillendiğini göstermektedir.
Bu
çerçevede Windsor Framework, Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinde
hükümetlerarası pazarlığın devam eden niteliğini de göstermektedir. Protokolün
ilk biçimi tarafların temel hedefleri arasında bir uzlaşma oluşturmuş, ancak
uygulama aşamasında ortaya çıkan sorunlar yeni bir müzakereyi gerekli
kılmıştır. Windsor Framework ise bu müzakerenin sonucunda daha esnek bir
ticaret sistemi, yeni demokratik denetim mekanizmaları ve farklılaştırılmış
gümrük prosedürleri ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte yeni düzenleme de
bütün sorunları ortadan kaldırmamış; işletmelerin idari yükleri, AB hukukunun
demokratik denetimi ve Birleşik Krallık iç pazarı ile Kuzey İrlanda arasındaki
ticaretin niteliği gibi konular yeni tartışma alanları oluşturmuştur. Bu
nedenle Brexit sonrası ilişkiyi tek bir anlaşmanın tamamladığı bir süreç olarak
değil, değişen koşullara göre yeniden müzakere edilen kurumsal bir ilişki
biçimi olarak değerlendirmek daha uygun görünmektedir.
Sonuç
olarak Windsor Framework, Kuzey İrlanda Protokolü'nün tamamen ortadan
kaldırılmasından ziyade, Protokolün uygulanma biçiminin yeniden düzenlenmesi ve
ortaya çıkan siyasi, ekonomik ve idari sorunların farklı mekanizmalarla
yönetilmesi şeklinde anlaşılmalıdır. 2023 yılında Birleşik Krallık ve Avrupa
Birliği tarafından kabul edilen düzenleme, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda
arasındaki ticareti kolaylaştırmak amacıyla green lane ve UK Internal Market
Scheme gibi araçlar oluştururken, AB tek pazarının korunması amacıyla riskli
mallara yönelik kontrollerin sürdürülmesini sağlamıştır. Tarım ve gıda
ürünleri, ilaçlar, KDV, tüketim vergileri ve gümrük işlemleri gibi alanlarda
yapılan değişiklikler Protokolün günlük ekonomik etkilerini azaltmaya
yönelmiştir. Buna karşılık Kuzey İrlanda'nın mal piyasasında belirli AB
hukukunun uygulanmaya devam etmesi, Brexit sonrasında ortaya çıkan düzenleyici
farklılığın bütünüyle ortadan kalkmadığını göstermektedir.
Stormont Brake
ise bu yeni sistemin demokratik boyutunu oluşturan önemli bir mekanizma olarak
ortaya çıkmıştır. Mekanizma, Kuzey İrlanda Meclisi'nin belirli şartlar altında
yeni veya değiştirilmiş AB mal mevzuatının uygulanmasına karşı süreci
tetikleyebilmesini sağlayarak önceki Protokol dönemindeki demokratik temsil
sorununa kurumsal bir yanıt vermeyi amaçlamaktadır. Ancak mekanizmanın kullanım
koşullarının sınırlı olması ve nihai sürecin Birleşik Krallık hükümeti ile AB
arasındaki hukuki çerçeve içerisinde yürütülmesi, bunun sınırsız bir yerel veto
mekanizması olmadığını göstermektedir. 2025 tarihli bağımsız inceleme de bu
mekanizmanın işleyişi konusunda siyasi aktörler arasında tartışmaların devam
ettiğini ortaya koymuştur.
Son olarak
Windsor Framework'ün demokratik rıza bakımından ortaya çıkardığı en önemli
sonuç, Kuzey İrlanda'nın Brexit sonrası özel statüsünün yalnızca Londra ve
Brüksel tarafından belirlenemeyecek kadar karmaşık bir siyasi mesele haline
gelmiş olmasıdır. 10 Aralık 2024 tarihli demokratik rıza oylaması, Articles
5-10'un uygulanmasının basit çoğunlukla devam ettirilmesini sağlamış, ancak
karar çapraz-topluluk desteğiyle alınmamıştır. Bu durum, Kuzey İrlanda'da
demokratik meşruiyetin yalnızca çoğunluk ilkesi üzerinden değil, güç paylaşımı
ve topluluklar arası rıza ilkeleri üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini
göstermektedir. Dolayısıyla Windsor Framework, Brexit sonrasında egemenlik ile
demokratik rıza arasındaki gerilimi ortadan kaldırmamış; bu gerilimi daha
görünür, kurallı ve kurumsallaştırılmış bir müzakere alanına taşımıştır. Bu
yönüyle Framework, Birleşik Krallık'ın anayasal egemenliği, AB'nin tek pazar
bütünlüğü, Kuzey İrlanda'nın yerel demokratik kurumları ve İrlanda adasındaki
barış düzeni arasında sürekli bir denge arayışını ifade etmektedir. Brexit
sonrasında ortaya çıkan temel mesele artık yalnızca Birleşik Krallık'ın Avrupa
Birliği'nden ayrılıp ayrılmadığı değil, ayrılığın ekonomik karşılıklı
bağımlılık, bölgesel barış, anayasal düzen ve demokratik temsil üzerindeki
sonuçlarının hangi kurumsal araçlarla yönetileceğidir. Windsor Framework bu
soruya kesin ve nihai bir cevap vermekten ziyade, söz konusu çıkar
çatışmalarının müzakere yoluyla yönetilmesini sağlayan yeni bir kurumsal
çerçeve oluşturmuştur.
6.bölüm Brexit Sonrası Egemenlik ve
Birleşik Krallık'ın İç Siyasal Dengeleri
Brexit
sonrası Birleşik Krallık’ın iç siyasal dengelerini anlamak, yalnızca Avrupa
Birliği’nden ayrılma kararının ekonomik ve dış politika sonuçlarını incelemekle
mümkün değildir. Brexit aynı zamanda Birleşik Krallık’ın anayasal düzeninin,
egemenlik anlayışının ve Westminster ile ülkenin kurucu veya devredilmiş
yönetim birimleri arasındaki yetki dağılımının yeniden tartışılmasına neden
olan kapsamlı bir siyasal dönüşüm yaratmıştır. Bu dönüşümün merkezinde
parlamenter egemenlik kavramı bulunmaktadır. Birleşik Krallık’ın yazılı ve tek
bir anayasal metinde toplanmamış anayasal yapısı içerisinde Parlamento’nun
yasama üstünlüğü uzun süredir temel anayasal ilkelerden biri olarak kabul
edilirken, Avrupa Birliği üyeliği bu egemenliğin kullanımını ulusüstü hukuk düzeniyle
paylaşan ve sınırlayan çok katmanlı bir yapı oluşturmuştu. Brexit ise bu
ilişkinin sona erdirilmesini ve Birleşik Krallık Parlamentosu’nun Avrupa
Birliği hukuk düzeniyle olan kurumsal bağlantısının yeniden tanımlanmasını
gündeme getirdi. Bu nedenle Brexit söyleminde “egemenliği geri almak” ifadesi,
yalnızca Avrupa Birliği kurumlarından ayrılmayı değil, yasama ve düzenleme
yetkisinin yeniden Westminster merkezli bir anayasal çerçeveye
yerleştirilmesini ifade eden daha geniş bir siyasal kavram haline geldi. Ancak
süreç ilerledikçe ortaya çıkan gelişmeler, egemenliğin Avrupa Birliği’nden
Birleşik Krallık Parlamentosu’na aktarılmasının, bu yetkinin otomatik olarak
İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki devredilmiş kurumlara aktarılması
anlamına gelmediğini gösterdi. Böylece Brexit, bir taraftan parlamenter
egemenliği yeniden güçlendiren bir ayrılma süreci olarak değerlendirilirken,
diğer taraftan Birleşik Krallık içerisindeki çok düzeyli yönetim yapısının
geleceğine ilişkin yeni anayasal tartışmalar doğurdu. Birleşik Krallık
Parlamentosu Kütüphanesi de Brexit’in egemenlik veya yasama üstünlüğü kadar devolution,
yasama rızası ve merkezi hükümet ile devredilmiş kurumlar arasındaki yetki
dağılımı bakımından önemli anayasal sonuçlar doğurduğunu belirtmektedir.
Parlamenter
egemenlik ile Brexit arasındaki ilişki, özellikle Avrupa Birliği üyeliğinin
Birleşik Krallık anayasal düzeni üzerindeki etkisi dikkate alındığında daha
açık hale gelmektedir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde Avrupa Birliği
hukukunun belirli koşullarda ulusal hukuk üzerinde önceliğe sahip olması,
Birleşik Krallık Parlamentosu’nun yasama yetkisinin kullanımını AB hukuk
düzeniyle bağlantılı hale getirmişti. Bu durum, Brexit yanlısı siyasal söylemde
egemenlik kaybı veya karar alma yetkisinin ulusüstü kurumlara devri şeklinde
yorumlandı. Bununla birlikte hukuki açıdan daha nüanslı bir değerlendirme
yapmak gerekir. Avrupa Birliği üyeliği, Parlamento’nun varlığını veya hukuki
statüsünü ortadan kaldırmamış; Birleşik Krallık’ın kendi anayasal düzeni içerisinde
kabul ettiği Avrupa Toplulukları Yasası 1972 gibi hukuki düzenlemeler üzerinden
AB hukukunun iç hukukta etkili olmasını sağlamıştı. Dolayısıyla Brexit
sonrasında gerçekleştirilen hukuki değişiklik, yalnızca “egemenliğin geri
alınması” şeklinde değil, Parlamento’nun daha önce kabul ettiği uluslararası ve
ulusüstü hukuki yükümlülüklerin değiştirilmesi olarak da incelenebilir. Bu
ayrım, Brexit’in anayasal anlamını değerlendirirken siyasal söylem ile
anayasal-hukuki gerçeklik arasındaki farkı ortaya koyması bakımından önemlidir.
Bu
bağlamda 2017 tarihli R (Miller) v Secretary of State for Exiting the European
Union davası, parlamenter egemenlik ile Brexit arasındaki ilişkinin hukuki
boyutunu göstermesi bakımından temel bir dönüm noktasıdır. Birleşik Krallık
Yüksek Mahkemesi, hükümetin Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. maddesini
Parlamento yasası olmaksızın tek başına işletip işletemeyeceği sorununu
incelemiş ve 24 Ocak 2017 tarihinde hükümetin böyle bir bildirimi Parlamento
yetkilendirmesi olmadan gerçekleştiremeyeceğine hükmetmiştir. Mahkemenin
yaklaşımı, Brexit kararının hükümetin dış politika yetkileri kapsamında tek
başına uygulanabilecek bir işlem olmadığını, AB üyeliğinden kaynaklanan iç
hukuk haklarının değiştirilmesinin Parlamento tarafından yetkilendirilmesi
gerektiğini ortaya koymuştur. Bu karar, Brexit’in parlamenter egemenliği
zayıflattığını değil, tersine Brexit’in hukuki olarak gerçekleştirilebilmesi
için Parlamento’nun merkezi rolünü teyit eden bir anayasal gelişme olarak
değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle, Brexit söyleminde “egemenliğin
Parlamento’ya geri verilmesi” vurgusu yapılırken, Brexit’in uygulanması
sürecinde Parlamento’nun zaten Birleşik Krallık anayasal düzeninin temel karar
alma kurumlarından biri olduğu hukuki olarak yeniden görünür hale gelmiştir.
Parlamenter
egemenlik kavramının Brexit bağlamında yeniden öne çıkmasının bir başka nedeni,
Avrupa Birliği üyeliğinin yalnızca ticaret veya dış politika meselesi
olmamasıdır. AB üyeliği, tarım, çevre, tüketici hakları, rekabet, çalışma
hayatı, gıda güvenliği, balıkçılık ve çeşitli düzenleyici alanlarda ortak
kuralların uygulanmasını beraberinde getirmişti. Brexit sonrasında bu alanlarda
düzenleme yapma yetkisinin yeniden ulusal kurumlara aktarılması, siyasal olarak
“kontrolün geri alınması” şeklinde ifade edildi. Ancak bu yetkilerin tamamının
doğrudan Westminster’a aktarılması yerine, bazı alanların İskoçya, Galler ve
Kuzey İrlanda'daki devredilmiş yönetimlerle paylaşılması gerektiği ortaya
çıktı. Böylece Brexit’in anayasal sorunu yalnızca “Brüksel mi Westminster mı?”
sorusundan ibaret olmaktan çıktı; aynı zamanda “Westminster’dan Edinburgh,
Cardiff ve Belfast’a ne ölçüde yetki aktarılmalıdır?” sorusunu da gündeme
getirdi. Brexit sonrasında ortaya çıkan anayasal tartışmanın temel özgünlüğü de
burada bulunmaktadır. Avrupa Birliği'nden ayrılmak, ulusüstü bir karar alma
katmanını ortadan kaldırırken Birleşik Krallık içindeki çok düzeyli yönetimin
geleceği konusunda yeni bir güç dağılımı sorunu yaratmıştır.
Brexit
söyleminde egemenlik kavramının merkezi konumu, 2016 referandumu öncesindeki
siyasal tartışmalarda özellikle “take back control” ifadesiyle somutlaşmıştır.
Bu söylem, karar alma yetkisinin Birleşik Krallık vatandaşlarına ve ulusal
kurumlara daha doğrudan bağlanması gerektiği düşüncesini ifade etmekteydi.
Egemenlik böylece yalnızca hukuki bir kavram olmaktan çıkarak siyasal temsil,
sınırların kontrolü, göç politikası, ticaret politikası ve ulusal düzenleme
kapasitesiyle ilişkilendirildi. Brexit sonrasında ise bu söylem daha somut
anayasal düzenlemelere dönüştürülmeye çalışıldı. Avrupa Birliği (Withdrawal)
Act 2018 ve daha sonra Withdrawal Agreement Act 2020 gibi düzenlemeler,
Birleşik Krallık hukuk sisteminin Brexit sonrasındaki yapısını oluşturdu.
