5 Ekim 2026 Yazısı

Brexit Sonrası İngiltere-AB İlişkileri ve Kuzey İrlanda Protokolü: Hükümetlerarası Pazarlıklar ve Egemenlik Mücadelesi

Giriş

Birleşik Krallık’ın 23 Haziran 2016 tarihinde gerçekleştirdiği referandumla Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma yönünde irade beyan etmesi, yalnızca Londra ile Brüksel arasındaki hukuki ve kurumsal bağların tasfiyesini değil, aynı zamanda modern uluslararası ilişkilerde ulusal egemenlik, çok düzeyli yönetişim ve karmaşık karşılıklı bağımlılık arasındaki dengelerin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılan tarihsel bir kırılma noktası teşkil etmiştir. 29 Mart 2017’de Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. maddesinin işletilmesiyle başlayan ve 31 Ocak 2020’deki resmi ayrılığın ardından Ticaret ve İşbirliği Anlaşması (TCA) ile yeni bir zemine oturan müzakere süreci; Birleşik Krallık’ın "kontrolü geri alma" ve yasama üstünlüğünü tesis etme söylemi ile AB’nin iç pazar ve dört özgürlüğün bölünmez bütünlüğünü muhafaza etme kararlılığının doğrudan çatıştığı bir hükümetlerarası pazarlık alanına dönüşmüştür. Bu yapısal gerilimin en kırılgan ve stratejik düğüm noktasını ise 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması ile kurulan barış ve güç paylaşımı mimarisini koruma gerekliliği ile AB gümrük ve düzenleyici sınırlarının güvence altına alınması zorunluluğunun kesiştiği Kuzey İrlanda oluşturmuştur. İrlanda adasında fiziksel bir "sert sınırın" engellenmesi amacıyla hayata geçirilen ve kontrolleri İrlanda Denizi’ne taşıyan Kuzey İrlanda Protokolü, bölgeyi fiilen Birleşik Krallık iç pazarı ile AB tek pazarı arasında melez bir statüye yerleştirerek Birlikçi çevrelerin anayasal bütünlük kaygılarını tırmandırmış ve Stormont yönetiminde derin siyasi krizleri tetiklemiştir. Bu açmazı aşmak adına Şubat 2023’te mutabakata varılan Windsor Framework ise yeşil/kırmızı hat ayrımı ve Stormont Brake gibi mekanizmalarla ticari ve bürokratik sürtünmeleri hafifletmeyi ve yerel demokratik rızayı güçlendirmeyi hedeflemiş; fakat düzenleyici farklılaşmanın getirdiği anayasal ve kurumsal ikilemleri bütünüyle ortadan kaldıramamıştır. İskoçya ve Galler’deki devolüsyon dinamiklerini de harekete geçirerek Westminster merkezli parlamenter egemenlik ilkesinin içsel sınırlarını görünür kılan bu dönüşüm, Brexit’in tek seferlik bir kopuştan ziyade süreklilik arz eden bir müzakere ve egemenliğin yeniden ölçeklendirilmesi süreci olduğunu kanıtlamaktadır. Bu doğrultuda çalışma; Brexit sonrası Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin evrimini hükümetlerarası pazarlık dinamikleri, Kuzey İrlanda Protokolü ve Windsor Framework üzerinden inceleyerek, ulusal egemenlik arayışının ekonomik karşılıklı bağımlılık, anayasal bütünlük ve bölgesel barış mimarisi karşısında ürettiği yapısal paradoksları çok boyutlu bir analitik çerçevede tartışmayı amaçlamaktadır.

 

 

1.Bölüm Brexit Sonrası İngiltere-AB İlişkilerinin Dönüşümü

 

Brexit, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği ile ilişkilerinde yalnızca üyelik statüsünün sona ermesini ifade eden hukuki bir süreç değil, aynı zamanda Avrupa bütünleşmesi ile ulusal egemenlik arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasına yol açan kapsamlı bir siyasal ve kurumsal dönüşüm olarak değerlendirilmelidir. 23 Haziran 2016 tarihinde gerçekleştirilen referandumda Birleşik Krallık seçmenlerinin Avrupa Birliği'nden ayrılma yönünde karar vermesi, uzun yıllar boyunca Avrupa bütünleşmesinin önemli aktörlerinden biri olan Birleşik Krallık'ın kurumsal konumunu temelden değiştirmiştir. Referandumun ardından başlayan süreç, iç siyasette hükümet, Parlamento ve farklı siyasi aktörler arasında yoğun tartışmalara neden olurken, dış politika açısından da Londra ile Brüksel arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılmıştır. Birleşik Krallık hükümeti 29 Mart 2017 tarihinde Avrupa Birliği Antlaşması'nın 50. maddesini işleterek ayrılma sürecini resmen başlatmış ve böylece Brexit müzakereleri hukuki bir zemine taşınmıştır. Avrupa Birliği açısından ise süreç, yalnızca bir üyenin ayrılması değil, Birlik hukukunun, iç pazarın ve dört özgürlüğün bütünlüğünün korunması gereken karmaşık bir müzakere alanı oluşturmuştur.

Brexit'in siyasi ve kurumsal arka planı, Birleşik Krallık'ın Avrupa bütünleşmesine tarihsel olarak mesafeli yaklaşımıyla da ilişkilidir. Birleşik Krallık, Avrupa Ekonomik Topluluğu'na 1973 yılında katılmış olmasına rağmen, Avrupa bütünleşmesinin siyasi boyutuna ilişkin tartışmalarda diğer bazı üye devletlerden farklı bir pozisyon sergilemiştir. Ekonomik işbirliğine dayalı Avrupa yaklaşımı ile ulusal egemenliği ön plana çıkaran yaklaşım arasındaki gerilim, zaman içerisinde Birleşik Krallık siyasetinde belirginleşmiştir. Özellikle Avrupa Birliği'nin yetki alanının genişlemesi, ortak politikaların gelişmesi ve Avrupa kurumlarının ulusal karar alma süreçleri üzerindeki etkisi, Birleşik Krallık'taki Avrupa karşıtı siyasi söylemin önemli unsurları arasında yer almıştır. Bununla birlikte Brexit'i yalnızca egemenlik tartışmasına indirgemek de yeterli değildir. Göç, ekonomik politika, kamu hizmetleri, demokratik temsil, parti siyaseti ve Birleşik Krallık'ın küresel rolü gibi birçok faktör referandum sürecindeki siyasal tartışmaları şekillendirmiştir. Dolayısıyla Brexit, tek bir siyasi değişkenin sonucu olmaktan ziyade farklı toplumsal ve siyasal dinamiklerin kesiştiği çok boyutlu bir süreç olarak ele alınmalıdır.

2016 referandumundan sonra Brexit'in nasıl uygulanacağı konusunda ortaya çıkan siyasal anlaşmazlıklar, ayrılma sürecinin beklenenden daha karmaşık hale gelmesine neden olmuştur. Theresa May hükümeti döneminde yürütülen müzakerelerde temel sorunlardan biri, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılırken ekonomik ilişkilerin mümkün olduğunca korunması ile Avrupa Birliği'nin iç pazar ve gümrük birliğinin bütünlüğünü muhafaza etme hedeflerinin nasıl uzlaştırılacağı olmuştur. Parlamento'daki farklı siyasi grupların Brexit'in kapsamına ilişkin farklı yaklaşımları, hükümetin müzakere pozisyonunu sınırlandırmıştır. May hükümeti tarafından müzakere edilen Ayrılma Anlaşması'nın Avam Kamarası'nda yeterli desteği elde edememesi, Brexit sürecinin yalnızca Londra ile Brüksel arasındaki bir diplomatik müzakere olmadığını, aynı zamanda Birleşik Krallık'ın anayasal ve parlamenter siyasetinin merkezinde yer alan bir mücadele olduğunu göstermiştir. Daha sonra Boris Johnson hükümeti döneminde yeniden müzakere edilen anlaşma Parlamento'dan geçirilmiş ve süreç hukuki olarak sonuçlandırılmıştır.

Birleşik Krallık'ın 31 Ocak 2020 tarihinde Avrupa Birliği'nden resmen ayrılması, Brexit'in hukuki açıdan önemli bir aşamasını oluşturmuştur. Ancak ayrılık tarihi, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki bütün ilişkilerin aynı anda sona erdiği anlamına gelmemiştir. Ayrılma Anlaşması kapsamında 1 Şubat-31 Aralık 2020 tarihleri arasında bir geçiş dönemi oluşturulmuş ve bu dönemde Birleşik Krallık, Avrupa Birliği kurumlarında temsil edilmemesine rağmen büyük ölçüde Birlik hukukunun ekonomik hükümleri altında kalmaya devam etmiştir. Bu geçiş dönemi, taraflara gelecekteki ilişkinin temelini oluşturacak yeni bir anlaşma üzerinde müzakere yürütme imkânı sağlamıştır. Dolayısıyla Brexit'in kurumsal yapısı iki farklı aşamada değerlendirilmelidir: ilk aşama Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden hukuken ayrılmasını düzenleyen Ayrılma Anlaşması, ikinci aşama ise ayrılık sonrasında ortaya çıkacak ekonomik ve siyasi ilişkinin çerçevesini belirleyen Ticaret ve İşbirliği Anlaşmasıdır.

Ayrılma Anlaşması, Brexit'in düzenli ve hukuki açıdan öngörülebilir biçimde gerçekleştirilmesini amaçlayan temel metin niteliğindedir. Anlaşma vatandaşların hakları, ayrılık hükümleri, geçiş dönemi, mali yükümlülükler ve yönetişim mekanizmaları gibi çeşitli alanları kapsamaktadır. Bu çerçevede anlaşmanın amacı, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla ortaya çıkabilecek hukuki belirsizlikleri azaltmak ve üyelik döneminde oluşmuş hak ve yükümlülüklerin nasıl ele alınacağını belirlemektir. Özellikle Birleşik Krallık'ta yaşayan Avrupa Birliği vatandaşları ile Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan Birleşik Krallık vatandaşlarının haklarının korunması, anlaşmanın önemli unsurlarından biri olmuştur. Bunun yanında Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği üyeliği sırasında üstlendiği mali yükümlülüklerin düzenlenmesi de ayrılma sürecinin temel konuları arasında yer almıştır.

Ayrılma Anlaşması'nın en önemli unsurlarından biri ise İrlanda/Kuzey İrlanda düzenlemesidir. Bu düzenleme, Brexit'in yalnızca İngiltere ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerden ibaret olmadığını ortaya koymaktadır. Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisinde bulunmasına karşın İrlanda Cumhuriyeti ile kara sınırına sahip olması, Brexit sonrasında ekonomik ve siyasi açıdan özel bir durum yaratmıştır. Avrupa Birliği'nin iç pazarının bütünlüğünün korunması ile İrlanda adasında sert bir sınırın ortaya çıkmasının önlenmesi arasında denge kurulması gerekmiştir. Bu nedenle Kuzey İrlanda meselesi, Brexit müzakerelerinin teknik bir ticaret konusu olmaktan çıkarak egemenlik, güvenlik, anayasal düzen ve barış süreciyle bağlantılı bir meseleye dönüşmesine neden olmuştur. Ayrılma Anlaşması'nın İrlanda/Kuzey İrlanda Protokolü'nü içermesi, bu sorunun Brexit sonrası ilişkilerin kurumsal mimarisindeki merkezi konumunu açık biçimde göstermektedir.

Brexit'in İngiltere-AB ilişkilerine en temel etkilerinden biri, taraflar arasındaki ilişkinin hukuki niteliğinin değişmesidir. Birleşik Krallık üyelik döneminde Avrupa Birliği'nin karar alma mekanizmalarının bir parçası iken Brexit sonrasında Birlik dışında kalan üçüncü bir devlet konumuna geçmiştir. Böylece Londra, Avrupa Birliği'nin karar alma süreçlerine doğrudan katılmadan Birlik ile kapsamlı ekonomik ve siyasi ilişkiler yürütmek durumunda kalmıştır. Birleşik Krallık'ın tek pazar ve gümrük birliğinden ayrılması, ticaret ilişkilerinin artık Birlik içi kurallar üzerinden değil, iki taraf arasında oluşturulan yeni anlaşmalar çerçevesinde yürütülmesini beraberinde getirmiştir. Birleşik Krallık hükümeti de Brexit sonrasında ilişkinin temelinin Avrupa Birliği hukukundan serbest ticaret ve işbirliğine dayalı yeni bir çerçeveye dönüştüğünü belirtmiştir.

Bu dönüşüm, siyasi düzeyde de önemli sonuçlar doğurmuştur. Üyelik döneminde Birleşik Krallık ile diğer üye devletler arasındaki anlaşmazlıklar büyük ölçüde Avrupa Birliği'nin ortak kurumsal yapısı içerisinde çözülürken, Brexit sonrasında Londra ile Brüksel arasında klasik hükümetlerarası müzakere mekanizmaları daha fazla önem kazanmıştır. Başka bir ifadeyle, Brexit sonrasında ilişkilerde ulusüstü karar alma modelinden hükümetlerarası anlaşmalar ve ortak kurumlar temelinde işleyen bir modele doğru geçiş gerçekleşmiştir. Bu durum, Birleşik Krallık'ın egemen karar alma kapasitesini artırma hedefi ile Avrupa Birliği ile ekonomik ve siyasi işbirliğini sürdürme gerekliliği arasında sürekli bir denge arayışını beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Brexit sonrasındaki İngiltere-AB ilişkileri, egemenlik ile karşılıklı bağımlılık arasındaki gerilimin somut biçimde gözlemlenebileceği bir örnek oluşturmaktadır.

Bu yeni ilişkinin ekonomik temelini Ticaret ve İşbirliği Anlaşması oluşturmuştur. 24 Aralık 2020 tarihinde müzakereleri tamamlanan anlaşma, 1 Ocak 2021'den itibaren geçici olarak uygulanmaya başlanmış ve 1 Mayıs 2021 tarihinde resmen yürürlüğe girmiştir. TCA, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki Brexit sonrası ekonomik ve siyasi ilişkinin temel hukuki çerçevesini oluştururken, taraflar arasındaki ticaret, güvenlik, balıkçılık, sosyal ve çevresel alanlarda çeşitli işbirliği mekanizmaları meydana getirmiştir. Anlaşmanın temel özelliği, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nin tek pazar ve gümrük birliği dışında kalmasıyla birlikte ticari ilişkilerin tamamen kopmasını önlemeye yönelik bir serbest ticaret ve işbirliği çerçevesi oluşturmasıdır.

Ticaret ve İşbirliği Anlaşması'nın ortaya çıkması, Brexit'in ekonomik sonuçları bakımından ikili bir durumu beraberinde getirmiştir. Bir taraftan Birleşik Krallık, Avrupa Birliği'nin ortak ticaret politikalarından ve karar alma süreçlerinden ayrılarak kendi ticaret politikasını geliştirme konusunda daha geniş hareket alanı elde etmiştir. Diğer taraftan Avrupa Birliği ile ticaret yapmaya devam etmek için yeni gümrük prosedürleri, düzenleyici gereklilikler ve sınır kontrolleri ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Brexit, ekonomik ilişkilerin sona ermesinden ziyade ekonomik karşılıklı bağımlılığın farklı kurumsal kurallara bağlanması sonucunu doğurmuştur. Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki ticaretin hacmi ve niteliği, tarafların coğrafi yakınlığı ve ekonomik bağlantıları nedeniyle Brexit sonrasında da önemli olmaya devam etmiştir. Bu durum, siyasal ayrışmanın ekonomik karşılıklı bağımlılığı ortadan kaldırmadığını göstermektedir.

Karşılıklı bağımlılık kavramı, Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerini açıklamak bakımından özellikle önemlidir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nden ayrılmış olsa da Avrupa ekonomisiyle olan ticari, finansal, enerji, ulaştırma, güvenlik, araştırma ve insan hareketliliğine ilişkin bağlantılar tamamen ortadan kalkmamıştır. Aynı şekilde Avrupa Birliği açısından da Birleşik Krallık'ın ekonomik büyüklüğü, finansal merkezleri, savunma kapasitesi ve Avrupa güvenlik mimarisindeki tarihsel rolü nedeniyle Londra ile ilişkilerin bütünüyle koparılması rasyonel bir seçenek olmamıştır. Dolayısıyla Brexit sonrası ilişkiler, siyasi ayrışma ile ekonomik ve stratejik karşılıklı bağımlılığın aynı anda var olduğu karmaşık bir yapı ortaya çıkarmıştır. Bu durum, tarafların birbirlerinden tamamen bağımsız hareket edebilmesini sınırlandırırken aynı zamanda her iki tarafın müzakere süreçlerinde farklı pazarlık araçlarına sahip olmasına imkân vermiştir.

Siyasi karşılıklı bağımlılık da ekonomik karşılıklı bağımlılık kadar önemlidir. Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında güvenlik, terörizmle mücadele, istihbarat, sınır güvenliği, organize suç, enerji güvenliği, iklim politikası ve dış politika gibi alanlarda ortak çıkarlar devam etmektedir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nin kurumsal üyesi olmaktan çıkmış olsa da Avrupa kıtasının güvenlik mimarisinden tamamen ayrılmış değildir. Bu durum Brexit sonrasında tarafların farklı alanlarda işbirliği için yeni hukuki ve kurumsal düzenlemeler geliştirmesini gerekli kılmıştır. Dolayısıyla Brexit'in sonuçları, Avrupa bütünleşmesinden tamamen kopuş şeklinde değil, bütünleşmenin dışında fakat onunla yoğun bağlantılar sürdüren farklı bir ilişki modeli şeklinde ortaya çıkmıştır.