Bununla birlikte Avrupa Birliği hukukundan ayrılmanın ortaya çıkardığı
düzenleyici boşlukların doldurulması, hükümete geniş ikincil düzenleme
yetkileri verilmesi ve mevcut AB hukukunun “retained EU law” olarak belirli
sürelerle iç hukukta korunması, egemenliğin yalnızca Parlamento lehine basit
bir yeniden dağılım olmadığını gösterdi. Birleşik Krallık Parlamentosu
Kütüphanesi, Brexit yasalarının aynı zamanda yürütmeye devredilen yetkilerin ve
Parlamento’nun bunları denetleme kapasitesinin anayasal önemini
vurgulamaktadır.
Bu nedenle
Brexit sonrasında egemenlik kavramının iki farklı düzeyde incelenmesi
gerekmektedir. Birinci düzey, devletin uluslararası ve ulusüstü kurumlar
karşısındaki egemenliğidir. Bu açıdan Brexit, Birleşik Krallık’ın Avrupa
Birliği kurumlarının karar alma mekanizmalarından ayrılmasını ve bağımsız bir
ticaret ve düzenleme politikası geliştirmesini mümkün kılmıştır. İkinci düzey
ise Birleşik Krallık'ın kendi içerisindeki anayasal egemenliktir. Westminster
Parlamentosu'nun yasama üstünlüğünün korunması, İskoçya, Galler ve Kuzey
İrlanda'daki devredilmiş yetkilerle birlikte değerlendirildiğinde daha karmaşık
bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Özellikle Brexit nedeniyle daha önce AB
düzeyinde kullanılan bazı yetkilerin Birleşik Krallık'a geri dönmesi, bu
yetkilerin merkezi hükümet ile devolved administrations arasında nasıl
paylaşılacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Dolayısıyla Brexit, ulusüstü
düzeyde merkezileşmiş bazı yetkileri yeniden ulusal düzeye taşırken, ulusal
düzeydeki yetki dağılımını da tartışmalı hale getirmiştir.
Kuzey
İrlanda, bu anayasal gerilimin en yoğun yaşandığı bölge olmuştur. Bunun temel
nedeni, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın anayasal parçası olmakla birlikte
İrlanda Cumhuriyeti ile coğrafi, ekonomik ve toplumsal ilişkilerinin güçlü
olmasıdır. 1998 Belfast/Good Friday Agreement, Kuzey İrlanda'nın anayasal
statüsünü “rıza ilkesi” temelinde düzenlemiş ve mevcut statünün
değiştirilmesini Kuzey İrlanda halkının çoğunluğunun rızasına bağlamıştır.
Anlaşma aynı zamanda güç paylaşımına dayalı bir hükümet yapısı oluşturmuş,
Kuzey-Güney ve Doğu-Batı ilişkilerini kurumsallaştırmıştır. Birleşik Krallık
hükümetinin resmi metinlerinde de Belfast Anlaşması'nın Kuzey İrlanda'nın
barışını, anayasal düzenini ve kurumlarını destekleyen temel çerçeve olduğu ve
anayasal statü bakımından rıza ilkesinin esas olduğu belirtilmektedir. Bu
nedenle Brexit'in Kuzey İrlanda üzerindeki anayasal etkileri, yalnızca Brexit
referandumundaki oy dağılımı üzerinden değil, 1998'den beri oluşturulmuş çok
katmanlı barış ve yönetişim düzeni üzerinden incelenmelidir.
Kuzey
İrlanda'daki birlikçi ve milliyetçi aktörlerin Kuzey İrlanda Protokolü'ne
yaklaşımları bu anayasal farklılığın siyasi alandaki en belirgin
yansımalarından biridir. Birlikçi siyasi hareketler genel olarak Kuzey
İrlanda'nın Birleşik Krallık ile anayasal ve ekonomik bağlarının korunmasını
temel bir siyasal öncelik olarak ele alırken, milliyetçi hareketler İrlanda
adası üzerindeki ekonomik ve siyasi bağlantıların sürdürülmesine daha fazla
önem vermektedir. Bununla birlikte bu ayrımı Protokole ilişkin bütün tutumları
açıklayan tek faktör olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Ekonomik
çıkarlar, ticaret düzenlemeleri, işletmelerin karşılaştığı maliyetler, AB tek
pazarıyla ilişki, Birleşik Krallık iç pazarına erişim ve Hayırlı Cuma
Anlaşması'nın korunması gibi unsurlar da siyasi aktörlerin pozisyonlarını
etkilemiştir. House of Commons Library, Protokole yönelik özellikle birlikçi
topluluk içerisinde önemli itirazlar ortaya çıktığını ve DUP'nin Windsor
Framework sonrasında da belirli değişiklikler talep ettiğini belirtmektedir.
Birlikçi
siyasi aktörlerin Protokole yönelik temel itirazlarından biri, Büyük Britanya
ile Kuzey İrlanda arasında ticari ve düzenleyici kontrollerin ortaya çıkmasının
Birleşik Krallık'ın iç bütünlüğünü zayıflatabileceği düşüncesidir. Bu yaklaşım
açısından mesele yalnızca gümrük işlemlerinin ekonomik maliyeti değildir.
İrlanda Denizi'nde ortaya çıkan ticari kontroller, birlikçi aktörler tarafından
Birleşik Krallık'ın iç pazarında Kuzey İrlanda'ya özel bir düzenleyici statü
verilmesinin sembolik ve anayasal sonucu üzerinden de değerlendirilmiştir. DUP'nin
Windsor Framework'e ilişkin eleştirileri, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda
arasında ticari sınır oluşmaması yönündeki taleplerle bağlantılı olmuştur.
House of Commons Library, DUP'nin Protokole ilişkin önceki “yedi testinde”
İrlanda Denizi'nde sınır bulunmaması ve her iki yönde mal hareketlerinde
kontrollerin kaldırılması gibi koşullar bulunduğunu aktarmaktadır. Dolayısıyla
birlikçi perspektiften bakıldığında Protokol tartışması, egemenliğin yalnızca
Westminster'ın AB karşısındaki yetkisi değil, Birleşik Krallık'ın kendi
toprakları içerisindeki ekonomik ve hukuki bütünlüğü üzerinden de ele
alınmasını gerektirmiştir.
Milliyetçi
siyasi aktörler açısından ise Protokolün farklı yönleri ön plana çıkmıştır.
Kuzey İrlanda'nın İrlanda Cumhuriyeti ile kara sınırının açık kalması,
Kuzey-Güney ekonomik ilişkilerinin korunması ve AB tek pazarıyla bağlantının
sürdürülmesi, milliyetçi aktörlerin Protokole yönelik yaklaşımlarında önemli
yer tutmuştur. Ancak milliyetçi aktörlerin Protokolü desteklemesi, bunun Kuzey
İrlanda'nın anayasal statüsünü otomatik olarak değiştirdiği anlamına
gelmemektedir. Good Friday Agreement'ın temel düzenlemesine göre anayasal statü
konusunda belirleyici olan husus, gelecekteki bir statü değişikliğine ilişkin
Kuzey İrlanda halkının rızasıdır. Protokol de kendi metninde Kuzey İrlanda'nın
anayasal statüsünü ve rıza ilkesini saklı tutmaktadır. Bu nedenle Protokolün AB
ile düzenleyici bağlantıyı sürdürmesi ile Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık
içerisindeki anayasal statüsü hukuken birbirinden ayrılması gereken iki farklı
meseledir.
Kuzey
İrlanda'daki siyasi temsil ve demokratik meşruiyet tartışması ise Protokolün
uygulanmasıyla daha da karmaşık hale gelmiştir. Sorunun merkezinde, Kuzey
İrlanda'nın AB üyesi olmamasına rağmen malların piyasaya erişimi konusunda bazı
AB kurallarını uygulamaya devam etmesi bulunmaktadır. Bu durum, Kuzey
İrlanda'daki seçilmiş kurumların üzerinde doğrudan belirleyici olamadığı bazı
düzenleyici normların bölgede uygulanması anlamına gelmiştir. Windsor Framework
ile birlikte bu soruna cevap vermek amacıyla Stormont Brake ve demokratik rıza
mekanizması gibi araçlar oluşturulmuştur. Kuzey İrlanda Meclisi'nin resmi
açıklamasına göre demokratik rıza mekanizması, Windsor Framework'ün 5 ila 10.
maddeleri kapsamında Kuzey İrlanda'da AB tek pazarıyla bağlantılı mal
düzenlemelerinin uygulanmasına ilişkin olarak Meclis'e belirli aralıklarla oy
kullanma imkanı vermektedir.
Demokratik
rıza mekanizmasının ilk kez 10 Aralık 2024 tarihinde kullanılması, bu
tartışmanın yalnızca teorik olmadığını göstermiştir. Kuzey İrlanda Meclisi,
Articles 5-10'un yeni devam döneminde uygulanmasına ilişkin önergeyi 48'e karşı
36 oyla kabul etmiş ve karar basit çoğunlukla alınmıştır. Bununla birlikte
oylama çapraz-topluluk desteğiyle gerçekleşmemiştir. Resmi sonuçlara göre 30
milliyetçi üyenin tamamı önerge lehinde oy kullanırken 36 birlikçi üyenin
tamamı karşı oy vermiş, 18 diğer üyenin tamamı ise destek vermiştir. Meclis
Başkanı, kararın basit çoğunlukla kabul edildiğini ve çapraz-topluluk
desteğinin bulunmadığını açıkça belirtmiştir. Bu sonuç, Kuzey İrlanda'da
demokratik meşruiyet tartışmasının yalnızca “çoğunluk karar verdi mi?”
sorusundan ibaret olmadığını göstermektedir. Güç paylaşımına dayalı anayasal
sistem nedeniyle topluluklar arası rıza, çoğunluk ilkesinin yanında ayrıca önem
taşımaktadır.
Buradaki
temel anayasal sorun, iki farklı demokratik meşruiyet anlayışının karşı karşıya
gelmesidir. Birinci yaklaşım, seçilmiş Meclis'in basit çoğunlukla aldığı
kararın demokratik meşruiyet için yeterli olduğu görüşüne dayanabilir. İkinci
yaklaşım ise Kuzey İrlanda'nın özel anayasal düzeni nedeniyle önemli kararların
birlikçi ve milliyetçi toplulukların daha geniş rızasını içermesi gerektiğini
savunmaktadır. 2024 demokratik rıza oylamasının çapraz-topluluk desteği
olmaksızın sonuçlanması, bu iki yaklaşım arasındaki farkı somutlaştırmıştır.
Dolayısıyla Windsor Framework demokratik meşruiyet sorununu tamamen ortadan
kaldırmamış; onu belirli hukuki prosedürlere bağlayarak kurumsallaştırmıştır.
Bu açıdan Framework'ün demokratik boyutu, uluslararası bir anlaşmanın yerel
demokratik kurumlar tarafından ne ölçüde denetlenebileceği sorusunu da gündeme
getirmektedir.
Kuzey
İrlanda'nın anayasal bütünlüğü açısından temel mesele ise Protokol veya Windsor
Framework'ün Birleşik Krallık'tan ayrılmayı doğrudan sağlayıp sağlamadığı
değil, bu düzenlemelerin Birleşik Krallık içerisindeki ekonomik ve düzenleyici
farklılaşmayı ne ölçüde artırdığıdır. Hukuki metinler açısından Protokol, Kuzey
İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmemektedir. Protokolün 1. maddesi, 1998
Anlaşması'ndaki anayasal statü ve rıza ilkesine halel getirmediğini ve Birleşik
Krallık'ın toprak bütünlüğüne saygı gösterdiğini açıkça düzenlemektedir.
Dolayısıyla Protokolün uygulanması, kendi başına Kuzey İrlanda'nın Birleşik
Krallık'tan ayrılması veya birleşik İrlanda'ya geçiş anlamına gelmemektedir.
Bununla birlikte anayasal siyaset açısından ekonomik ve düzenleyici
farklılaşmanın sembolik etkileri ayrıca önemlidir. Birlikçi aktörlerin önemli
bir bölümünün Protokole itiraz etmesinin temel nedenlerinden biri de bu
farklılaşmanın zaman içinde anayasal bağların niteliğini değiştirebileceği
yönündeki siyasi değerlendirmedir.
Bu noktada
“anayasal bütünlük” ile “düzenleyici bütünlük” kavramlarını birbirinden ayırmak
gerekir. Bir devletin anayasal bütünlüğü, belirli bir toprak parçasının hangi
devletin egemenliği altında bulunduğuyla ilgilidir. Düzenleyici bütünlük ise
ülke içerisindeki bölgelerin aynı hukuk ve ticaret kurallarına tabi olup
olmamasıyla ilişkilidir. Brexit sonrasında Kuzey İrlanda örneğinde anayasal
bütünlük devam ederken düzenleyici farklılaşma ortaya çıkmıştır. Kuzey
İrlanda'nın belirli mallar bakımından AB kurallarıyla bağlantısının
sürdürülmesi, Birleşik Krallık'ın diğer bölgelerinden farklı bir düzenleyici
statü yaratmıştır. Bu durum, anayasal statünün değiştiği anlamına gelmemekte;
ancak anayasal bütünlüğün ekonomik ve hukuki boyutları konusunda siyasi
tartışmayı güçlendirmektedir. Dolayısıyla Brexit sonrası Kuzey İrlanda
meselesi, egemenliğin yalnızca “toprak kime ait?” sorusu üzerinden değil,
“hangi kurallar nerede ve kim tarafından belirleniyor?” sorusu üzerinden de
incelenmelidir.
Birleşik
Krallık'ın anayasal bütünlüğü meselesi Kuzey İrlanda ile sınırlı değildir.