Ticaret ve İşbirliği Anlaşması bu karşılıklı bağımlılığın yönetilebilmesi için çeşitli kurumsal mekanizmalar oluşturmuştur. Bunların başında Ortaklık Konseyi gelmektedir. Konsey, anlaşmanın uygulanmasını ve yorumlanmasını siyasi düzeyde denetleyen temel kurumlardan biridir. Bunun yanında ticaret ve diğer politika alanlarına ilişkin uzmanlaşmış komiteler oluşturulmuş, böylece ilişkilerin yalnızca üst düzey siyasi görüşmelerle değil, düzenli teknik ve bürokratik temaslarla da yürütülmesi amaçlanmıştır. Birleşik Krallık hükümetinin güncel kurumsal belgelerinde Ortaklık Konseyi ve uzmanlaşmış komitelerin TCA'nın uygulanması, yorumlanması ve yönetilmesinde merkezi rol oynadığı belirtilmektedir.

Bu mekanizmaların varlığı, Brexit sonrasında İngiltere-AB ilişkilerinin yalnızca iki hükümet arasında yapılan dönemsel diplomatik görüşmelerden oluşmadığını göstermektedir. Aksine taraflar, ayrılık sonrasında ortaya çıkan sorunları yönetebilmek için sürekli çalışan bir kurumsal ağ meydana getirmiştir. Ortaklık Konseyi siyasi düzeyde genel koordinasyonu sağlarken, uzmanlaşmış komiteler belirli politika alanlarında teknik meseleleri ele almaktadır. Bu yapı, Brexit sonrasında ortaya çıkan ilişkilerin bir anlamda "kurumsallaştırılmış hükümetlerarasılık" temelinde ilerlediğini düşündürmektedir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği kurumlarının karar alma mekanizmalarından ayrılmış olsa da AB ile ilişkilerini tamamen kurumsal olmayan bir diplomasiye bırakmamış; aksine yeni anlaşmalar aracılığıyla düzenli temas ve müzakere kanalları oluşturmuştur.

Bu noktada Brexit sonrası ilişkilerde egemenlik kavramının nasıl yeniden şekillendiği önem kazanmaktadır. Brexit'in temel siyasal gerekçelerinden biri, Birleşik Krallık'ın karar alma yetkisinin ulusal düzeye yeniden taşınması düşüncesiydi. Ancak egemenliğin hukuken geri kazanılması, uluslararası karşılıklı bağımlılığın ortadan kalkması anlamına gelmemektedir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği hukukunun doğrudan üstünlüğünden ayrılmış olsa da Avrupa Birliği ile yapılan anlaşmalar belirli alanlarda ortak kurallara, yükümlülüklere ve uyuşmazlık çözüm mekanizmalarına tabi olmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla Brexit sonrası egemenlik, mutlak bağımsızlık şeklinde değil, uluslararası anlaşmalar yoluyla belirli yükümlülüklerin kabul edildiği bir devletlerarası düzen içerisinde yeniden tanımlanmıştır.

Bu durum özellikle Kuzey İrlanda meselesinde daha görünür hale gelmektedir. Birleşik Krallık'ın tamamı Avrupa Birliği'nden ayrılmış olmakla birlikte Kuzey İrlanda'nın özel ekonomik ve hukuki düzenlemelere tabi olması, Brexit'in egemenlik anlayışını içsel olarak da farklılaştırmıştır. Avrupa Birliği'nin tek pazarının bütünlüğünü koruma ihtiyacı ile İrlanda adasında sert sınırın önlenmesi arasında kurulmaya çalışılan denge, Birleşik Krallık'ın ülke içindeki farklı bölgelerin Brexit'ten farklı biçimlerde etkilenmesine yol açmıştır. Bu nedenle Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinin dönüşümü yalnızca Londra-Brüksel ekseninde değil, Birleşik Krallık'ın anayasal yapısı ve bölgesel farklılıkları bağlamında da değerlendirilmelidir.

İngiltere-AB ilişkilerinde yeni müzakere mekanizmalarının gelişimi, Brexit'in statik değil, sürekli yeniden müzakere edilen bir ilişki ortaya çıkardığını göstermektedir. Ayrılma Anlaşması ve TCA belirli hukuki çerçeveler sağlamış olsa da taraflar arasında ortaya çıkan yeni sorunlar yeni düzenlemelerin müzakere edilmesini gerekli kılmıştır. Bu nedenle Brexit sonrasında ilişkilerin karakterini "tek seferlik ayrılık" kavramından ziyade "sürekli müzakere edilen ayrışma" şeklinde değerlendirmek mümkündür. Ticaret, enerji, güvenlik, balıkçılık, gençlik hareketliliği, bilimsel araştırma ve çevre gibi alanlarda değişen koşullar tarafların yeni anlaşmalar veya mevcut anlaşmalarda düzenlemeler üzerinde çalışmasını gerektirmektedir. Avrupa Konseyi'nin 2026 tarihli güncel belgelerinde de tarafların tarım-gıda düzenlemeleri, emisyon ticaret sistemleri, gençlik deneyim programları, güvenlik ve savunma ortaklığı ile elektrik piyasasına ilişkin çeşitli alanlarda yeni işbirliği başlıklarını ele aldığı görülmektedir.

Bu gelişmeler, Brexit'in İngiltere-AB ilişkilerini tamamen koparmaktan ziyade ilişkilerin kurumsal biçimini değiştirdiği sonucuna işaret etmektedir. Üyelik döneminde ilişkilerin temel çerçevesi Avrupa Birliği hukukunun ve kurumlarının ortak yapısı tarafından belirlenirken, Brexit sonrasında aynı ilişkinin önemli bir bölümü ikili ve hükümetlerarası anlaşmalar tarafından düzenlenmektedir. Bu değişim, karar alma süreçlerinde Birleşik Krallık'ın ulusal özerkliğini artırırken, Avrupa Birliği ile ilişkilerin yönetilmesinde daha fazla müzakere ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Başka bir ifadeyle, Brexit sonrasında Londra'nın Brüksel karşısındaki kurumsal konumu değişmiş; ancak karşılıklı bağımlılık nedeniyle Avrupa Birliği ile düzenli müzakere ihtiyacı ortadan kalkmamıştır.

2025 yılında gerçekleştirilen ilk Birleşik Krallık-AB Zirvesi de bu dönüşümün yeni bir aşamasına işaret etmektedir. Taraflar söz konusu zirvede stratejik ortaklığı güçlendirme yönünde bir çerçeve üzerinde anlaşmış ve ilişkilerin yalnızca TCA ile sınırlı olmayan daha geniş bir işbirliği zemini üzerinde geliştirilmesini gündeme getirmiştir. Ortak anlayış metni, Ayrılma Anlaşması ve Windsor Framework ile Ticaret ve İşbirliği Anlaşması'nı ilişkinin temel dayanakları olarak tanımlamış ve bu anlaşmaların uygulanmasına bağlılığı yeniden teyit etmiştir. Bu gelişme, Brexit'in ardından oluşan kurumsal ayrışmanın değişmez bir kopuş biçiminde ilerlemediğini, tarafların çıkarları doğrultusunda yeni işbirliği alanları oluşturabildiğini göstermektedir.

Sonuç olarak Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinin dönüşümü, Avrupa bütünleşmesinden ayrılma ile Avrupa kıtasındaki ekonomik ve siyasi karşılıklı bağımlılığın sürdürülmesi arasındaki yapısal gerilim üzerinden okunabilir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nin siyasi ve hukuki kurumlarından ayrılmış, tek pazar ve gümrük birliği içerisindeki üyelik statüsünü sona erdirmiş ve kendi ulusal politika alanlarını genişletmiştir. Buna karşılık Avrupa Birliği ile ekonomik ilişkiler, güvenlik işbirliği ve çeşitli siyasi bağlantılar devam etmiş; bu nedenle taraflar arasında yeni hukuki ve kurumsal mekanizmalar oluşturulmuştur. Ayrılma Anlaşması Brexit'in hukuki ve siyasi ayrılık boyutunu düzenlerken, Ticaret ve İşbirliği Anlaşması ayrılık sonrasında ortaya çıkan ekonomik ve siyasi ilişkinin temel çerçevesini oluşturmuştur. Ortaklık Konseyi, uzmanlaşmış komiteler ve diğer kurumsal kanallar ise bu ilişkinin sürekli biçimde yönetilmesini sağlamaktadır.

Bu çerçevede Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerini yalnızca "ayrılma" kavramıyla açıklamak yetersiz kalmaktadır. Daha doğru bir analitik yaklaşım, Brexit'i Avrupa Birliği üyeliğinin sona ermesiyle birlikte yeni bir hükümetlerarası ilişki biçiminin ortaya çıkması olarak değerlendirmektir. Bu yeni modelde egemenlik ve ulusal karar alma kapasitesi daha belirgin hale gelirken, ekonomik ve siyasi karşılıklı bağımlılık tarafları düzenli müzakereye zorlamaktadır. Dolayısıyla Brexit'in temel paradokslarından biri, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden kurumsal olarak uzaklaşmasına rağmen Avrupa Birliği ile ilişkilerini sürdürebilmek için yeni ve sürekli işleyen kurumsal bağlar oluşturmak zorunda kalmasıdır. Bu paradoks, özellikle Kuzey İrlanda Protokolü ve daha sonra geliştirilen Windsor Framework bağlamında daha da belirginleşmekte; egemenlik, ticaret, anayasal bütünlük ve Avrupa Birliği'nin iç pazarının korunması arasındaki ilişkinin sonraki bölümlerde ayrıca incelenmesini gerekli kılmaktadır.