İskoçya ve Galler'deki Brexit tartışmaları da Birleşik Krallık'ın çok uluslu ve
çok düzeyli anayasal yapısının sınırlarını görünür hale getirmiştir. 2016
referandumunda Birleşik Krallık genelinde Leave sonucu çıkmasına rağmen
İskoçya'da seçmenlerin yüzde 62'si Remain, yüzde 38'i Leave yönünde oy
kullanmıştır. Galler'de ise sonuç farklı olmuş ve seçmenlerin yüzde 52,5'i
Leave, yüzde 47,5'i Remain tercihinde bulunmuştur. Bu farklılıklar, Birleşik
Krallık genelindeki referandum sonucunun kurucu ülkeler arasındaki siyasi
tercih farklılıklarını aynı ölçüde yansıtmadığını ortaya koymuştur. Böylece
Brexit sonrasında “Birleşik Krallık halkının kararı” ile “Birleşik Krallık'ı
oluşturan farklı siyasal toplulukların tercihleri” arasında anayasal ve siyasi
bir gerilim ortaya çıkmıştır.
İskoçya
örneği bu gerilimin en belirgin biçimde görüldüğü alanlardan biridir.
İskoçya'da Avrupa Birliği üyeliğine yönelik destek, Brexit sonrasında
İskoçya'nın Birleşik Krallık içerisindeki konumunun yeniden tartışılmasına
katkıda bulunmuştur. İskoç Ulusal Partisi'nin Avrupa Birliği ile daha yakın
ilişkiyi savunması ve bağımsızlık tartışmasını yeniden gündeme taşıması,
Brexit'in Birleşik Krallık'ın anayasal yapısına ilişkin etkilerinden biri
olmuştur. Bununla birlikte Brexit ile İskoç bağımsızlığı arasında otomatik bir
nedensellik kurmak doğru değildir. Bağımsızlık meselesinin ekonomik, siyasi,
tarihsel ve toplumsal birçok belirleyeni bulunmaktadır. Brexit bu tartışmaya
yeni bir boyut eklemiş, özellikle İskoçya'nın Birleşik Krallık genelindeki
karar mekanizmalarına ne ölçüde dahil olduğu ve farklı siyasi tercihlerinin
Westminster tarafından ne ölçüde dikkate alınması gerektiği sorularını
güçlendirmiştir.
Brexit
sürecinin İskoçya'daki anayasal etkisinin en somut örneklerinden biri, European
Union (Withdrawal) Bill konusunda İskoç Parlamentosu'nun rıza vermemesidir.
İskoç Parlamentosu 15 Mayıs 2018 tarihinde ilgili tasarıya 93'e karşı 30 oyla
rıza vermemiştir. Buna rağmen Birleşik Krallık Parlamentosu yasayı kabul
etmiştir. Bu olay, Sewel Convention'ın anayasal niteliğine ilişkin tartışmayı
önemli ölçüde güçlendirmiştir. Söz konusu konvansiyon, Westminster'ın
devredilmiş alanlarda normal olarak ilgili devolved legislature'ın rızası
olmadan yasama yapmamasını öngören anayasal bir teamüldür; ancak hukuken
bağlayıcı bir veto yetkisi oluşturmaz. Birleşik Krallık Parlamentosu
Kütüphanesi, Brexit sonrasında İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki yasama
organlarının rıza vermediği bazı Brexit bağlantılı yasaların Westminster
tarafından yine de kabul edildiğini ve bunun Sewel Convention'ın anayasal
konumuna ilişkin tartışmaları yoğunlaştırdığını belirtmektedir.
Bu gelişme
parlamenter egemenlik ile devolution arasındaki temel anayasal gerilimi ortaya
çıkarmaktadır. Westminster açısından parlamenter egemenlik, Birleşik Krallık
Parlamentosu'nun nihai yasama yetkisini koruduğu anlamına gelir. Devolution
açısından ise İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki demokratik kurumların kendi
yetki alanlarında siyasal meşruiyet ve temsil üretmesi söz konusudur. Brexit
sonrasında bu iki ilke arasında doğrudan bir hukuki çatışma yaşanmamış olsa
bile güçlü bir anayasal gerilim ortaya çıkmıştır. Westminster'ın hukuken sahip
olduğu yetkiyi kullanması ile devolved kurumların demokratik rızasının dikkate
alınması aynı şey değildir. Dolayısıyla Brexit, Birleşik Krallık anayasal
düzeninde “egemenlik kime aittir?” sorusundan çok “egemenlik hangi düzeylerde
ve hangi demokratik mekanizmalarla kullanılmalıdır?” sorusunu öne çıkarmıştır.
Galler
açısından Brexit'in anayasal etkileri İskoçya'dan farklı bir siyasi bağlamda
ortaya çıkmıştır. Galler seçmenleri 2016 referandumunda çoğunlukla Leave
yönünde oy kullanmış olsa da Galler hükümeti ve Senedd'in Brexit sürecindeki
temel kaygılarından biri, AB üyeliğinden ayrılmayla birlikte daha önce AB
düzeyinde veya ortak AB çerçeveleri içerisinde kullanılan yetkilerin Birleşik
Krallık içerisinde nasıl dağıtılacağı olmuştur. Senedd Research, Brexit'in
Galler'de hukukun yapılış ve uygulanış biçimini önemli ölçüde değiştirdiğini ve
AB hukukunun otomatik uygulanmasının sona ermesinin yeni bir hukuki yapı
oluşturduğunu belirtmektedir. Bu nedenle Galler örneğinde Brexit'in anayasal
etkisi, yalnızca Avrupa yanlısı veya Avrupa karşıtı tercih üzerinden değil,
yetkilerin Westminster ile Cardiff arasındaki dağılımı üzerinden
incelenmelidir.
Galler'deki
tartışmanın önemli unsurlarından biri de Brexit sonrasında devolved alanlarda
Westminster'ın yasama kapasitesinin nasıl kullanılacağıdır. Senedd'in araştırma
kaynaklarında belirtildiği üzere Birleşik Krallık Parlamentosu, devolution
kapsamında devredilmiş alanlarda da yasama yapma yetkisini hukuken
korumaktadır; ancak Sewel Convention uyarınca normal şartlarda ilgili devolved
kurumun görüşünün veya rızasının alınması beklenmektedir. Bu durum Brexit
sonrasında özellikle ortak Birleşik Krallık çerçevelerinin oluşturulması
sırasında önem kazanmıştır. Tarım, çevre, gıda standartları ve ekonomik
düzenleme gibi alanlarda AB hukukundan ayrılmanın ortaya çıkardığı boşlukların
nasıl doldurulacağı sorusu, merkezi ve bölgesel hükümetler arasında yeni bir
koordinasyon ihtiyacı yaratmıştır. Böylece Brexit'in bir sonucu olarak AB
düzeyindeki ortak düzenleyici yapıların bir bölümü sona ererken, onların yerini
Birleşik Krallık içindeki hükümetlerarası işbirliği mekanizmalarının alması
gerekmiştir.
Bu
gelişme, Brexit'in paradoksal anayasal sonuçlarından birini ortaya
çıkarmaktadır. Brexit'in siyasal söyleminde amaçlardan biri karar alma
yetkisinin Avrupa Birliği'nden Birleşik Krallık'a geri getirilmesiyken, geri
getirilen yetkilerin bir bölümü doğrudan Westminster'ın münhasır yetkisi haline
gelmemiştir. Devolution sistemi nedeniyle bu yetkilerin önemli bir kısmının
İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki kurumlarla paylaşılması veya bu
kurumlarla koordinasyon içerisinde kullanılması gerekmiştir. Bu nedenle Brexit,
bir yandan ulusüstü yönetim katmanını azaltırken, diğer yandan Birleşik Krallık
içerisindeki hükümetlerarası ilişkilerin önemini artırmıştır. 2026 tarihli
Senedd Research çalışmaları da Brexit sonrasında Birleşik Krallık-AB ilişkileri
kapsamında Galler'i etkileyen çok sayıda hükümetlerarası forum oluşturulduğunu
ve Galler hükümetinin bu mekanizmalara çeşitli düzeylerde katılım sağladığını
göstermektedir.
Kuzey
İrlanda açısından durum İskoçya ve Galler'den daha farklıdır. Bunun temel
nedeni Kuzey İrlanda'nın devolüsyon sisteminin yalnızca Westminster ile yerel
kurumlar arasındaki yetki paylaşımına değil, aynı zamanda birlikçi ve
milliyetçi topluluklar arasında güç paylaşımına dayanmasıdır. Good Friday
Agreement, Kuzey İrlanda'nın yönetiminde hem Birleşik Krallık ile ilişkilerin
hem İrlanda Cumhuriyeti ile ilişkilerin hem de yerel güç paylaşımının
kurumsallaşmasını sağlamıştır. Anlaşmanın üç-strand yapısı; Kuzey İrlanda'daki
yönetim, Kuzey-Güney ilişkileri ve Doğu-Batı ilişkilerini birbirine
bağlamaktadır. Brexit ise bu üç düzeyin tamamını etkileyebilecek bir dışsal
değişken haline gelmiştir. Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılması Kuzey
İrlanda'nın ekonomik ve düzenleyici statüsünü değiştirirken, İrlanda
Cumhuriyeti'nin AB üyesi olarak kalması Kuzey-Güney ilişkilerinin Avrupa
entegrasyonu bağlamındaki niteliğini de değiştirmiştir.
Bu nedenle
Kuzey İrlanda'da Brexit sonrası egemenlik tartışması, İskoçya veya Galler'deki
devolution tartışmalarından farklı olarak iki ayrı anayasal ekseni aynı anda
içermektedir. Birinci eksen Westminster ile Stormont arasındaki yetki
ilişkisidir. İkinci eksen ise Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti
arasındaki anayasal ilişki ve Kuzey İrlanda'nın gelecekteki statüsüne ilişkin
rıza ilkesidir. Brexit, birinci eksende AB hukukunun belirli unsurlarının Kuzey
İrlanda'da uygulanmaya devam etmesine neden olurken, ikinci eksende Good Friday
Agreement'ın anayasal statüye ilişkin hükümlerini değiştirmemiştir. Protokolün
kendisi de Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsüne halel getirmediğini ve Birleşik
Krallık'ın toprak bütünlüğüne saygı gösterdiğini düzenlemektedir. Böylece
Brexit'in yarattığı düzenleyici farklılaşma ile anayasal statü arasında hukuki
bir ayrım kurulmuştur.
Bununla
birlikte siyasi algı ile hukuki statü arasındaki fark Kuzey İrlanda'daki
tartışmanın temel unsurlarından biri olmuştur. Birlikçi çevrelerin önemli bir
bölümü, Protokolün ve Windsor Framework'ün Birleşik Krallık ile Kuzey İrlanda
arasındaki ekonomik bağları farklılaştırmasını anayasal açıdan önemli görürken,
milliyetçi çevreler Kuzey İrlanda'nın İrlanda Cumhuriyeti ve AB tek pazarıyla
ekonomik bağlantısının korunmasını farklı bir siyasal ve ekonomik çerçevede
değerlendirmiştir. Bu farklı algılar, Protokolün teknik bir ticaret
düzenlemesinin ötesine geçerek kimlik ve anayasal statü tartışmasının parçası
olmasına yol açmıştır. Dolayısıyla Kuzey İrlanda'daki Brexit tartışması, maddi
ekonomik çıkarlarla sembolik anayasal aidiyetin birbirinden tamamen
ayrıştırılamadığı bir siyasal alan meydana getirmiştir.
Brexit'in
Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğü üzerindeki etkisini değerlendirirken
referandumların coğrafi sonuçları da dikkate alınmalıdır. 2016 referandumu
Birleşik Krallık genelinde tek bir hukuki sonuç doğurmuş, ancak farklı
bölgelerde farklı siyasi tercihler ortaya çıkmıştır. İskoçya'da çoğunluğun
Remain yönünde oy kullanması, Galler'de çoğunluğun Leave yönünde oy kullanması
ve Kuzey İrlanda'da Remain yönündeki çoğunluk, Birleşik Krallık'ın siyasal
bütünlüğü içerisinde Avrupa bütünleşmesine ilişkin farklı bölgesel tercihlerin
bulunduğunu göstermiştir. Bu durum, çoğunlukçu ulusal demokrasi ile bölgesel
veya ulusal alt-birimlerin demokratik tercihleri arasındaki ilişkiyi yeniden
gündeme getirmiştir. Birleşik Krallık genelindeki referandum sonucu anayasal
olarak bağlayıcı bir bölgesel veto mekanizması yaratmamış olsa da, farklı
bölgelerin farklı tercihlerinin siyasi olarak nasıl temsil edileceği sorusunu
önemli hale getirmiştir.
Bu durum
özellikle İskoçya'da bağımsızlık tartışmasının Brexit sonrasında yeniden
gündeme gelmesinde etkili olmuştur. Ancak anayasal açıdan Brexit ile
bağımsızlık arasında doğrudan bir sonuç ilişkisi kurulamaz. İskoçya'nın
bağımsızlığı meselesi Birleşik Krallık'ın genel anayasal düzeni, İskoçya'daki
siyasi tercihlerin değişimi, ekonomik değerlendirmeler ve Westminster ile
Edinburgh arasındaki ilişkiler gibi çok sayıda değişkene bağlıdır. Brexit'in bu
tartışmadaki etkisi daha çok mevcut anayasal gerilimi yeni bir konu üzerinden
görünür hale getirmesi şeklinde ele alınabilir. Birleşik Krallık genelinde
alınan bir Brexit kararının İskoçya'daki çoğunluk tercihinden farklı olması,
İskoç siyasi aktörlerinin Birleşik Krallık'ın karar alma sisteminin bölgesel
demokratik tercihleri ne ölçüde yansıttığını sorgulamasına zemin hazırlamıştır.
Aynı
şekilde Galler'deki Brexit sonucu, anayasal bütünlük tartışmasının yalnızca
Avrupa yanlısı bölgeler ile Westminster arasındaki ilişkiden ibaret olmadığını
göstermektedir. Galler'in Leave yönünde oy kullanması, İskoçya'dan farklı bir
siyasi tercih ortaya koymuştur. Ancak Brexit sonrasında Galler'de de temel
anayasal sorun, Avrupa Birliği'nden ayrılmanın devredilmiş yetkiler üzerindeki
etkileri olmuştur. Bu nedenle Brexit'in Birleşik Krallık içerisindeki anayasal
sonuçları bölgesel oy tercihleriyle birebir açıklanamaz. Her kurucu ülkenin
farklı tarihsel, ekonomik ve kurumsal yapısı bulunmaktadır. Brexit bu
farklılıkları ortadan kaldırmamış, aksine Birleşik Krallık'ın asimetrik
devolution modelinin neden olduğu farklılıkları daha görünür hale getirmiştir.
Asimetrik
devolution yapısı, Brexit sonrasında egemenlik tartışmasının önemli bir
anayasal özelliğidir. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda aynı ölçüde ve aynı
anayasal modelle yönetilmemektedir. İskoçya ve Galler'deki yetki dağılımları
ile Kuzey İrlanda'nın Good Friday Agreement temelindeki güç paylaşımı modeli
birbirinden farklıdır. Dolayısıyla Brexit'ten kaynaklanan yetki sorunları da
aynı biçimde ortaya çıkmamıştır. İskoçya'da tartışmanın önemli bir bölümü
Westminster ile Holyrood arasındaki yasama yetkisi üzerinde yoğunlaşırken,
Galler'de Senedd'in yetki alanı ve ortak Birleşik Krallık çerçeveleri önem
kazanmış, Kuzey İrlanda'da ise bunlara ek olarak AB tek pazarı, İrlanda
adasındaki sınır ve topluluklar arası rıza gibi unsurlar devreye girmiştir. Bu
nedenle Brexit'in anayasal etkileri Birleşik Krallık genelinde homojen
değildir.
Parlamenter
egemenlik açısından bakıldığında bu durum önemli bir sonuç ortaya
çıkarmaktadır. Westminster'ın hukuki egemenliği ile Birleşik Krallık'ın siyasal
yönetiminin merkezileşmesi aynı kavramlar değildir. Westminster hukuken nihai
yasama yetkisini koruyabilirken, siyasal olarak devolution kurumlarının
demokratik meşruiyetini dikkate almak zorundadır. Brexit sürecinde İskoç
Parlamentosu'nun European Union (Withdrawal) Bill'e rıza vermemesi ve buna
rağmen Westminster'ın yasayı kabul etmesi, bu ayrımı açık biçimde göstermiştir.
İskoç Parlamentosu'nun kararı hukuken Westminster'a mutlak veto vermemiş, ancak
siyasi ve anayasal açıdan önemli bir mesaj oluşturmuştur. Bu durum, Birleşik
Krallık'ın yazılı olmayan anayasal düzeninde hukuk ile anayasal teamülün
birbirinden farklı işlevler üstlenebildiğini ortaya koymuştur.
Bu nedenle
Brexit sonrasında Birleşik Krallık'ın anayasal dengeleri incelenirken
“parlamenter egemenlik” ile “demokratik rıza” arasında basit bir karşıtlık
kurulması yeterli değildir. Parlamenter egemenlik Westminster'ın hukuki
kapasitesini ifade ederken demokratik rıza, özellikle devolution bağlamında
ilgili toplumların kendi siyasal kurumları aracılığıyla karar alma kapasitesini
ifade etmektedir. Kuzey İrlanda'daki demokratik rıza mekanizması bu ilişkinin
özel bir örneğidir. İskoçya ve Galler'deki legislative consent uygulamaları ise
farklı bir anayasal araç sunmaktadır. Bu mekanizmaların hiçbirisi
Westminster'ın mutlak hukuki üstünlüğünü tamamen ortadan kaldırmamaktadır.
Ancak bunların siyasi önemi, Birleşik Krallık'ın üniter bir devlet olarak değil,
farklı ulusal ve bölgesel kimliklerin ve kurumsal özerkliklerin bir arada
bulunduğu çok katmanlı bir devlet olarak işlediğini göstermeleridir.
Brexit'in
iç siyasal dengeler üzerindeki etkisi bu nedenle egemenlik kavramının yeniden
ölçeklendirilmesi olarak da görülebilir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde bazı
kararlar AB düzeyinde alınırken, Brexit sonrasında bu kararların bir kısmı
Birleşik Krallık düzeyine taşınmıştır. Ancak Birleşik Krallık düzeyine taşınan
kararların tamamının Westminster tarafından tek başına alınması, devolution
düzenlemeleri nedeniyle siyasal açıdan tartışmalı hale gelmiştir. Bu durum
özellikle ortak pazar, çevre, tarım, gıda güvenliği ve ekonomik düzenlemeler
gibi alanlarda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Brexit, bir yönetim katmanını
azaltırken diğer yönetim katmanları arasındaki koordinasyon ihtiyacını
artırmıştır. Bu yönüyle Brexit'in anayasal sonucu, basit bir merkezileşmeden
ziyade farklı düzeylerdeki yetki ilişkilerinin yeniden tanımlanması olmuştur.
Kuzey
İrlanda açısından Windsor Framework bu yeniden tanımlamanın en karmaşık
örneğini oluşturmaktadır. Framework, bir taraftan Büyük Britanya ile Kuzey
İrlanda arasındaki ticari akışları kolaylaştırırken diğer taraftan Kuzey
İrlanda'da belirli AB mal kurallarının uygulanmasını sürdürmüştür. Böylece
Westminster'ın anayasal egemenliği ile AB'nin düzenleyici etkisi arasında özel
bir hukuki düzen ortaya çıkmıştır. Stormont Brake ve demokratik rıza
mekanizması ise bu özel düzenlemeye yerel demokratik katılım eklemeyi
amaçlamıştır. Ancak 2024 demokratik rıza oylamasının 48-36 sonucuyla basit
çoğunlukla geçmesi ve birlikçi üyelerin tamamının karşı oy kullanması, bu
mekanizmaların demokratik temsil sorununu tamamen çözmediğini göstermiştir. Bu
sonuç, Kuzey İrlanda'da demokratik meşruiyetin sadece sayısal çoğunluk
üzerinden değil, topluluklar arası rıza ve güç paylaşımı bağlamında da ele
alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bütün bu
gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde Brexit sonrası Birleşik Krallık'ın iç
siyasal dengelerinde üç temel anayasal gerilim alanı ortaya çıkmaktadır.
Birinci gerilim, Westminster'ın parlamenter egemenliği ile devolution
kurumlarının siyasal meşruiyeti arasındadır. İkinci gerilim, Birleşik
Krallık'ın bütünlüğü ile İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki farklı siyasi ve
anayasal kimliklerin talepleri arasındadır. Üçüncü gerilim ise Kuzey İrlanda
özelinde anayasal statünün korunması ile farklı düzenleyici ve ekonomik
bağlantıların sürdürülmesi arasındadır. Bu gerilimlerin hiçbiri tek başına
Brexit tarafından yaratılmış değildir. Ancak Brexit, söz konusu anayasal
sorunların aynı anda ve daha yoğun biçimde ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Sonuç
olarak Brexit sonrası egemenlik tartışması, Birleşik Krallık'ın Avrupa
Birliği'nden ayrılmasıyla birlikte yalnızca dışarıya dönük bir egemenlik
kazanımı veya kaybı meselesi olarak ele alınamaz. Brexit, parlamenter
egemenliği yeniden merkezî bir anayasal kavram haline getirirken aynı zamanda
Birleşik Krallık içerisindeki devolution düzeninin sınırlarını ve işleyişini de
tartışmaya açmıştır. 2017 Miller kararı, Brexit'in uygulanmasında
Parlamento'nun merkezi rolünü ortaya koymuş; European Union (Withdrawal) Act
2018 ve devamındaki mevzuat, AB'den ayrılmanın iç hukuk üzerindeki etkilerini
düzenlemiştir. Bununla birlikte İskoç Parlamentosu'nun 2018 yılında ilgili
Brexit yasasına rıza vermemesi ve Westminster'ın buna rağmen yasayı kabul
etmesi, parlamenter egemenlik ile yasama rızası arasındaki anayasal gerilimi
görünür hale getirmiştir.
Brexit
söyleminde egemenlik kavramı, bu nedenle iki farklı anlamı aynı anda
taşımıştır. Dışsal anlamda egemenlik, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği
kurumlarından ayrılarak ticaret, göç, düzenleme ve hukuk alanlarında daha
bağımsız karar alma kapasitesi elde etmesini ifade etmiştir. İçsel anlamda ise
egemenlik, Westminster ile devolved administrations arasındaki yetki dağılımını
yeniden tartışmaya açmıştır. Bu iki boyut birbirinden tamamen ayrı değildir.
Avrupa Birliği'nden geri alınan yetkilerin Birleşik Krallık içerisinde kimin
tarafından kullanılacağı sorusu, Brexit sonrasında anayasal tartışmanın temel
konularından biri olmuştur. Dolayısıyla “egemenliği geri almak” ifadesinin
Brexit sonrasında hangi kurumun ve hangi siyasal düzeyin egemenlik kapasitesini
artırdığı sorusuyla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
Kuzey
İrlanda örneği ise bu tartışmanın en karmaşık biçimini sunmaktadır. Protokol ve
Windsor Framework, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal
statüsünü değiştirmemiş, ancak bölgenin belirli mallar bakımından AB tek
pazarıyla düzenleyici bağlantısını sürdürmüştür. Bu nedenle hukuki egemenlik
ile düzenleyici egemenlik arasında bir ayrışma oluşmuştur. Birlikçi aktörlerin
önemli bir bölümünün itirazları, bu düzenleyici farklılaşmanın Birleşik
Krallık'ın iç ekonomik ve anayasal bütünlüğü üzerindeki etkilerine
yoğunlaşırken, milliyetçi aktörlerin önemli bir bölümü İrlanda adasındaki
ekonomik ve siyasi bağlantıların korunmasına daha fazla önem vermiştir.
Demokratik rıza mekanizmasının 2024 yılında işletilmesi ise bu farklılaşmanın
yerel demokratik kurumlar aracılığıyla tartışılmasını sağlamıştır. Ancak
oylamanın çapraz-topluluk desteği olmaksızın gerçekleşmesi, demokratik
meşruiyet sorunlarının tamamen ortadan kalkmadığını göstermiştir.
İskoçya,
Galler ve Kuzey İrlanda birlikte ele alındığında Brexit'in Birleşik Krallık'ın
anayasal bütünlüğü üzerinde yarattığı temel etki, farklılıkların ortadan
kaldırılması değil, bu farklılıkların daha görünür hale gelmesi olmuştur.
İskoçya'nın Remain yönündeki güçlü çoğunluğu ve Brexit sonrasında devolution
ile bağımsızlık tartışmalarının yoğunlaşması, Birleşik Krallık'ın bölgesel
tercih farklılıklarını gündeme taşımıştır. Galler'in Leave yönünde oy
kullanmasına rağmen Brexit sonrasında devolution yetkileri konusunda ortaya
çıkan tartışmalar, Avrupa Birliği'nden ayrılmanın siyasi tercih ile anayasal
yetki dağılımını birbirinden ayıran sonuçlar üretebildiğini göstermiştir. Kuzey
İrlanda'da ise Brexit, Birleşik Krallık ile İrlanda arasındaki ilişkiler,
Hayırlı Cuma Anlaşması, AB tek pazarı ve güç paylaşımı mekanizmalarının
tamamını aynı anda etkileyen çok daha karmaşık bir anayasal sorun
oluşturmuştur.
Bu
çerçevede Brexit sonrası Birleşik Krallık'ın iç siyasal dengeleri, klasik
anlamda merkez ile çevre arasındaki basit bir yetki mücadelesinden ziyade,
farklı anayasal egemenlik düzeylerinin bir arada var olduğu çok katmanlı bir
yapı olarak değerlendirilmelidir. Westminster'ın parlamenter egemenliği hukuki
açıdan korunurken, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki demokratik kurumların
siyasal meşruiyeti ve yetki alanları anayasal düzenin önemli parçaları olmaya
devam etmektedir. Brexit sonrasında asıl mesele, Avrupa Birliği'nin Birleşik
Krallık anayasal düzeninden çıkmasıyla boşalan yetki alanlarının hangi kurumlar
tarafından doldurulacağı ve bu kurumlar arasındaki ilişkinin hangi demokratik
mekanizmalarla düzenleneceği olmuştur. Bu nedenle Brexit'in anayasal etkisi
yalnızca Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasındaki egemenlik ilişkisinin
sona ermesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda Birleşik Krallık'ın kendi
içerisinde parlamenter egemenlik, devolution, demokratik rıza ve bölgesel
temsil arasındaki dengenin yeniden tanımlanmasıdır.
Sonuç
itibarıyla Brexit, Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğünü doğrudan ortadan
kaldıran bir süreç olmaktan ziyade, bu bütünlüğün hangi ilkeler ve kurumlar
üzerinden sürdürüleceği konusunda yeni bir tartışma alanı yaratmıştır.
Parlamenter egemenlik Westminster düzeyinde korunmuş, ancak bu egemenliğin
devolution kurumlarının demokratik meşruiyetiyle nasıl bağdaştırılacağı sorusu
daha belirgin hale gelmiştir. Kuzey İrlanda'da Protokol ve Windsor Framework,
egemenlik ile düzenleyici uyum arasındaki ayrımı görünür kılmış; İskoçya'da
Brexit, Westminster ile Holyrood arasındaki yetki ilişkisine yönelik
tartışmaları yoğunlaştırmış; Galler'de ise AB'den ayrılmanın devolved yetkiler
ve ortak Birleşik Krallık çerçeveleri üzerindeki etkilerini gündeme taşımıştır.