 

2.bölüm Kuzey İrlanda Sorunu ve Brexit

 

Kuzey İrlanda meselesi, Brexit sürecinin İngiltere-Avrupa Birliği ilişkileri içerisinde en karmaşık ve çok boyutlu sorunlarından birini oluşturmaktadır. Bunun temel nedeni, Kuzey İrlanda'nın aynı anda Birleşik Krallık'ın anayasal ve siyasi yapısının bir parçası olması, İrlanda adasının bütünleşik ekonomik ve toplumsal yapısı içerisinde bulunması ve 1998 tarihli Hayırlı Cuma Anlaşması ile şekillenen hassas bir barış düzenine sahip olmasıdır. Brexit öncesinde Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti'nin aynı Avrupa Birliği ve tek pazar çerçevesinde bulunması, iki ülke arasındaki sınırın ekonomik ve siyasi açıdan büyük ölçüde görünmez hale gelmesini sağlamıştı. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması ise bu yapıyı doğrudan etkileyerek, daha önce Avrupa bütünleşmesinin ortak kuralları içerisinde çözülen bazı sorunları yeniden egemenlik, sınır, ticaret, güvenlik ve anayasal statü tartışmalarının merkezine taşımıştır. Bu nedenle Kuzey İrlanda'nın Brexit sürecindeki konumu, yalnızca Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması bağlamında değil, aynı zamanda Avrupa bütünleşmesinin sınır yönetimi, çatışma sonrası barış inşası ve çok düzeyli yönetişim üzerindeki etkileri bakımından da değerlendirilmelidir.

Kuzey İrlanda'nın anayasal konumu, sorunun anlaşılabilmesi bakımından başlangıç noktasıdır. Kuzey İrlanda Birleşik Krallık'ın parçasıdır ve mevcut anayasal düzen içerisinde Birleşik Krallık egemenliği altında bulunmaktadır. Bununla birlikte bu statü, mutlak ve değiştirilemez bir anayasal düzen olarak tasarlanmamıştır. 1998 tarihli Hayırlı Cuma Anlaşması'nın temel ilkelerinden biri olan rıza ilkesi, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünün ancak Kuzey İrlanda halkının çoğunluğunun rızasıyla değiştirilebileceğini öngörmektedir. Bu nedenle Kuzey İrlanda'nın mevcut statüsü ile gelecekte İrlanda Cumhuriyeti ile birleşme ihtimali arasında hukuki bir mekanizma bulunmaktadır. Brexit sonrasında hazırlanan İrlanda/Kuzey İrlanda Protokolü de bu anayasal ilkeyi açık biçimde korumuş, Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal statüsüne ve rıza ilkesine halel getirmediğini belirtmiştir.

Bu anayasal yapı, Kuzey İrlanda'daki siyasal kimliklerin çeşitliliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Bölgedeki siyasi ayrışma yalnızca klasik anlamda parti rekabeti şeklinde değil, Birleşik Krallık ile ilişkilerin niteliği ve İrlanda adasının geleceği konusunda farklı anayasal tercihlerin varlığı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Birlikçi veya unionist siyasal yaklaşım, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisinde kalmasını savunurken, milliyetçi veya nationalist yaklaşım İrlanda adasının siyasal bütünleşmesini hedefleyen bir perspektife sahiptir. Bunun yanında kendisini yalnızca İngiliz veya İrlandalı kimliklerinden biriyle tanımlamayan, Kuzey İrlandalı kimliğini ön plana çıkaran toplumsal kesimler de bulunmaktadır. 2021 nüfus sayımı, bölgedeki kimliklerin tek bir ikili kategoriye indirgenemeyeceğini göstermektedir. NISRA'nın verilerine göre nüfus sayımında "British only", "Irish only", "Northern Irish only" ve bunların farklı kombinasyonlarını içeren çok sayıda kimlik kategorisi bulunmaktadır. Bu durum, Kuzey İrlanda'nın anayasal geleceğinin yalnızca iki kimlik arasında mekanik bir karşıtlık üzerinden değerlendirilmesinin analitik açıdan yetersiz kalabileceğini göstermektedir.

Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsü ile siyasi kimlik arasındaki ilişki, Brexit sonrasında daha görünür hale gelmiştir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde İngiliz ve İrlanda kimlikleri arasındaki bazı siyasi farklılıkların günlük ekonomik ve idari hayat üzerindeki etkisi sınırlı kalırken, Brexit sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki yeni sınır düzeni kimlik tartışmalarını yeniden siyasallaştırmıştır. Birlikçi kesimlerin önemli bir bölümü açısından Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki konumu ve Büyük Britanya ile ekonomik bağları anayasal bütünlüğün önemli göstergeleri olarak görülmektedir. Milliyetçi kesimler açısından ise İrlanda adasının bütününde ekonomik ve toplumsal bütünleşmenin korunması, Avrupa Birliği ile bağlantıların devam ettirilmesi ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nın temel ilkelerinin korunması öncelikli konular arasında yer almıştır. Dolayısıyla Brexit, mevcut anayasal statüyü hukuken doğrudan değiştirmemiş olsa da bu statünün siyasi anlamını yeniden tartışmaya açmıştır.

Kuzey İrlanda sorununu Brexit bağlamında anlamak için Hayırlı Cuma Anlaşması'nın tarihsel ve kurumsal öneminin ayrıca değerlendirilmesi gerekir. 10 Nisan 1998 tarihinde imzalanan Belfast veya Hayırlı Cuma Anlaşması, yaklaşık otuz yıl boyunca devam eden ve "The Troubles" olarak bilinen çatışma döneminin ardından Kuzey İrlanda'da barışın kurumsallaştırılmasını sağlayan temel siyasi uzlaşma metnidir. Anlaşma, güç paylaşımına dayalı bir yönetim sistemi oluşturmuş, Kuzey İrlanda Meclisi ve Yürütme organının kurulmasını sağlamış ve anayasal statü konusunda rıza ilkesini merkeze yerleştirmiştir. Birleşik Krallık hükümeti anlaşmayı Kuzey İrlanda'nın barışı, anayasal düzeni ve kurumlarının temel dayanağı olarak tanımlamaktadır.

Hayırlı Cuma Anlaşması'nın önemi yalnızca silahlı çatışmanın sona erdirilmesiyle sınırlı değildir. Anlaşma, farklı siyasi kimliklerin aynı siyasal sistem içerisinde temsil edilmesini ve Kuzey İrlanda'nın geleceğine ilişkin farklı anayasal tercihlerin demokratik yollarla ifade edilmesini amaçlayan çok katmanlı bir yönetişim modeli oluşturmuştur. Bu nedenle anlaşmanın mantığı, yalnızca çoğunluğun yönetimine dayanan klasik bir siyasal sistemden farklı olarak, farklı toplulukların birlikte yönetim ve karşılıklı güvenlik mekanizmaları içerisinde tutulmasına dayanmaktadır. Anlaşmanın üç temel boyutundan biri Kuzey İrlanda içindeki güç paylaşımı, ikincisi Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki Kuzey-Güney işbirliği, üçüncüsü ise Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki doğrudan ilişkilerin kurumsallaştırılmasıdır. Brexit'in yarattığı sorunların önemli bir bölümü, bu üç boyutun aynı anda korunması gerekliliğinden kaynaklanmıştır.

Brexit açısından Hayırlı Cuma Anlaşması'nın en kritik unsurlarından biri, İrlanda adasında fiziksel bir sınırın bulunmamasının barış süreci açısından taşıdığı önemdir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti'nin aynı gümrük ve ekonomik alan içerisinde bulunması, sınır kontrollerinin büyük ölçüde ortadan kalkmasına imkân sağlamıştı. Sınırın günlük yaşamda görünürlüğünün azalması, yalnızca ticaret açısından kolaylık yaratmamış, aynı zamanda sınırın geçmişteki çatışmalı anlamının zayıflamasına katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Brexit müzakerelerinde "sert sınır" meselesi, klasik bir gümrük ve ticaret problemi olarak değil, barış sürecinin kurumsal koşullarıyla bağlantılı bir mesele olarak ele alınmıştır. Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık, Brexit müzakerelerinin erken aşamalarından itibaren Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması, sert sınırın önlenmesi ve Kuzey-Güney işbirliğinin devam ettirilmesi gerekliliğini kabul etmiştir.

İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın Brexit sonrasında yeniden uluslararası bir gümrük sınırına dönüşmesi ihtimali, bu nedenle tarafların müzakerelerinde merkezi bir sorun haline gelmiştir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nden ayrıldığında Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasında mal hareketleri bakımından farklı düzenleyici ve gümrük sistemleri oluşması kaçınılmaz hale gelmiştir. Avrupa Birliği'nin tek pazarının işleyebilmesi için üçüncü ülkelerden gelen mallar üzerinde belirli kontrollerin uygulanması gerekmektedir. Buna karşılık İrlanda adasında fiziksel sınır kontrollerinin oluşturulması Hayırlı Cuma Anlaşması'nın siyasi dengeleri ve Kuzey-Güney ekonomik ilişkileri açısından ciddi sorunlar yaratabilecek bir seçenek olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle Brexit'in yarattığı temel kurumsal paradoks, bir tarafta Avrupa Birliği'nin tek pazarının bütünlüğünü koruma zorunluluğu, diğer tarafta İrlanda adasında fiziksel sınırın yeniden ortaya çıkmasını önleme gerekliliği şeklinde ortaya çıkmıştır.

Bu paradoksun çözümü için İrlanda/Kuzey İrlanda Protokolü geliştirilmiştir. Protokol, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık gümrük bölgesi içerisinde kalmasını sürdürürken, mallar bakımından Avrupa Birliği tek pazarının bazı kurallarının uygulanmasını öngörmüştür. Böylece fiziksel sınır İrlanda ile Kuzey İrlanda arasında değil, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticari geçişlerde farklılaştırılmış kontrol mekanizmaları aracılığıyla yönetilmeye çalışılmıştır. Protokol'ün temel amacı, bir yandan Avrupa Birliği tek pazarının bütünlüğünü korumak, diğer yandan İrlanda adasında sert sınır oluşmasını önlemek ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nın bütün unsurlarını korumaktır. Avrupa Komisyonu, Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın mallar bakımından AB tek pazarıyla özel bağlantısını koruduğunu ve bunun karşılığında gerekli kontrollerin Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya gelen mallar üzerinde uygulanmasını öngördüğünü belirtmektedir.

Bu düzenleme ekonomik açıdan teknik görünmesine rağmen siyasi açıdan son derece hassas sonuçlar doğurmuştur. Çünkü Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın geri kalanından farklı ticari kurallara tabi olması, birlikçi siyaset içerisinde anayasal statünün fiilen zayıflatıldığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmiştir. Birleşik Krallık hükümetleri ise özellikle Protokol'ün uygulanmasından kaynaklanan bürokratik yüklerin Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticareti zorlaştırdığını savunmuştur. 2022 yılında yayımlanan Birleşik Krallık hükümeti belgesinde, Protokol'ün ticaret sapmasına, işletmeler için maliyet ve bürokrasiye yol açtığı ve Büyük Britanya-Kuzey İrlanda ekonomik bağlarının zarar gördüğü yönündeki hükümet değerlendirmeleri ortaya konulmuştur. Bunlar Birleşik Krallık hükümetinin değerlendirmeleridir ve Avrupa Birliği tarafı, aynı düzenlemelerin gerekli kontroller aracılığıyla tek pazarın bütünlüğünü koruduğunu savunmuştur.

Dolayısıyla Protokol tartışması iki farklı egemenlik anlayışının karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Birinci yaklaşımda egemenlik, Birleşik Krallık'ın kendi iç pazarının bütünlüğü ve ülke içerisindeki ticari kuralların mümkün olduğunca tek biçimde uygulanması üzerinden ele alınmıştır. İkinci yaklaşımda ise egemenlik, Birleşik Krallık'ın uluslararası anlaşmalar yoluyla üstlendiği yükümlülükler ve Avrupa Birliği'nin tek pazarının korunması gerekliliğiyle birlikte değerlendirilmiştir. Buradaki temel sorun, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünün değişip değişmediğinden ziyade, bu statünün pratikte hangi ekonomik ve düzenleyici çerçeve içerisinde uygulanacağıdır. Nitekim Protokol'ün ilk maddesi, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal statüsünü ve rıza ilkesini korurken, aynı zamanda İrlanda adasında sert sınırın önlenmesi için özel düzenlemeler getirmiştir.

Brexit'in Kuzey İrlanda'daki siyasi dengeler üzerindeki etkisi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bölgedeki siyasal sistem uzun süre birlikçi ve milliyetçi siyasi aktörlerin güç paylaşımına dayalı bir denge içerisinde şekillenmiştir. Ancak Brexit, bu iki siyasal blok arasındaki ekonomik ve anayasal farklılıkları yeniden gündeme taşımıştır. Özellikle Kuzey İrlanda Protokolü, birlikçi partilerin önemli bir bölümü açısından Birleşik Krallık ile ekonomik bütünlüğü zayıflatabilecek bir düzenleme olarak görülürken, milliyetçi siyasi aktörlerin önemli bir kısmı tarafından sert sınırın önlenmesi ve Avrupa Birliği ile ekonomik bağlantıların korunması bakımından gerekli bir mekanizma olarak değerlendirilmiştir. Bu farklılaşma, Brexit'in yalnızca Londra ile Brüksel arasındaki ilişkileri değil, Kuzey İrlanda'nın iç siyasi rekabetini de dönüştürdüğünü göstermektedir.

2022 Kuzey İrlanda Meclis seçimleri bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri olmuştur. Seçim sonuçları, Sinn Féin'in ilk kez Meclis'te en fazla sandalye kazanan parti konumuna yükseldiğini, Democratic Unionist Party'nin ise ikinci sırada kaldığını ortaya koymuştur. Resmî seçim sonuçları, bu değişimin Kuzey İrlanda'nın güç paylaşımı sistemindeki siyasi ağırlık dağılımı bakımından önem taşıdığını göstermektedir. Bu gelişmeyi doğrudan Brexit'in tek sonucu olarak değerlendirmek metodolojik açıdan doğru olmayacaktır; çünkü Kuzey İrlanda'daki siyasi tercihleri ekonomik koşullar, kimlik, sağlık, kamu hizmetleri, sosyal politikalar ve parti örgütlenmeleri gibi çok sayıda faktör etkilemektedir. Bununla birlikte Brexit ve özellikle Protokol tartışmasının birlikçi-milliyetçi rekabetin önemli gündemlerinden biri haline geldiği açıktır.

Siyasi dengelerdeki değişim, anayasal gelecek tartışmasını da daha görünür hale getirmiştir. Ancak mevcut anayasal düzen bakımından bir partinin seçimlerde başarılı olması veya milliyetçi temsilin artması, otomatik olarak anayasal statünün değişeceği anlamına gelmemektedir. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın rıza ilkesi gereğince Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'tan ayrılarak birleşik İrlanda içerisinde yer almasına yönelik anayasal değişiklik ancak ilgili demokratik rıza mekanizması üzerinden gerçekleştirilebilir. Bu nedenle Brexit'in anayasal etkisi, doğrudan bir statü değişikliğinden ziyade gelecekteki statü tartışmasının siyasi görünürlüğünü artırması üzerinden ele alınmalıdır.

Brexit'in Kuzey İrlanda'daki siyasal dengelere etkisinin bir diğer boyutu, güç paylaşımı kurumlarının işleyişiyle ilgilidir. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın oluşturduğu sistem, farklı siyasi toplulukların yönetimde temsil edilmesini amaçlamaktadır. Ancak Protokol konusundaki anlaşmazlıklar, hükümet kurumlarının çalışmasını zorlaştırmış ve Executive'in uzun süre işlevsiz kalmasına neden olmuştur. Bu durum, Brexit'in yalnızca ticaret düzenlemeleri veya dış ilişkiler meselesi olmadığını, Kuzey İrlanda'nın doğrudan yönetişim kapasitesini de etkileyebildiğini göstermektedir. Birleşik Krallık hükümeti 2022 yılında Protokol'ün siyasi ve toplumsal koşullar üzerinde baskı oluşturduğunu ve kurumların yeniden oluşturulmasını zorlaştırdığını savunmuştur. Bu değerlendirme hükümetin kendi siyasi ve hukuki pozisyonunu yansıtmaktadır; dolayısıyla akademik analizde bu tür değerlendirmelerin nesnel veri ile siyasi aktörlerin yorumlarından ayrılması gerekmektedir.

Sert sınır ihtimali ise Kuzey İrlanda meselesinin güvenlik boyutunu ortaya çıkarmaktadır. "Sert sınır" yalnızca gümrük noktalarının kurulması anlamına gelmemektedir. Fiziksel sınır altyapısı, sınırın siyasi görünürlüğünü artırabilecek ve geçmişte çatışma ile ilişkilendirilmiş mekânsal unsurların yeniden ortaya çıkmasına neden olabilecek bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın ardından sınırın görünürlüğünün azalması, normalleşme ve toplumsal etkileşim açısından önemli bir değişim yaratmıştır. Bu nedenle Brexit sonrasında fiziksel kontrol noktalarının kurulması ihtimali, ekonomik maliyetlerin yanı sıra güvenlik ve toplumsal istikrar bakımından da hassas bir mesele olarak ele alınmıştır. Avrupa Birliği de Protokol'ün temel amaçlarından birinin sert sınırı önlemek ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nı bütün boyutlarıyla korumak olduğunu açıkça belirtmiştir.