Bu gelişmeler, Birleşik Krallık'ın anayasal sisteminin tek merkezli bir
egemenlik anlayışından ziyade parlamenter üstünlük ile bölgesel demokratik
özerkliğin sürekli olarak müzakere edildiği bir yapı olduğunu göstermektedir.
Brexit'in ardından ortaya çıkan temel anayasal soru bu nedenle yalnızca
“Birleşik Krallık egemenliğini geri aldı mı?” biçiminde formüle edilemez; daha
kapsamlı soru, Brexit sonrasında geri kazanılan karar alma kapasitesinin
Birleşik Krallık içerisindeki farklı siyasal topluluklar arasında nasıl
paylaşılacağı, hangi kurumlar tarafından kullanılacağı ve hangi demokratik rıza
mekanizmalarıyla meşrulaştırılacağıdır. Bu açıdan Brexit, Birleşik Krallık'ın
Avrupa Birliği ile ilişkisini yeniden tanımladığı kadar, kendi iç anayasal
düzeninin çok düzeyli niteliğini de yeniden görünür hale getiren bir dönüşüm
süreci olarak değerlendirilebilir.
7.bölüm Brexit, Kuzey İrlanda ve
İngiltere-AB İlişkilerinin Geleceği
Brexit
sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin geleceği,
yalnızca iki taraf arasındaki ticari düzenlemelerin yeniden tanımlanması
bağlamında değil, aynı zamanda egemenlik, karşılıklı bağımlılık, anayasal
bütünlük ve çok düzeyli yönetişim kavramlarının yeniden yorumlanması bakımından
da değerlendirilmelidir. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması, ilk
bakışta egemenliğin ulus-devlet düzeyinde yeniden merkezileştirilmesi olarak
okunabilecek bir siyasal süreç ortaya çıkarmış olsa da, Brexit sonrasında
oluşan kurumsal yapı bu sürecin daha karmaşık bir niteliğe sahip olduğunu
göstermiştir. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği'nin karar alma mekanizmalarından
ayrılarak hukuki ve siyasal karar alma kapasitesinin önemli bir bölümünü
Westminster'a geri taşımış; ancak aynı zamanda Avrupa Birliği ile ticaret,
güvenlik, enerji, adalet, çevre, veri, gıda güvenliği ve Kuzey İrlanda gibi
alanlarda sürekli müzakere ve kurumsal koordinasyonu zorunlu kılan yeni bir
ilişki biçimine girmiştir. Dolayısıyla Brexit sonrasında egemenlik, dışsal bir
otoriteden tamamen bağımsız hareket edebilme kapasitesinden ziyade, farklı
uluslararası ve bölgesel düzenlemeler arasında tercih yapabilme, kendi
kurallarını belirleme ve belirlenen kuralların ekonomik ve siyasal sonuçlarını
yönetebilme kapasitesi üzerinden ele alınmaya başlanmıştır. Nitekim 2025
yılında gerçekleştirilen ilk Birleşik Krallık-AB Zirvesi sonrasında taraflar,
ilişkilerinin Withdrawal Agreement, Windsor Framework ve Trade and Cooperation
Agreement üzerine kurulmaya devam edeceğini teyit etmiş ve yeni bir stratejik
ortaklık oluşturma yönünde mutabakata varmıştır. Bu gelişme, Brexit'in Birleşik
Krallık ile Avrupa arasındaki kurumsal bağları tamamen ortadan kaldırmadığını,
aksine bu bağların üyelik temelli ilişkiden anlaşmalar ve müzakere
mekanizmaları temelli bir ilişkiye dönüştüğünü göstermektedir.
Brexit
sonrasında değişen egemenlik anlayışının temel unsurlarından biri, hukuki
egemenlik ile fiilî politika kapasitesi arasındaki farkın daha görünür hâle
gelmesidir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde Birleşik Krallık, AB hukukunun
belirli alanlarda üstünlüğünü ve Avrupa Birliği kurumlarının yetkilerini kabul
eden çok katmanlı bir hukuki düzene dahil durumdaydı. Brexit sonrasında bu
düzenin önemli bir kısmından ayrılmak, Westminster Parlamentosu'nun yasama
alanındaki biçimsel yetkisini genişletmiştir. Ancak bu durum, Birleşik
Krallık'ın uluslararası düzenlemelerden bağımsız hareket edebileceği anlamına
gelmemektedir. Birleşik Krallık'ın AB ile imzaladığı Withdrawal Agreement ve
Trade and Cooperation Agreement uluslararası hukuk bakımından bağlayıcı
çerçeveler oluştururken, Windsor Framework de Kuzey İrlanda'nın özel koşulları
nedeniyle AB hukukunun belirli alanlarda uygulanmaya devam etmesine dayanan
özgün bir düzen meydana getirmiştir. Özellikle Kuzey İrlanda'nın AB tek
pazarına ilişkin belirli mal düzenlemeleriyle bağlantısının devam etmesi,
egemenliğin yalnızca “kimin son sözü söylediği” sorusundan ibaret olmadığını
göstermektedir. Kuzey İrlanda'da malların dolaşımı, gümrük uygulamaları, hayvan
ve bitki sağlığı, tarımsal üretim, KDV ve tüketim vergileri gibi alanlarda
belirli AB kurallarının uygulanması devam etmektedir. Kuzey İrlanda Meclisi'nin
resmi açıklamalarına göre Windsor Framework kapsamında 300'den fazla AB
mevzuatı Kuzey İrlanda'da uygulanabilir durumdadır.
Bu nedenle
Brexit sonrasında egemenliğin yeniden dağılımı, “egemenliğin geri alınması” ile
“egemenliğin farklı düzeylerde kullanılmaya devam etmesi” arasındaki gerilim
üzerinden incelenebilir. Birleşik Krallık'ın AB kurumlarında doğrudan karar
alma yetkisinin sona ermesi, devletin uluslararası düzeydeki özerkliğini
belirli ölçülerde artırmıştır. Bununla birlikte, ekonomik karşılıklı bağımlılık
nedeniyle Birleşik Krallık'ın AB düzenlemelerinden bütünüyle ayrışması her
alanda mümkün veya rasyonel olmayabilir. Örneğin Avrupa Birliği, Birleşik
Krallık'ın önemli ticaret ortaklarından biri olmaya devam ederken, güvenlik ve
savunma alanlarında da iki tarafın çıkarları büyük ölçüde kesişmektedir. 2025
Birleşik Krallık-AB Zirvesi'nde güvenlik ve savunma ortaklığı kurulması,
Ukrayna, savunma sanayii, askerî hareketlilik, uzay güvenliği, siber güvenlik,
hibrit tehditler ve kritik altyapıların korunması gibi alanlarda işbirliğinin
geliştirilmesini öngörmüştür. Bu durum, siyasi egemenlik ile stratejik
karşılıklı bağımlılığın aynı anda var olabileceğini ortaya koymaktadır.
İngiltere-AB
ilişkilerinin geleceği açısından işbirliği alanlarının genişlemesine rağmen
anlaşmazlıkların ortadan kalkması beklenmemektedir. Ticaret ve ekonomik
düzenlemeler, iki taraf arasındaki ilişkinin temel müzakere alanlarından biri
olmaya devam edecektir. Trade and Cooperation Agreement, taraflar arasındaki
ticaretin hukuki temelini oluşturmasına rağmen, Birleşik Krallık'ın AB tek
pazarından ve gümrük birliğinden ayrılması sonucunda Brexit öncesindeki
entegrasyon düzeyi ortadan kalkmıştır. Bu nedenle Brexit sonrası ekonomik
ilişki, serbest ticaret ile düzenleyici ayrışma arasındaki denge üzerine
kurulmuştur. 2025'teki yeni stratejik ortaklık sürecinde tarafların tarım-gıda
ticareti, sıhhi ve bitki sağlığı kuralları, enerji, balıkçılık, iklim, güvenlik
ve insan hareketliliği gibi alanlarda yeni düzenlemeler geliştirmeye yönelmesi,
mevcut modelin statik bir yapı olmadığını göstermektedir. Birleşik Krallık
hükümetinin 2025 yılı açıklamalarında da AB ile ilişkilerin tek pazar, gümrük
birliği ve serbest dolaşıma geri dönülmeden yeniden düzenlenmesi hedefi açık
biçimde ifade edilmiştir.
Bu noktada
işbirliği ile egemenlik arasında doğrudan bir karşıtlık kurmak yerine, iki
kavramın nasıl birlikte işleyebileceğine odaklanmak daha açıklayıcıdır.
Devletler uluslararası ilişkilerde egemenliklerini korurken belirli alanlarda
ortak kurallar benimseyebilir, veri paylaşabilir, ortak güvenlik
mekanizmalarına katılabilir veya karşılıklı düzenleyici tanıma sistemleri
oluşturabilir. Birleşik Krallık-AB ilişkilerinde ortaya çıkan yeni model de
büyük ölçüde bu anlayışa dayanmaktadır. 2025 yılında tarafların üzerinde çalıştığı
düzenlemeler arasında tarım ve gıda ürünlerine ilişkin sıhhi ve bitki sağlığı
kuralları, elektrik piyasası, güvenlik ve savunma, adli işbirliği, düzensiz göç
ve gençlik-eğitim programları yer almıştır. Dolayısıyla gelecekteki ilişki,
Avrupa Birliği üyeliğine dönüşten ziyade, üyelik dışında ancak üyelik dönemine
kıyasla daha kurumsallaşmış ve kapsamlı bir işbirliği modeli oluşturma arayışı
olarak değerlendirilebilir.
Kuzey
İrlanda ise bu genel ilişkiden farklı olarak Birleşik Krallık ile Avrupa
Birliği arasındaki ilişkinin özgün ve çok katmanlı alanını oluşturmaktadır.
Bunun temel nedeni Kuzey İrlanda'nın aynı anda Birleşik Krallık'ın anayasal ve
siyasal yapısının bir parçası olması, İrlanda adasının ekonomik ve toplumsal
bütünlüğü içinde bulunması ve Brexit sonrasında belirli AB mal kurallarına
bağlılığını sürdürmesidir. Bu durum Kuzey İrlanda'yı klasik anlamda yalnızca
Birleşik Krallık'ın iç bölgesel yönetimlerinden biri olmaktan çıkararak,
Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin doğrudan etkilediği özel bir anayasal ve
ekonomik alan hâline getirmiştir. Ancak bu özgün konum Kuzey İrlanda'nın
Birleşik Krallık'tan ayrıldığı veya anayasal statüsünün değiştiği anlamına
gelmemektedir. Protocol on Ireland/Northern Ireland ve daha sonra Windsor
Framework, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmemiş; aksine 1998
Belfast/Good Friday Agreement çerçevesindeki rıza ilkesini korumayı ve aynı
zamanda İrlanda adasında sert bir sınırın oluşmasını engellemeyi amaçlamıştır.
Kuzey
İrlanda'nın özgün konumunu anlamak açısından 1998 Belfast Anlaşması'nın temel
ilkeleri önem taşımaktadır. Anlaşma, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünün
halkın demokratik rızasına bağlı olduğunu kabul ederken, Birleşik Krallık ile
İrlanda Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin ve Kuzey İrlanda'nın iç siyasal
kurumlarının birlikte ele alınmasını sağlamıştır. Brexit sonrasında ortaya
çıkan temel sorun, Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılmasıyla birlikte İrlanda
Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın AB'nin dış sınırı hâline gelme
ihtimalidir. Sert sınır uygulamasının ortaya çıkması, yalnızca ticari
maliyetler bakımından değil, 1998 barış düzeninin dayandığı sınır ötesi
işbirliği ve toplumsal ilişkiler açısından da önemli sonuçlar yaratabilirdi. Bu
nedenle Kuzey İrlanda Protokolü'nün temel amacı, bir yandan Birleşik Krallık'ın
AB'den ayrılmasını mümkün kılarken diğer yandan İrlanda adasında fiziksel bir
sınır altyapısının oluşmasını önlemek olmuştur. Windsor Framework de aynı temel
yaklaşımı koruyarak daha uygulanabilir ve esnek ticaret düzenlemeleri
oluşturmayı amaçlamıştır.
Kuzey
İrlanda'nın bu konumu, Brexit sonrasında “egemenlik” kavramının neden yalnızca
Westminster düzeyinde incelenemeyeceğini de göstermektedir. Birleşik Krallık'ın
uluslararası hukuk bakımından taraf olduğu anlaşmaların uygulanması, Kuzey
İrlanda Meclisi'nin demokratik rıza mekanizması, İrlanda Cumhuriyeti ile sınır
ötesi ilişkiler ve AB'nin tek pazar kuralları aynı anda devreye girmektedir.
Böylece Kuzey İrlanda'da egemenlik, merkezi hükümet, bölgesel kurumlar,
Birleşik Krallık parlamentosu, AB kurumları ve İrlanda Cumhuriyeti arasındaki
çok düzeyli ilişkiler üzerinden şekillenmektedir. Bu model, klasik üniter
egemenlik anlayışının ötesine geçen bir anayasal ve yönetsel karmaşıklık
yaratmaktadır. Bununla birlikte bu karmaşıklığın doğrudan bir egemenlik kaybı
olarak değerlendirilmesi yerine, egemenlik yetkisinin farklı kurumsal
düzeylerde kullanımının ortaya çıkardığı bir yönetişim sorunu olarak ele
alınması daha açıklayıcıdır.
Windsor
Framework'ün uzun vadeli siyasi etkileri bakımından en önemli meselelerden
biri, ekonomik düzenlemeler ile anayasal algı arasındaki ilişkidir. Çerçeve,
Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki mal ticaretinde ortaya çıkan bazı
engelleri azaltmak ve Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki
konumunu güçlendirmek amacıyla çeşitli kolaylaştırıcı mekanizmalar getirmiştir.
Bununla birlikte Kuzey İrlanda'nın belirli AB mal kurallarına bağlılığının
devam etmesi, özellikle birlikçi siyasi aktörler açısından anayasal ve
demokratik temsil sorunlarını gündemde tutmuştur. Lord Murphy tarafından
hazırlanan 2025 tarihli bağımsız inceleme raporunda da Windsor Framework
konusunda birlikçi kesimler ile milliyetçi ve diğer toplumsal kesimler arasında
belirgin görüş ayrılıklarının sürdüğü ve özellikle Büyük Britanya ile Kuzey
İrlanda arasındaki ticari düzenlemelerin anayasal boyutunun siyasi
tartışmaların merkezinde bulunduğu belirtilmiştir.
Bununla
birlikte Windsor Framework'ün uzun vadeli ekonomik etkileri değerlendirilirken
yalnızca siyasi tartışmalara değil, ticaret verilerine de bakılması
gerekmektedir. Birleşik Krallık hükümetinin 2026'nın ilk çeyreğine ilişkin
bölgesel ticaret verilerine göre, Mart 2026'da sona eren bir yıllık dönemde
Kuzey İrlanda'nın AB ülkelerine mal ihracatı 7,1 milyar sterlin olarak
gerçekleşmiş ve önceki yıllık döneme göre yüzde 4,9 artmıştır. Aynı dönemde AB
dışındaki ülkelere yapılan mal ihracatı 3,7 milyar sterlin seviyesinde
gerçekleşmiş ve yüzde 5,5 azalmıştır. Bu veriler tek başına Windsor Framework'ün
ekonomik başarısı veya başarısızlığı hakkında kesin bir nedensellik kurmaya
yeterli değildir; ancak Kuzey İrlanda'nın hem Birleşik Krallık iç pazarıyla hem
de AB pazarıyla ekonomik bağlarını aynı anda sürdürdüğünü göstermesi bakımından
önemlidir.
Bu çift
yönlü ekonomik konum, uzun vadede Kuzey İrlanda için “iki pazarla bağlantılı
ekonomi” niteliğinin güçlenmesine neden olabilir. Ancak böyle bir yapının
ekonomik avantaj veya dezavantaj olarak değerlendirilmesi, sektöre, işletmenin
büyüklüğüne, ürünün niteliğine ve düzenleyici maliyetlere göre
değişebileceğinden tek boyutlu bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Daha anlamlı
olan, Kuzey İrlanda'nın Brexit sonrasında diğer Birleşik Krallık bölgelerinden
farklı bir düzenleyici pozisyona sahip olduğunu kabul etmektir. Bir tarafta
Büyük Britanya ile ekonomik ve anayasal bağların korunması, diğer tarafta
İrlanda Cumhuriyeti ve AB tek pazarıyla mal ticaretinin sürdürülmesi, Kuzey
İrlanda'nın gelecekteki ekonomik modelini iki farklı düzenleyici alanın
kesişiminde şekillendirmektedir.
Windsor
Framework'ün uzun vadeli siyasi etkilerinden biri de demokratik meşruiyet
sorununu kurumsal mekanizmalar aracılığıyla yönetme çabasıdır. Kuzey İrlanda
Meclisi'nin belirli düzenlemeler bakımından demokratik rıza mekanizmasına sahip
olması, AB hukukunun Kuzey İrlanda'da uygulanmasının yerel demokratik temsil
açısından sorgulanmasını azaltmaya yönelik bir mekanizma oluşturmuştur. Aralık
2024'te yapılan oylamada Meclis, Windsor Framework'ün 5-10. maddelerinin
uygulanmaya devam etmesini 48'e karşı 36 oyla kabul etmiş, ancak oylamada
çapraz-toplumsal destek sağlanamamıştır. Bu sonuç, mekanizmanın hukuki açıdan
çalıştığını ancak siyasi açıdan bütün topluluklar arasında ortak bir meşruiyet
üretmekte zorlandığını göstermiştir. Bunun ardından Birleşik Krallık hükümeti
bağımsız bir inceleme başlatmış ve Lord Murphy'nin raporu 2025 yılında
yayımlanmıştır. Hükümet aynı yıl rapordaki tavsiyelerin tamamını kabul ettiğini
açıklamıştır.
Bu gelişme
Windsor Framework'ün geleceği açısından demokratik meşruiyetin yalnızca
seçimler veya belirli aralıklarla gerçekleştirilen rıza oylamalarıyla sınırlı
tutulamayacağını göstermektedir. AB mevzuatının dinamik biçimde değişebilmesi
nedeniyle Kuzey İrlanda'daki siyasal aktörlerin bu değişiklikleri
izleyebilmesi, değerlendirebilmesi ve gerektiğinde kurumsal mekanizmalar
aracılığıyla tepki verebilmesi önem taşımaktadır. Lord Murphy incelemesi
kapsamında Kuzey İrlanda Meclisi'nin Democratic Scrutiny Committee'sinin
güçlendirilmesi, daha fazla uzman desteği sağlanması, Brüksel'deki Kuzey
İrlanda temsil kapasitesinin geliştirilmesi ve tarafların AB düzenlemeleri
hakkında daha fazla bilgilendirilmesi yönünde tavsiyeler sunulmuş; Birleşik
Krallık hükümeti bu tavsiyeleri kabul etmiştir. Bu gelişme, Windsor
Framework'ün geleceğinin yalnızca gümrük teknikleri üzerinden değil, aynı
zamanda demokratik temsil ve bilgiye erişim kapasitesi üzerinden de
şekilleneceğini göstermektedir.
Brexit'in
Birleşik Krallık'ın anayasal yapısına olası etkileri ise Kuzey İrlanda'nın
ötesinde İskoçya ve Galler boyutlarını da kapsamaktadır. Brexit, Birleşik
Krallık'ın Avrupa Birliği ile ilişkisini değiştirdiği gibi, Westminster ile
devredilmiş yönetimler arasındaki yetki ilişkilerinin yeniden
değerlendirilmesine de yol açmıştır. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın
farklı siyasal tercihleri ve anayasal düzenlemeleri, Birleşik Krallık'ın “tek
devlet-çoklu ulusal ve bölgesel kimlikler” yapısının Brexit sonrasında daha
görünür hâle gelmesine neden olmuştur. House of Commons Library tarafından
yapılan değerlendirmelerde de Brexit'in devolution düzenlemeleri üzerinde
önemli anayasal sonuçlar doğurduğu ve Birleşik Krallık genelinde ortak politika
çerçeveleri ile devredilmiş yetkiler arasındaki dengenin yeniden tartışıldığı
belirtilmektedir.
İskoçya
örneği bu bakımdan özellikle önemlidir. 2016 referandumunda Birleşik Krallık
genelinde ayrılma yönünde sonuç ortaya çıkarken İskoçya'daki seçmenlerin
çoğunluğu AB'de kalma yönünde oy kullanmıştır. Bu farklılık, Brexit sonrasında
İskoçya'nın anayasal geleceği ve Birleşik Krallık içerisindeki konumu
hakkındaki tartışmaları güçlendirmiştir. Bununla birlikte Brexit'in tek başına
Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğünü değiştirdiği sonucuna varmak mümkün
değildir. Daha doğru yaklaşım, Brexit'in daha önce de mevcut olan merkezileşme,
yetki paylaşımı, bölgesel temsil ve anayasal rıza sorunlarını yeniden görünür
hâle getirdiğini belirtmektir. İskoçya'da devredilmiş yetkiler ile
Westminster'ın yasama yetkisi arasındaki ilişkinin Brexit sonrasında daha fazla
tartışılması, Birleşik Krallık anayasal sisteminin yazılı ve tek bir anayasa
metnine dayanmayan yapısının esnekliğini ve aynı zamanda kırılganlığını
göstermektedir.
Galler
açısından da benzer fakat kendine özgü bir süreç söz konusudur. Galler'de 2016
referandumunda Brexit yönünde oy kullanılmış olması, İskoçya ve Kuzey
İrlanda'dan farklı bir siyasal tablo ortaya çıkarmıştır. Buna rağmen Brexit,
Galler'in devredilmiş yetkileri bakımından merkezi hükümet ile bölgesel yönetim
arasındaki koordinasyon sorunlarını tamamen ortadan kaldırmamıştır. Avrupa
Birliği döneminde tarım, çevre, bölgesel kalkınma ve diğer alanlarda AB
tarafından oluşturulan ortak çerçevelerin sona ermesiyle birlikte Birleşik
Krallık içerisinde yeni ortak çerçeveler geliştirme ihtiyacı doğmuştur. Böylece
Brexit yalnızca Avrupa Birliği ile ilişkilerin yeniden tanımlanmasına değil,
aynı zamanda Birleşik Krallık'ın kendi içindeki yetki paylaşımının yeniden
düzenlenmesine de katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Brexit'in anayasal etkisi,
merkezî hükümetin yetkilerinin genişlemesi ile devredilmiş yönetimlerin
politika alanlarının yeniden tanımlanması arasındaki gerilim üzerinden
incelenebilir.
Kuzey
İrlanda açısından anayasal mesele daha farklı bir nitelik taşımaktadır. Kuzey
İrlanda'nın statüsü 1998 Belfast Anlaşması'nın rıza ilkesi temelinde
şekillendiğinden, Brexit sonrasında ortaya çıkan düzenlemeler doğrudan anayasal
statüyü değiştirmemiştir. Bununla birlikte Windsor Framework'ün Büyük Britanya
ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaret üzerinde yarattığı farklılaşma, Birleşik
Krallık iç pazarının bütünlüğü konusunda siyasal tartışmaları güçlendirmiştir.
Birleşik Krallık hükümeti ise hem Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içindeki
yerini korumaya hem de İrlanda adasında sert sınırı önlemeye yönelik iki hedefi
aynı anda gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu iki hedefin tamamen aynı
düzenleyici tercihle gerçekleştirilmesi kolay değildir. Dolayısıyla Kuzey
İrlanda meselesi, Brexit sonrasında Birleşik Krallık'ın anayasal yapısındaki en
karmaşık sorunlardan biri olmayı sürdürmektedir. 2025 tarihli bağımsız inceleme
de bu nedenle Windsor Framework'ün yalnızca ticari değil, sosyal, ekonomik ve
siyasal etkilerinin birlikte değerlendirilmesini gerekli görmüştür.
Birleşik
Krallık'ın gelecekteki anayasal yapısına ilişkin temel meselelerden biri,
parlamenter egemenlik ile çok düzeyli yönetişim arasındaki dengenin nasıl
kurulacağıdır. Brexit, Westminster'ın Avrupa Birliği kurumları karşısındaki
doğrudan yasama yetkisini artırmış olsa da İskoçya, Galler ve Kuzey
İrlanda'daki devredilmiş yönetimlerin varlığı Birleşik Krallık'ın siyasal
sistemini çok düzeyli bir yapı olarak bırakmıştır. Bu nedenle Brexit sonrası
dönemde “egemenlik Westminster'a geri döndü” şeklindeki basitleştirilmiş bir
açıklama, anayasal gerçekliğin tamamını açıklamamaktadır. Westminster'ın hukuki
üstünlüğü ile devredilmiş yönetimlerin siyasi meşruiyeti arasında devam eden
ilişki, Birleşik Krallık anayasal sisteminin temel özelliklerinden biri olmaya
devam etmektedir. Özellikle Sewel Convention çevresindeki tartışmalar,
Westminster'ın hukuki yasama kapasitesi ile devolved legislatures'ın siyasi
rızası arasındaki farkı göstermektedir.
Bu
bağlamda Brexit'in uzun vadeli anayasal etkisi, Birleşik Krallık'ın federal bir
devlete dönüşeceği veya birlik yapısının kaçınılmaz biçimde çözüleceği şeklinde
kesin bir sonuç üzerinden değerlendirilmemelidir. Mevcut veriler daha çok
anayasal sistemde yeni bir müzakere ve yetki koordinasyonu döneminin ortaya
çıktığını göstermektedir. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın farklı ekonomik
ve siyasal ihtiyaçları, Brexit sonrasında merkezi hükümetin tek tip politika
üretmesini daha karmaşık hâle getirmiştir. Bunun sonucunda ortak Birleşik
Krallık çerçeveleri ile bölgesel farklılıkların korunması arasında sürekli bir
denge arayışı ortaya çıkmıştır. Bu durum, Birleşik Krallık'ın anayasal
yapısının geleceğinde yazılı anayasa tartışmalarından ziyade fiilî yetki paylaşımının
ve hükümetlerarası ilişkilerin önemini artırabilir.
İngiltere-AB
ilişkilerinin gelecekteki kurumsal çerçevesi ise Brexit'in ilk dönemindeki
çatışmacı müzakere modelinden daha sürekli ve düzenli bir yönetişim modeline
doğru evrilmektedir. 2025 Birleşik Krallık-AB Zirvesi'nde tarafların yeni bir
stratejik ortaklık oluşturması ve düzenli üst düzey toplantılar yapılması
konusunda anlaşması bu dönüşüm açısından önemlidir. Ortak açıklamaya göre
taraflar ekonomik ve ticari ilişkiler ile adalet ve içişleri alanlarında
düzenli üst düzey görüşmeler yürütmeyi, dış ve güvenlik politikası alanında
altı aylık diyaloglar gerçekleştirmeyi ve yıllık zirveler düzenlemeyi
kararlaştırmıştır. Bu mekanizmalar, Brexit sonrasında ortaya çıkan ilişkinin
yalnızca tek bir ticaret anlaşmasına dayalı olmaktan çıkarılarak düzenli siyasi
diyalog ve sektörel işbirliği mekanizmalarıyla desteklenmek istendiğini
göstermektedir.