Güvenlik boyutunun yanında ekonomik boyut da önemlidir. Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki ekonomik ilişkiler, sınırın günlük yaşamda görünmez hale gelmesiyle birlikte çok sayıda sektörde gelişmiştir. Tarım, gıda, ulaştırma, enerji, turizm, sağlık ve çevre gibi alanlarda sınır ötesi işbirliği farklı kurumsal mekanizmalar aracılığıyla sürdürülmüştür. İrlanda hükümeti, Brexit öncesinde Kuzey-Güney işbirliğinin tarım, çevre, enerji, ulaştırma, sağlık, eğitim ve turizm gibi alanlara yayıldığını belirtmiştir. Bu nedenle sert sınır, yalnızca malların geçişini yavaşlatacak bir mekanizma değil, aynı zamanda bu çok sektörlü işbirliği ağlarının işlem maliyetlerini yükseltebilecek bir unsur olarak görülmüştür.

Bununla birlikte sert sınırın ekonomik sonuçlarını değerlendirirken tek yönlü bir yaklaşım benimsemek de doğru değildir. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla ortaya çıkan düzenleyici farklılıklar, sınırda kontrol gereksinimini artırmıştır. Ancak bu kontrollerin hangi noktada ve hangi yoğunlukta uygulanacağı, teknolojik çözümler, risk temelli denetim, gümrük prosedürleri ve taraflar arasındaki anlaşmalarla değişebilmektedir. Dolayısıyla Brexit'in ekonomik etkileri doğrudan "sınır vardır" veya "sınır yoktur" ikiliğiyle açıklanamaz. Asıl mesele, farklı hukuki ve düzenleyici sistemlerin sınır ötesi ekonomik hareketliliği hangi maliyetlerle ve hangi kurumsal araçlarla yönetebileceğidir. Bu açıdan Kuzey İrlanda, Brexit sonrasında Avrupa bütünleşmesinin sağladığı sınır ötesi ekonomik bütünleşmenin ulusal egemenlik temelindeki ayrışmayla karşılaşması bakımından özgün bir örnek oluşturmaktadır.

Enerji alanı bu karşılıklı bağımlılığın en somut örneklerinden biridir. İrlanda ve Kuzey İrlanda arasındaki elektrik piyasasının bütünleşik biçimde çalışabilmesi, adanın ekonomik yapısı açısından önem taşımaktadır. Protokol'ün ilgili hükümleri, adadaki Tek Elektrik Piyasası'nın devamını hukuki güvence altına almıştır. İrlanda hükümeti de Windsor Framework'ün bu piyasanın devamı için hukuki çerçeveyi koruduğunu belirtmektedir. Böylece Brexit, siyasi ve anayasal ayrışmayı artırırken enerji altyapısı gibi bazı alanlarda Kuzey-Güney işbirliğinin sürdürülmesi ihtiyacını ortadan kaldırmamıştır.

Kuzey-Güney ilişkilerinin Brexit sonrasında dönüşümü bu nedenle bir kopuş ve devamlılığın aynı anda bulunduğu süreç olarak değerlendirilebilir. Bir taraftan Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması, Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki ekonomik ve düzenleyici çerçevenin yeniden tanımlanmasına neden olmuştur. Diğer taraftan Hayırlı Cuma Anlaşması'nın kurduğu Kuzey-Güney işbirliği mekanizmaları, Common Travel Area ve ortak elektrik piyasası gibi düzenlemeler varlığını sürdürmüştür. İrlanda hükümeti, Windsor Framework'ün Kuzey-Güney işbirliğini, bütün ada ekonomisini ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nı koruduğunu belirtmektedir.

Bu dönüşümde Common Travel Area'nın korunması da önemlidir. Birleşik Krallık ile İrlanda arasındaki özel seyahat düzeni, iki ülkenin Avrupa Birliği üyeliğinden önceye uzanan tarihsel bir yapıya sahiptir ve Brexit sonrasında da devam ettirilmiştir. Böylece Avrupa Birliği'nin serbest dolaşım rejiminden ayrılmasına rağmen İrlanda ile Birleşik Krallık arasında belirli bir hareketlilik alanı korunmuştur. Bu durum Brexit'in her alanda aynı ölçüde ayrışma yaratmadığını göstermektedir. Devletler, belirli alanlarda ulusal egemenliklerini yeniden düzenlerken başka alanlarda tarihsel, ekonomik ve toplumsal karşılıklı bağımlılıkları korumayı tercih edebilmektedir. Kuzey İrlanda örneğinde Common Travel Area bu seçici uyumun en önemli göstergelerinden biridir.

Kuzey-Güney ilişkilerinin bir diğer önemli boyutu kurumsal işbirliğidir. Hayırlı Cuma Anlaşması çerçevesinde oluşturulan North-South Ministerial Council ve çeşitli North-South Implementation Bodies, eğitim, tarım, çevre, sağlık, ulaşım, turizm ve diğer alanlarda işbirliğini desteklemiştir. Brexit, bu mekanizmaların hukuki varlığını ortadan kaldırmamış, ancak bunların işlediği Avrupa Birliği ortak çerçevesini değiştirmiştir. İrlanda hükümeti 2026 yılı itibarıyla Kuzey-Güney işbirliğini ve İngiltere-İrlanda ilişkilerini sürdürmeye yönelik kurumsal mekanizmaların devam ettiğini belirtmektedir. British-Irish Intergovernmental Conference ve North-South Ministerial Council gibi yapılar, Brexit sonrasında ilişkilerin yalnızca Brüksel-Londra ekseninde değil, Dublin-Belfast-Londra üçgeninde de yönetildiğini göstermektedir.

Bu bağlamda İrlanda Cumhuriyeti'nin Brexit sonrası rolü de dikkat çekmektedir. Dublin hükümeti bir taraftan Birleşik Krallık ile tarihsel ve ekonomik ilişkilerini sürdürmek, diğer taraftan Avrupa Birliği üyesi olarak Birlik hukukunun ve tek pazarın bütünlüğünü korumak durumundadır. Bu çift yönlü konum, İrlanda'yı Brexit müzakerelerinde özgün bir aktör haline getirmiştir. İrlanda'nın temel öncelikleri arasında Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması, sert sınırın önlenmesi, Kuzey-Güney işbirliğinin devamı ve İrlanda'nın Avrupa Birliği tek pazarı içerisindeki konumunun korunması yer almıştır. Bu hedefler birbirleriyle bağlantılı olduğu için Dublin'in Brexit yaklaşımı yalnızca ikili İrlanda-Birleşik Krallık ilişkileriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda AB müzakere çerçevesi içerisinde ele alınmıştır.

Brexit sonrasında Kuzey İrlanda'nın ekonomik konumu da özgünleşmiştir. Protokol ve ardından Windsor Framework kapsamında Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık'ın gümrük bölgesinin parçası olmayı sürdürürken mallar bakımından Avrupa Birliği tek pazarıyla özel bir bağlantıya sahip olmuştur. Bu durum, Kuzey İrlanda'yı Birleşik Krallık içerisinde diğer bölgelerden farklı bir düzenleyici konuma getirmiştir. Avrupa Komisyonu, Windsor Framework kapsamında Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya mal hareketlerini kolaylaştırmak amacıyla gümrük, tarım-gıda ürünleri, ilaçlar, KDV ve tüketim vergileri gibi alanlarda yeni düzenlemeler geliştirildiğini belirtmektedir. Bu düzenlemeler, başlangıçtaki Protokol uygulamasının yarattığı sorunların azaltılması ve Kuzey İrlanda'daki işletmeler ile vatandaşlara daha fazla öngörülebilirlik sağlanması amacıyla tasarlanmıştır.

Windsor Framework bu nedenle Brexit sonrası Kuzey İrlanda sorununda yeni bir müzakere aşamasını temsil etmektedir. 2023 yılında AB ve Birleşik Krallık arasında üzerinde anlaşmaya varılan çerçeve, Protokol'ün temel hedeflerini tamamen ortadan kaldırmadan uygulamada ortaya çıkan bazı sorunlara çözüm üretmeyi amaçlamıştır. Gümrük ve tarım-gıda kontrollerinde kolaylaştırmalar, ilaç tedariki, KDV ve tüketim vergileri ile Kuzey İrlanda temsilcilerinin belirli AB kurallarına ilişkin görüşlerinin daha fazla dikkate alınmasını sağlayan mekanizmalar bu kapsamda geliştirilmiştir. Windsor Framework, dolayısıyla Protokol'ün yerine tamamen yeni bir uluslararası düzen kurmaktan çok, mevcut hukuki çerçeveyi siyasi ve ekonomik gerçekliklere uyarlayan bir revizyon mekanizması niteliğindedir.