Bu
kurumsal çerçevede Withdrawal Agreement ile Trade and Cooperation Agreement
temel hukuki sütunlar olmaya devam ederken, bunların etrafında yeni sektörel
anlaşmaların geliştirilmesi muhtemel görünmektedir. Avrupa Birliği Konseyi'nin
Birleşik Krallık ile Brexit sonrası ilişkilere ilişkin güncel çerçevesi de
Trade and Cooperation Agreement'ın ticaretin yanı sıra güvenlik, adli işbirliği
ve yönetişim alanlarını kapsadığını ve 2025 stratejik ortaklığının bu mevcut
yapı üzerine inşa edildiğini belirtmektedir. Bu nedenle gelecekteki modelin tek
bir kapsamlı “Brexit sonrası anlaşma”dan ziyade, birbirine bağlı çok sayıda
sektörel ve kurumsal düzenlemeden oluşması daha olası bir kurumsal yapı olarak
ortaya çıkmaktadır.
Bu yeni
kurumsal ilişkinin önemli özelliklerinden biri, Birleşik Krallık'ın Avrupa
Birliği karar alma mekanizmalarının dışında kalmasına rağmen belirli AB
politikalarıyla yeniden yakınlaşmasıdır. Bu durum, egemenlik tartışmasının
gelecekte daha çok “kuralları kim belirliyor?” sorusundan “hangi alanlarda
ortak kurallar kabul ediliyor ve bu kabul hangi demokratik mekanizmalarla
meşrulaştırılıyor?” sorusuna dönüşmesine neden olabilir. Özellikle enerji, gıda
güvenliği, çevre, güvenlik ve savunma gibi alanlarda düzenleyici yakınlaşma
arttıkça, Birleşik Krallık'ın AB üyeliği olmaksızın Avrupa kurumlarıyla ne
ölçüde bütünleşebileceği önemli bir araştırma alanı hâline gelecektir. 2025
yılında tarafların enerji işbirliğinin devam ettirilmesi, tarım-gıda
düzenlemelerinin geliştirilmesi ve güvenlik-savunma ortaklığının
güçlendirilmesi yönünde attığı adımlar bu eğilimin somut örneklerini
oluşturmaktadır.
Kuzey
İrlanda bu yeni kurumsal yapının merkezinde kalmaya devam edecektir. Çünkü
Kuzey İrlanda'daki düzenlemeler, Birleşik Krallık ile AB arasındaki ekonomik
ilişkinin genel kurallarından farklı olarak hem 1998 Belfast Anlaşması'nın
korunmasını hem de AB tek pazarının bütünlüğünü gözetmektedir. Bu nedenle
gelecekte İngiltere-AB ilişkilerinde yapılacak yeni ticari veya düzenleyici
anlaşmaların Kuzey İrlanda üzerindeki etkileri ayrıca değerlendirilmek zorunda
olacaktır. Özellikle sıhhi ve bitki sağlığı düzenlemeleri, tarım-gıda ticareti,
enerji ve malların hareketi gibi alanlarda Birleşik Krallık ile AB arasında
yeni anlaşmalar yapılması, Windsor Framework üzerindeki uygulama yükünün bir
bölümünü azaltabilir. 2025 Birleşik Krallık-AB gündeminde tarım ve gıda
ürünleri bakımından ortak bir sıhhi ve bitki sağlığı alanı oluşturulmasına
yönelik çalışmaların başlatılması bu açıdan önemlidir.
Bununla
birlikte gelecekteki kurumsal çerçevenin istikrarı yalnızca Londra ve Brüksel
arasındaki siyasi iradeye bağlı değildir. Kuzey İrlanda'daki toplumsal ve
siyasal aktörlerin düzenlemeleri nasıl değerlendirdiği, demokratik rıza
mekanizmalarının ne ölçüde işlediği ve Birleşik Krallık iç pazarının nasıl
korunduğu da belirleyici olacaktır. Lord Murphy'nin incelemesi sonrasında
Birleşik Krallık hükümetinin Democratic Scrutiny Committee'ye daha fazla
uzmanlık desteği sağlama, Kuzey İrlanda'nın Brüksel'deki temsil kapasitesini
artırma, iş dünyasıyla daha düzenli iletişim kurma ve Windsor Framework
konusunda işletmelere yönelik tek duraklı bilgilendirme sistemi oluşturma
taahhütleri, gelecekteki yönetişimin daha katılımcı ve teknik kapasitesi yüksek
bir yapıya dönüştürülmeye çalışıldığını göstermektedir.
Bu noktada
Windsor Framework'ün geleceğini yalnızca kalıcı bir ticaret düzenlemesi olarak
değil, Brexit sonrasında ortaya çıkan anayasal farklılaşmanın yönetilmesine
yönelik bir yönetişim modeli olarak değerlendirmek mümkündür. Framework, bir
taraftan Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasının sonuçlarını
yönetirken diğer taraftan Kuzey İrlanda'nın özel ekonomik ve anayasal
koşullarını dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla düzenlemenin uzun vadeli
istikrarı, iki hedef arasındaki dengenin sürdürülebilmesine bağlı olacaktır: Kuzey
İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki bütünlüğünün korunması ve İrlanda
adasında sert sınırın ortaya çıkmasının engellenmesi. Bu iki hedefin aynı anda
korunması, teknik düzenlemeler kadar siyasi müzakere kapasitesini de gerekli
kılmaktadır. Birleşik Krallık hükümetinin 2025 yılında Windsor Framework
incelemesine verdiği cevapta da Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içindeki
yerinin korunması ve İrlanda adasında sert sınırdan kaçınılması birlikte temel
amaçlar olarak ifade edilmiştir.
Uzun
vadede Brexit'in Birleşik Krallık üzerindeki en önemli etkilerinden biri,
egemenliğin yeniden tanımlanmasının tek seferlik bir anayasal olay değil, devam
eden bir siyasal süreç olduğunu göstermesidir. Brexit referandumu ve Avrupa
Birliği'nden ayrılma, hukuki açıdan belirli yetkilerin Birleşik Krallık
kurumlarına geri aktarılmasını sağlamış olsa da, ekonomik ve güvenlik
karşılıklı bağımlılıkları ortadan kaldırmamıştır. Aksine, Birleşik Krallık ile
AB arasındaki ilişkilerin yeni anlaşmalar, ortak komiteler, sektörel
düzenlemeler ve düzenli zirveler aracılığıyla yeniden kurumsallaşması,
egemenliğin günümüz uluslararası sisteminde mutlak ayrışma anlamına gelmediğini
göstermektedir. Birleşik Krallık'ın AB karar alma sürecine doğrudan katılmaması
ile belirli AB kurallarıyla uyumlu hareket etmesi aynı anda mümkün
olabilmektedir. Bu durum, egemenlik ile karşılıklı bağımlılık arasında sıfır
toplamlı bir ilişki kurulmasını güçleştirmektedir.
Sonuç
olarak Brexit sonrasında Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin geleceği, ne Brexit
öncesindeki entegrasyon düzeyine basit bir geri dönüş ne de Avrupa Birliği ile
kalıcı ve kapsamlı bir ayrışma modeli üzerinden açıklanabilir. Ortaya çıkan
yapı, egemenlik özerkliğinin korunduğu fakat ekonomik, güvenlik ve düzenleyici
alanlarda seçici işbirliğinin geliştirildiği hibrit bir ilişki modeline
dayanmaktadır. 2025 Birleşik Krallık-AB Zirvesi sonrasında ortaya konulan
stratejik ortaklık, tarafların ilişkilerini daha düzenli siyasi diyalog,
güvenlik ve savunma işbirliği, ekonomik koordinasyon ve sektörel anlaşmalar
üzerinden geliştirmeye yöneldiğini göstermektedir. Bununla birlikte bu yeni
modelin başarısı, tarafların farklı egemenlik anlayışlarını aynı anda
koruyabilmesine ve ortak çıkar alanlarında işbirliği geliştirebilmesine bağlı
olacaktır.
Kuzey
İrlanda ise bu geleceğin en hassas kurumsal alanı olmaya devam edecektir. Çünkü
burada Brexit'in ekonomik sonuçları ile anayasal ve toplumsal boyutları
birbirinden ayrıştırılamamaktadır. Windsor Framework, bir taraftan Büyük
Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticareti kolaylaştırmaya ve Birleşik
Krallık iç pazarının bütünlüğünü korumaya çalışırken diğer taraftan İrlanda
adasında sert sınırın oluşmasını engelleyen ve AB tek pazarının bütünlüğünü
gözeten bir düzenleme olarak işlev görmektedir. Bu çift yönlü amaç, Kuzey
İrlanda'yı Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin yalnızca teknik bir ticaret
meselesi olmaktan çıkarıp anayasal ve siyasal bir müzakere alanına
dönüştürmektedir. 2024 demokratik rıza oylamasının ardından yürütülen bağımsız
inceleme ve 2025'te Birleşik Krallık hükümetinin bütün tavsiyeleri kabul
etmesi, bu yönetişim modelinin zaman içinde revize edilebileceğini
göstermiştir.
Birleşik
Krallık'ın anayasal geleceği bakımından ise Brexit'in en belirgin sonucu,
merkezî egemenlik ile bölgesel demokratik meşruiyet arasındaki ilişkinin daha
görünür hâle gelmesidir. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın farklı siyasal,
ekonomik ve anayasal özellikleri, Birleşik Krallık'ın gelecekte daha yoğun
hükümetlerarası koordinasyona ihtiyaç duyabileceğini göstermektedir. Bu durum,
Birleşik Krallık'ın anayasal yapısının mutlaka belirli bir yöne evrileceği
anlamına gelmemektedir; ancak mevcut devolution düzeninin Brexit sonrasında
daha fazla siyasi müzakere gerektirdiği açıktır. Dolayısıyla Brexit'in anayasal
etkisi, yalnızca Avrupa Birliği'nden ayrılmanın sonucu olarak değil, Birleşik
Krallık'ın kendi içindeki yetki paylaşımının ve demokratik rıza
mekanizmalarının yeniden değerlendirilmesini teşvik eden bir süreç olarak ele
alınmalıdır.
Gelecekteki
İngiltere-AB ilişkilerinin kurumsal niteliği açısından ise çok katmanlı ve
değişken bir modelin ortaya çıkması beklenebilir. Withdrawal Agreement ve
Windsor Framework Kuzey İrlanda meselesinin hukuki temelini korurken, Trade and
Cooperation Agreement ekonomik ve güvenlik ilişkilerinin ana çerçevesini
oluşturmaya devam edecektir. Bunun yanında enerji, tarım-gıda, güvenlik,
savunma, gençlik ve eğitim, adli işbirliği ve diğer alanlarda yeni anlaşmaların
geliştirilmesi, ilişkinin sektörel olarak derinleşmesine yol açabilir. 2025
yılında tarafların yıllık zirveler, düzenli üst düzey görüşmeler ve
dış-güvenlik politikası diyalogları konusunda anlaşması, bu kurumsallaşmanın
ilk önemli göstergelerinden biridir.
Bu
çerçevede Brexit sonrasındaki dönemi yalnızca “ayrılık” kavramı üzerinden
açıklamak yetersiz kalmaktadır. Brexit, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği
arasındaki hukuki ve siyasi bağların biçimini değiştirmiş; ancak karşılıklı
bağımlılığı ortadan kaldırmamıştır. Kuzey İrlanda Protokolü ve Windsor
Framework ise bu dönüşümün en somut örneğini oluşturarak egemenlik, ticaret,
anayasal bütünlük, demokratik meşruiyet ve barış düzeninin aynı kurumsal yapı
içerisinde nasıl birlikte yönetilmeye çalışıldığını ortaya koymuştur. Bu
nedenle Brexit sonrasında İngiltere-AB ilişkilerinin geleceği, egemenlik ile işbirliğinin
birbirini dışlayan kavramlar olarak değil, farklı düzeylerde birlikte var
olabilen siyasal ve hukuki süreçler olarak değerlendirilmesini
gerektirmektedir. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği dışında kalması,
Avrupa'dan kurumsal anlamda tamamen uzaklaşması anlamına gelmemekte; Avrupa
Birliği ile yeni bir ilişki biçimi geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Kuzey
İrlanda ise bu ilişkinin en karmaşık uygulama alanı olarak, Brexit'in ekonomik
sonuçları ile Birleşik Krallık'ın anayasal geleceği arasındaki bağlantıyı
somutlaştırmaktadır.
Dolayısıyla
çalışmanın genel çerçevesi içerisinde değerlendirildiğinde Brexit sonrası
dönem, egemenliğin geri kazanılması ile egemenliğin yeniden paylaşılması
arasında doğrusal bir süreçten ziyade, farklı kurumsal düzeyler arasında
yeniden müzakere edilen bir egemenlik düzeni ortaya çıkarmıştır. Birleşik
Krallık, Avrupa Birliği üyeliğinin sağladığı ortak karar alma mekanizmalarından
ayrılmış; ancak bunun karşılığında ekonomik, güvenlik ve düzenleyici alanlarda
yeni müzakere mekanizmaları oluşturmak zorunda kalmıştır. Kuzey İrlanda ise bu
dönüşümün en belirgin örneği olarak, Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğü,
İrlanda adasındaki barış düzeni ve Avrupa Birliği tek pazarı arasında özel bir
denge alanı meydana getirmiştir. Windsor Framework'ün uzun vadeli geleceği de
büyük ölçüde bu üç boyut arasındaki dengenin sürdürülebilmesine bağlı
olacaktır. 2025 sonrasında oluşmaya başlayan yeni stratejik ortaklık modeli ise
İngiltere-AB ilişkilerinin geleceğinin çatışma ve ayrışmadan ziyade, üyelik dışı
fakat kurumsallaşmış, sektörel olarak farklılaşmış ve karşılıklı bağımlılığı
yöneten bir ilişki biçimine doğru ilerlediğini göstermektedir. Bu açıdan
Brexit'in en kalıcı sonucu, Birleşik Krallık'ın Avrupa ile ilişkisini sona
erdirmekten çok, bu ilişkinin hukuki, siyasi ve anayasal biçimini yeniden
tanımlaması olmuştur.
Sonuç
Bu çalışma, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden
ayrılmasının tek seferlik ve statik bir hukuki kopuş olmaktan ziyade, ulusal
egemenlik arayışı ile derinleşmiş yapısal karşılıklı bağımlılık arasındaki
gerilim üzerinden sürekli biçimde yeniden müzakere edilen çok katmanlı bir
hükümetlerarası yönetişim düzeni ortaya çıkardığını göstermektedir. Londra’nın
"kontrolü geri alma" söylemi doğrultusunda ulusüstü karar alma
mekanizmalarından ayrılarak parlamenter egemenliği güçlendirme hedefi, İrlanda
adasında 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması ile kurulan kırılgan barış düzeninin
korunması, sınırın görünmezliğinin sürdürülmesi ve Avrupa Birliği tek pazarının
düzenleyici bütünlüğünün güvence altına alınması zorunluluklarıyla doğrudan
çatışmıştır. Bu yapısal ikilemin merkezinde yer alan Kuzey İrlanda Protokolü ve
devamında hayata geçirilen Windsor Framework; bölgenin Birleşik Krallık’ın
anayasal ve gümrük sınırları içinde kalmasını sağlarken malların serbest
dolaşımı bakımından AB tek pazar kurallarına tabi kılan melez bir rejim tesis
etmiş, böylece mutlak hukuki egemenlik ile fiilî düzenleyici uyum arasındaki
belirgin ayrışmayı somutlaştırmıştır. Kontrollerin İrlanda Denizi’ne
kaydırılması Birlikçi toplulukta anayasal aidiyet ve iç pazar bütünlüğü
kaygılarını tırmandırıp yerel güç paylaşımı kurumlarını uzun süre işlevsiz
bırakırken; Stormont Brake ve dört yıllık periyotlara bağlanan demokratik rıza
oylamaları gibi mekanizmalar da yerel meşruiyet krizini bütünüyle çözememiş,
aksine çoğunlukçu karar alma ile topluluklar arası rıza arasındaki derin
anayasal uyuşmazlığı kurumsal bir zemine taşımıştır. Aynı zamanda süreç,
Westminster’ın nihai yasama üstünlüğünün İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki
devredilmiş yönetimlerin siyasal rızasıyla bağdaştırılması gerekliliğini ortaya
çıkararak Birleşik Krallık’ın asimetrik anayasal yapısı içerisindeki iç egemenlik
sınırlarını da yeniden tartışmaya açmıştır. Nihayetinde 2025 Zirvesi ve
sonrasındaki gelişmelerin de ortaya koyduğu üzere, Brexit süreci klasik Westphalian
egemenlik modelinin sınırlarını görünür kılmış; Londra ile Brüksel arasındaki
ilişkileri tam bir kurumsal yabancılaşma yerine, Ayrılma Anlaşması, Ticaret ve
İşbirliği Anlaşması ile Windsor Framework sacayağı üzerinde yükselen,
güvenlikten ticarete kadar genişleyen ve karşılıklı bağımlılığın getirdiği
mecburiyetleri yönetmeye çalışan dinamik, kurumsallaşmış ve sürekli müzakereye
dayalı yeni bir hükümetlerarası denge arayışına dönüştürmüştür.
KAYNAKÇA
-Birleşik
Krallık-AB Ticaret ve İşbirliği Anlaşması uygulama raporu (1 Ocak 2021 - 31
Aralık 2022)
-EU trade
in goods surplus down to €128 billion in 2025
https://ec.europa.eu/eurostat/fr/web/products-eurostat-news/w/ddn-20260326-4
Tütmez, E.
D., & Kalkan, E. (2024). Brexit Sonrası Kuzey İrlanda ve AB İlişkilerinde
Güvenliğin Dönüşümü: Canlanan Tarihsel Sorunlar. Uluslararası Ekonomi ve
Yenilik Dergisi, 10(1), 23-46. https://doi.org/10.20979/ueyd.1301178
Tütmez, E.
D. (2024). IRA’NIN YENİDEN YÜKSELİŞİNDE BREXIT’İN ROLÜ VE GÜVENLİKLEŞTİRİLEN
ALANLAR. Terörizm ve Radikalleşme Araştırmaları Dergisi, 3(1), 96-121. https://doi.org/10.61314/traddergi.1406468
Sefer, Ö.
(2015). BİRLEŞİK KRALLIK-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME.
Marmara Sosyal Araştırmalar Dergisi, 6, 47-61. https://izlik.org/JA23LM38XL
Ertuğral,
Y. (2020). COVID-19 VE BREXIT’İN KUZEY İRLANDA BARIŞININ GELECEĞİNE (HAYIRLI
CUMA ANLAŞMASINA) ETKİLERİ. EURO Politika, 4(2), 249-270. https://izlik.org/JA38HT89RU
Türko, E.
S., & Gökçenoğlu, S. (2020). Avrupa Birliği Tarihinde Bir Geri Adım:
Brexit. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 9(1), 573-589. https://doi.org/10.33206/mjss.483512
Çağlar
Hekimoğlu, K., & Erkan, S. (2022). Avrupa Bütünleşmesinde Birleşik Krallık:
Brexit Referandumu ve Ayrılma Süreci. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 11(2),
870-883. https://doi.org/10.33206/mjss.990422
Şahal
Çelik, D., Güreşçi, G., & Oğuz, A. (2025). Evaluation of Brexit and
Migration Relation. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,
67, 211-217. https://doi.org/10.53568/yyusbed.1627964
Muhammed
Çağrı Bilir,2021,AB-İngiltere ilişkileri ekseninde Kuzey İrlanda Protokolü’nün
geleceği,Anadolu Ajansı.
Ahmet Emre
Usta,2021,AB - Birleşik Krallık Arasında Çözülemeyen Kuzey İrlanda Protokolü
Sorunu
Erdi
Kutlu,2021,İrlanda Sorunu'nun Tarihsel Kökleri ve Brexit Sonrası İrlanda
Sorunu: Birleşik Bir Krallık Mı Birleşik Bir İrlanda Mı?,Uluslararası Avrasya
Sosyal Bilimler Dergisi
Ali
Ayata,Brexit'in Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği Açısından Sonuçları,Prof.
Dr. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi,
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
https://indexive.com/uploads/papers/pap_indexive15944997752147483647.pdf
Hakan
Özdemir,2020,Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı'nda Ulus
Devletin Oluşumu ve Sorunları Üzerine Bir Değerlendirme
Ireland-UK
Relations and Northern Ireland after Brexit
Sedat
Laçiner,İngiltere, Terör Kuzey İrlanda Sorunu ve İnsan Hakları
Understanding
Northern Ireland’s ‘Troubles’
https://www.cfr.org/education/learn/reading/understanding-northern-irelands-troubles
‘Britain’s
Irish Question: Britain’s European Question?’ British-Irish relations in the
context
of
European Union and The Belfast Agreement ELIZABETH MEEHAN
https://library.fes.de/libalt/journals/swetsfulltext/7890299.pdf
PROTOCOL
ON IRELAND/NORTHERN IRELAND
David
Phinnemore, 'Northern Ireland: A ‘Place Between’ in UK–EU Relations?', (2020),
25, European Foreign Affairs Review, Issue 4, pp. 631-650, https://kluwerlawonline.com/journalarticle/European+Foreign+Affairs+Review/25.4/EERR2020042
Mary C.
Murphy,2014,Northern Ireland and the European Union: The dynamics of a changing
relationship
O'Brennan,
J. (2019). Ortak, karşılıklı bağımlı bir geçmiş için ağıt: Brexit ve Birleşik
Krallık-İrlanda ilişkilerindeki bozulma. Sermaye ve Sınıf , 43 (1), 157-171. https://doi.org/10.1177/0309816818818315
Mary C.
Murphy,2016,Northern Ireland and the European Union
https://www.researchgate.net/publication/326806348_Northern_Ireland_and_the_European_Union
Rowe, C.,
& Royles, E. (2025). Intergovernmental relations on UK-EU policy: Analysis
in the context of the promised EU reset Briefing Paper. Prifysgol Aberystwyth |
Aberystwyth University.
https://doi.org/10.20391/6fcaad86-c482-4a94-9343-9396366fe17e
Lagana, G.
ve Holmes, M. (2026), İrlanda Adası ve Avrupa Birliği: Geçmiş, Bugün ve
Gelecek. Çağdaş Avrupa Politikası, 4: e70030. https://doi.org/10.1002/cep4.70030
Armstrong,
MA, Rice, CAG ve Warwick, B. (2024). Kuzey İrlanda'da Brexit'in görsel
iletişimi: kimlik, siyaset ve Avrupa üzerine kamusal imgelerin çözümlenmesi.
Bölge, Siyaset, Yönetişim , 12 (9), 1390–1408. https://doi.org/10.1080/21622671.2022.2115544
Ertuğral,
Y., & Torlak, P. (2024). İrlanda Barış Süreci Kıbrıs’a Model Olabilir Mi?”
Özdil Nami ve Fikri Toros ile Söyleşi. EURO Politika, 19, 2-5. https://izlik.org/JA98EZ35DP
Özdemir,
H. (2017). BÜYÜK BRİTANYA VE KUZEY İRLANDA BİRLEŞİK KRALLIĞINDA ULUS DEVLETİN
OLUŞUMU VE SORUNLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME. İnönü Üniversitesi Uluslararası
Sosyal Bilimler Dergisi, 6(2), 16-41. https://izlik.org/JA84UF28WN
Sedat
Laçiner,2001,İngiltere, Teror, Kuzey İrlanda Sorunu ve İnsan Hakları
Democratic
Progress Institute,Hayırlı Cuma Anlaşması
https://www.democraticprogress.org/wp-content/uploads/2014/02/TURKISH-PDF.pdf
Elçin
Aktoprak,RELIGION AND NATION: CATHOLICISM AS AN MINORITY NATIONALISM IN THE
CASE OF THE NORTHERN IRELAND EXAMPLE,alternatif politika.
Northern
Ireland Progress since 1998
Hayward,
K., & McManus, C. (2021). Northern Ireland: Society and Culture. In M.
Garnett (Ed.), The Routledge Handbook of British Politics and Society
Routledge.
Aveyard,
Stuart (2023). The Northern Ireland conflict and colonial resonances.
Manchester Metropolitan University. Journal contribution. https://hdl.handle.net/10779/mmu.32469495.v1
Reynolds,
C. (2017) ‘Northern Ireland’s 1968 at The Ulster Museum’, VIEW Journal of
European Television History and Culture, 6(12), p. 41-54. Available at: https://doi.org/10.18146/2213-0969.2017.jethc135.
BOURKE,
R., & McBRIDE, I. (Eds.). (2016). The Princeton History of Modern
Ireland. Princeton University Press. https://doi.org/10.2307/j.ctvc77n5h
Dawson G,
Hopkins S. Giriş: Britanya'da Kuzey İrlanda Sorunları: Etkileri, Katılımları,
Mirasları ve Anıları. İçinde: Dawson G, Dover J, Hopkins S, eds. Britanya'da
Kuzey İrlanda Sorunları: Etkileri, Katılımları, Mirasları ve Anıları .
Manchester Üniversitesi Yayınları; :1-18.
Thompson
JE., Peter Catterall ve Sean McDougall. Britanya Siyasetinde Kuzey İrlanda
Sorunu. (Çağdaş Tarih Bağlam Serisi). New York: St. Martin's Press. 1996. Sayfa
xv, 242. ISBN 0-312-12982-3. Albion . 1997;29(3):554-555.
doi:10.2307/4051730
Aveyard,
SC (2023). Kuzey İrlanda Çatışması ve Sömürgeci Yankılar. İmparatorluk ve
İngiliz Milletler Topluluğu Tarihi Dergisi , 51 (6), 1143–1169. https://doi.org/10.1080/03086534.2023.2168331
McGrattan,
C. (2010). Kuzey İrlanda'yı Açıklamak? Etnik Çatışma Modelinin Sınırlamaları. Ulusal
Kimlikler , 12 (2), 181–197. https://doi.org/10.1080/14608941003764836
Jennifer
Todd,2009,Kuzey İrlanda: Çok Aşamalı Bir Çatışma Tarihi, Çok Katmanlı Bir
Uzlaşma Süreci
Oliver, T.
(2018). "İki: Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin tarihi". Brexit'i
Anlamak adlı kitapta . Bristol, Birleşik Krallık: Policy Press. https://doi.org/10.51952/9781447346401.ch002
Pow, J.
(2021). Taking back control, without going back to conflict: Weighing up the
impact of Brexit on Northern Ireland’s peace process. In M. Holmes, &
K. Simpson (Eds.), Ireland and the European Union: Economic, Political and
Social Crises Manchester University Press.
https://manchesteruniversitypress.co.uk/9781526159595/
Hayward, K., & Murphy, MC (2018). AB'nin Brexit Işığında Kuzey İrlanda'daki Barış Süreci ve Anlaşması Üzerindeki Etkisi. Etnopolitika , 17 (3), 276–291. https://doi.org/10.1080/17449057.2018.1472426
Bal, G. (2025). Çatışma Çözüm Yöntemlerinden Ortaklıkçı Model: Kuzey İrlanda Örneği. Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları Dergisi, 9(1), 78-94. https://izlik.org/JA95MU94SC
Öztürk, T.
(2023). THE NORTHERN IRELAND PROBLEM AND THE INNOVATIVE ACTIVITIES OF THE IRISH
REPUBLICAN ARMY. Güvenlik ve İstihbarat Çalışmaları Dergisi, 1(1), 24-40. https://izlik.org/JA32GL98MY
https://perspektif.eu/2025/05/01/bir-direnis-ira-ve-kuzey-irlandanin-barisa-yolculugu
Yusuf
ERTUĞRAL,2019,Brexit Sonrası Britanya'nın Siyasi Birliği'nin Geleceği: İrlanda
ve İskoçya Bağımsızlık Sorunu,EURO Politika Dergisi
Yorumlar
Yorum Gönder