Bununla birlikte Windsor Framework'ün ortaya çıkması, Kuzey İrlanda'nın anayasal tartışmalarını ortadan kaldırmamıştır. Çünkü temel mesele yalnızca gümrük prosedürlerinin ne kadar kolaylaştırılacağı değildir. Asıl tartışma, Kuzey İrlanda'nın aynı anda Birleşik Krallık'ın parçası olarak kalırken Avrupa Birliği'nin belirli ekonomik düzenlemelerine tabi olmasının anayasal ve siyasi anlamıdır. Protokol'ün 18. maddesinde yer alan demokratik rıza mekanizması, Kuzey İrlanda Meclisi'ne belirli AB hukukunun uygulanmasının devamı konusunda belirli aralıklarla karar verme imkânı tanımaktadır. Avrupa Komisyonu, mevcut mekanizmaya göre ilk oylamanın dört yıl sonra yapılabileceğini ve sonraki dönemlerde belirli koşullara bağlı olarak devam eden rıza süreçlerinin işletilebileceğini belirtmektedir. Bu mekanizma, Kuzey İrlanda'nın statüsünün doğrudan değişmesi anlamına gelmemekte; ancak bölgesel demokratik temsil ile uluslararası anlaşmaların uygulanması arasında özgün bir bağlantı kurmaktadır.

Kuzey İrlanda sorununda güvenlik boyutunun günümüzde de tamamen ortadan kalkmadığı belirtilmelidir. Hayırlı Cuma Anlaşması sonrasında geniş çaplı çatışmanın sona ermesi, bölgedeki siyasi ve toplumsal koşulların tamamen risksiz hale geldiği anlamına gelmemektedir. Brexit döneminde sınır, kimlik ve anayasal statü tartışmalarının yeniden yoğunlaşması, barış sürecinin kurumsal kazanımlarının korunmasını önemli hale getirmiştir. Bununla birlikte Brexit'in doğrudan yeni bir silahlı çatışmaya yol açtığını ileri sürmek mevcut veriler açısından aşırı genelleyici olacaktır. Daha isabetli yaklaşım, Brexit'in geçmişte çatışmanın önemli unsurları arasında yer alan sınır, egemenlik ve kimlik meselelerini yeniden siyasi gündemin merkezine taşıdığını ve bu nedenle barış düzeninin kurumsal mekanizmaları üzerindeki baskıyı artırdığını belirtmektir.

Bu noktada Brexit ile Kuzey İrlanda arasındaki ilişkiyi üç düzeyde değerlendirmek mümkündür. Birinci düzey, devletlerarası ilişkiler düzeyidir. Bu düzeyde Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği arasındaki müzakereler belirleyicidir. İkinci düzey, Birleşik Krallık'ın iç anayasal düzenidir. Bu düzeyde Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki statüsü, birlikçi siyaset ve rıza ilkesi öne çıkmaktadır. Üçüncü düzey ise Kuzey İrlanda toplumunun kendi içindeki siyasi ve toplumsal ilişkileridir. Bu düzeyde kimlik, güç paylaşımı, ekonomik çıkarlar ve farklı anayasal gelecek tasavvurları belirleyicidir. Brexit'in etkisi, bu üç düzeyin birbirinden bağımsız değil, karşılıklı olarak birbirini etkilediği bir yapı ortaya çıkarmıştır.

Kuzey İrlanda meselesi aynı zamanda Avrupa Birliği'nin barış ve bölgesel bütünleşme politikalarının sınırlarını incelemek açısından da önemlidir. Avrupa bütünleşmesi, uzun süre ulusal sınırların ekonomik ve siyasi önemini azaltan bir süreç olarak değerlendirilmiştir. İrlanda örneğinde Avrupa Birliği üyeliği, Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti'nin aynı ekonomik ve hukuki sistem içerisinde bulunmasını sağlayarak sınırın ekonomik anlamının azalmasına katkıda bulunmuştur. Brexit ise bu bütünleşme düzeyinin geri çekilmesi halinde daha önce görünmez hale gelen sınırın siyasi ve ekonomik işlevlerinin yeniden önem kazanabileceğini göstermiştir. Bu nedenle Kuzey İrlanda, Avrupa bütünleşmesinin yalnızca ekonomik bir entegrasyon projesi olmadığını, aynı zamanda sınırların siyasi anlamını dönüştüren bir süreç olduğunu gösteren özgün bir örnektir.

Bununla birlikte Brexit sonrasında Kuzey-Güney ilişkilerinin tamamen Avrupa Birliği çerçevesinden çıkarak ikili ilişkilere indirgenmesi de gerçekleşmemiştir. Aksine yeni dönemde Avrupa Birliği, Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti'nin farklı kurumsal düzeylerde birlikte hareket ettiği çok katmanlı bir yapı ortaya çıkmıştır. Kuzey İrlanda'daki ekonomik faaliyetler bir taraftan Birleşik Krallık iç pazarıyla bağlantılılığını sürdürürken diğer taraftan Avrupa Birliği tek pazarıyla özel bir bağlantıyı korumaktadır. İrlanda Cumhuriyeti ise AB üyesi olarak Birlik kurallarını uygulamaya devam ederken Birleşik Krallık ile Common Travel Area ve ikili işbirliği mekanizmalarını sürdürmektedir. Böylece Brexit, klasik anlamda birbirinden ayrışan iki ekonomik ve siyasi alan yerine farklı kurumsal düzeylerin iç içe geçtiği bir yapı ortaya çıkarmıştır.

2026 itibarıyla İngiltere-İrlanda ilişkilerinde de işbirliğinin sürdürüldüğü görülmektedir. Mart 2026'da Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ile İrlanda Başbakanı Micheál Martin arasında yapılan ortak açıklamada, iki ülke arasındaki ilişkinin Hayırlı Cuma Anlaşması ve Common Travel Area tarafından desteklenen coğrafi, tarihsel ve toplumsal bağlara dayandığı vurgulanmış; enerji güvenliği, savunma, altyapı ve ekonomik işbirliği gibi alanlarda ortak çalışmaların sürdürülmesi konusunda mutabakat ifade edilmiştir. Nisan 2026 tarihli British-Irish Intergovernmental Conference toplantısında da enerji güvenliği, limanlar arası işbirliği, Kuzey-Güney elektrik bağlantısı ve Hayırlı Cuma Anlaşması kapsamındaki hakların korunması gibi konular ele alınmıştır. Bu gelişmeler, Brexit'in Birleşik Krallık ile İrlanda arasındaki ilişkileri sona erdirmediğini, aksine bu ilişkilerin yeni siyasi ve kurumsal koşullara uyarlanmasını gerektirdiğini göstermektedir.

Sonuç olarak Kuzey İrlanda sorunu, Brexit'in yalnızca ekonomik veya ticari bir ayrışma olmadığını ortaya koyan en önemli örneklerden biridir. Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal statüsü Hayırlı Cuma Anlaşması'nın rıza ilkesi çerçevesinde korunmuş, ancak Brexit bu statünün siyasi ve ekonomik anlamını yeniden tartışmaya açmıştır. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın sağladığı barış düzeni, Kuzey-Güney işbirliği ve İrlanda adasında fiziksel sınırın bulunmaması Brexit müzakerelerinin temel parametrelerinden biri haline gelmiştir. İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınır meselesi, Avrupa Birliği tek pazarının korunması ile Hayırlı Cuma Anlaşması'nın gerektirdiği sınır ötesi normalleşmenin aynı anda sürdürülmesi sorununu ortaya çıkarmıştır. Kuzey İrlanda Protokolü ve daha sonra Windsor Framework, bu iki hedef arasında hukuki ve kurumsal bir denge kurmaya yönelik mekanizmalar olarak ortaya çıkmıştır.

Brexit'in Kuzey İrlanda'daki siyasi dengeler üzerindeki etkisi ise özellikle birlikçi ve milliyetçi aktörler arasındaki rekabetin yeniden şekillenmesi, güç paylaşımı kurumlarının işleyişinin zorlaşması ve anayasal gelecek tartışmalarının görünür hale gelmesi üzerinden değerlendirilebilir. Bununla birlikte bu gelişmeler doğrudan ve tek yönlü biçimde Brexit'e bağlanmamalıdır; Kuzey İrlanda siyasetindeki dönüşümün arkasında demografik, ekonomik, toplumsal ve parti siyasetine ilişkin çok sayıda faktör bulunmaktadır. Aynı şekilde Brexit'in gelecekte Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştireceğini söylemek de mevcut hukuki düzen açısından kesin bir sonuç değildir. Mevcut sistem, statü değişikliğini demokratik rıza ilkesine bağlamaktadır.

Bu çerçevede Kuzey İrlanda, Brexit sonrası Avrupa siyasetinde egemenlik ile karşılıklı bağımlılık arasındaki gerilimin en somut biçimde görüldüğü alanlardan biri haline gelmiştir. Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nden ayrılarak ulusal karar alma kapasitesini yeniden yapılandırmış, ancak Kuzey İrlanda'nın özgün coğrafi ve siyasi konumu nedeniyle Avrupa Birliği ile belirli düzenleyici bağlantıların sürdürülmesi gerekmiştir. İrlanda Cumhuriyeti ise Birleşik Krallık ile yakın tarihsel ve ekonomik ilişkilerini korurken Avrupa Birliği üyeliğinin getirdiği yükümlülükleri sürdürmüştür. Sonuçta Kuzey İrlanda'da ortaya çıkan model, tam anlamıyla Birleşik Krallık'ın geri kalanından kopuşu ne de Brexit öncesindeki bütünleşme düzeyinin devamını ifade etmektedir. Daha ziyade, farklı egemenlik alanlarının, ekonomik pazarların ve siyasi kurumların aynı coğrafyada birlikte çalışmasını sağlayan karma bir yönetişim modeli ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla Brexit sonrasında Kuzey İrlanda sorununun temel niteliği, anayasal statünün hukuken değişmesinden çok, bu statünün ekonomik, siyasi ve kurumsal koşullarının yeniden düzenlenmesidir. Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması, sert sınırın önlenmesi, Kuzey-Güney işbirliğinin devamı, Birleşik Krallık'ın iç pazar bütünlüğünün korunması ve Avrupa Birliği tek pazarının güvence altına alınması aynı anda gerçekleştirilmesi gereken hedefler haline gelmiştir. Bu hedeflerin tamamının birbirleriyle tam olarak örtüşmemesi, Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinde Kuzey İrlanda'yı sürekli müzakere gerektiren bir alan haline getirmiştir. Bu nedenle Kuzey İrlanda meselesi, Brexit'in yalnızca bir ayrılma süreci değil, ayrılma sonrasında egemenlik, ekonomik bütünleşme, anayasal düzen ve barış mekanizmalarının yeniden müzakere edilmesini gerektiren uzun vadeli bir siyasi dönüşüm olduğunu göstermektedir.

 

3.bölüm Kuzey İrlanda Protokolü ve Egemenlik Tartışmaları

Kuzey İrlanda Protokolü, Brexit sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında ortaya çıkan en karmaşık hukuki, siyasi ve ekonomik düzenlemelerden biri olarak şekillenmiştir. Protokol'ün ortaya çıkışını yalnızca Brexit müzakerelerinin teknik bir sonucu olarak değerlendirmek, düzenlemenin arkasındaki anayasal ve jeopolitik dinamikleri açıklamak açısından yetersiz kalmaktadır. Protokol, bir taraftan Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla oluşan yeni gümrük ve düzenleyici sınırın yönetilmesini, diğer taraftan İrlanda adasında fiziksel bir sınırın ortaya çıkmasını önlemeyi ve 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması'nın siyasi ve kurumsal kazanımlarını korumayı amaçlayan çok katmanlı bir mekanizma olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa Komisyonu'nun açıklamalarına göre Protokol'ün temel amaçları arasında İrlanda adasında sert sınırın önlenmesi, Kuzey-Güney işbirliğinin korunması, Hayırlı Cuma Anlaşması'nın bütün boyutlarının güvence altına alınması ve Avrupa Birliği'nin mallar bakımından tek pazarının bütünlüğünün korunması bulunmaktadır. Bu amaçların aynı anda gerçekleştirilmesi, Protokol'ü Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinin merkezindeki temel pazarlık alanlarından biri haline getirmiştir.

Protokol'ün ortaya çıkış sürecinin başlangıç noktası, Brexit referandumunun ardından Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında yürütülen ayrılma müzakereleridir. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla birlikte daha önce ortak hukuk ve ortak ekonomik düzen içerisinde bulunan iki taraf arasında yeni bir dış sınır meydana gelmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Ancak Kuzey İrlanda örneğinde bu sınırın sıradan bir uluslararası sınır olarak değerlendirilmesi mümkün değildi. Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınır, Avrupa Birliği üyeliği döneminde büyük ölçüde görünmez hale gelmiş; ekonomik faaliyetler, insanların hareketliliği ve siyasi ilişkiler bu sınırın düşük düzeyde görünürlüğü üzerinden gelişmiştir. Daha önemlisi, fiziksel sınırın geçmişteki çatışma döneminde taşıdığı siyasi ve güvenlik anlamı nedeniyle Brexit sonrasında sınır altyapısının yeniden oluşturulması, yalnızca ticari maliyetler doğurabilecek bir uygulama olarak değil, barış sürecinin toplumsal ve siyasi dengelerini etkileyebilecek bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle AB ve Birleşik Krallık, Brexit müzakerelerinin erken aşamalarından itibaren sert sınırın önlenmesini temel hedeflerden biri olarak kabul etmiştir.

Sorunun temelinde birbirleriyle tamamen örtüşmeyen iki farklı kurumsal gereklilik bulunmaktadır. Avrupa Birliği açısından tek pazarın bütünlüğünün korunması, Birlik dışından gelen malların gümrük, ürün güvenliği, sağlık, veterinerlik ve diğer düzenleyici standartlar bakımından denetlenmesini gerektirmektedir. Birleşik Krallık açısından ise Brexit'in siyasi anlamlarından biri, ülkenin kendi gümrük ve düzenleyici politikasını bağımsız biçimde belirleyebilme kapasitesini artırmaktı. Bu iki yaklaşımın İrlanda adasındaki coğrafi koşullarla birleştirilmesi, geleneksel bir sınır kontrolünün uygulanmasını son derece sorunlu hale getirmiştir. Çünkü İrlanda ile Kuzey İrlanda arasına yeni bir fiziksel sınır yerleştirilmesi Hayırlı Cuma Anlaşması'nın yarattığı siyasi ve toplumsal düzen üzerinde baskı oluşturabilecek, buna karşılık hiçbir kontrol mekanizmasının uygulanmaması ise Avrupa Birliği tek pazarının bütünlüğü açısından sorun meydana getirebilecekti. Protokol bu ikileme, ticari kontrollerin İrlanda Denizi'nde Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki mallar üzerinden yürütülmesi şeklinde kurumsal bir çözüm geliştirmiştir.

Protokol'ün hukuki niteliği de bu nedenle önem taşımaktadır. Protokol, Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasındaki Ayrılma Anlaşması'nın ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiştir. Başka bir ifadeyle Protokol, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında ayrıca ve bağımsız biçimde oluşturulmuş sıradan bir siyasi deklarasyon değil, taraflar açısından hukuki yükümlülükler doğuran uluslararası anlaşma çerçevesinin parçasıdır. Protokol'ün esas hükümleri geçiş döneminin sona ermesiyle birlikte 1 Ocak 2021 tarihinde uygulanmaya başlamıştır. Avrupa Komisyonu, Protokol'ün Avrupa Birliği'nin mallara ilişkin tek pazarının bütünlüğünü korurken aynı zamanda İrlanda adasında sert sınırı önlemek üzere tasarlandığını belirtmektedir. Bu nedenle Protokol'ün hukuki mantığı, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmekten ziyade Brexit'in yarattığı ekonomik ve düzenleyici ayrışmanın İrlanda adasında yaratabileceği sonuçları yönetmek üzerine kurulmuştur.

Protokol'ün önemli özelliklerinden biri, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın gümrük bölgesi içerisinde kalmaya devam etmesidir. Bu durum, Kuzey İrlanda'nın anayasal açıdan Birleşik Krallık'ın parçası olmaya devam ettiğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte mallar bakımından Avrupa Birliği'nin belirli kurallarının Kuzey İrlanda'da uygulanması kabul edilmiştir. Avrupa Komisyonu'nun açıklamasına göre geçiş döneminin sona ermesinden itibaren Kuzey İrlanda, malların tek pazarı ve gümrük alanıyla ilgili sınırlı sayıdaki AB kuralına tabi olmuş; Birlik Gümrük Kodu da Kuzey İrlanda'ya giren veya Kuzey İrlanda'dan çıkan mallar bakımından uygulanmıştır. Böylece Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık'ın anayasal ve gümrük bölgesinin içinde kalırken mallar bakımından Avrupa Birliği tek pazarıyla özel bir düzenleyici bağlantıya sahip olmuştur.

Bu yapı, Kuzey İrlanda'nın Brexit sonrasında ortaya çıkan özgün konumunu açıklamaktadır. Birleşik Krallık'ın geri kalan bölgeleri Avrupa Birliği tek pazarından ve gümrük birliğinden ayrılırken Kuzey İrlanda mallar bakımından belirli AB kurallarına bağlı kalmıştır. Dolayısıyla Kuzey İrlanda'nın ekonomik statüsü, Brexit sonrası Birleşik Krallık'ın diğer bölgelerinden belirli ölçülerde farklılaşmıştır. Ancak bu farklılaşmanın doğrudan anayasal statünün değişmesi anlamına gelmediğinin altını çizmek gerekir. Protokol, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal konumuna halel getirmemekte, anayasal değişiklik ihtimalini Hayırlı Cuma Anlaşması'nın rıza ilkesine bağlı bırakmaktadır. Bu nedenle akademik açıdan "Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'tan koparılması" gibi doğrudan bir hukuki sonuçtan ziyade, Birleşik Krallık içerisindeki bir bölgenin ekonomik ve düzenleyici statüsünün diğer bölgelerden farklılaştırılması söz konusudur.

İrlanda Denizi'ndeki gümrük ve ticaret düzenlemeleri Protokol'ün en tartışmalı yönlerinden birini oluşturmuştur. Birleşik Krallık'ın tamamının Avrupa Birliği'nden ayrılması nedeniyle Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya gönderilen mallar, Birleşik Krallık'ın kendi iç ticareti içerisinde hareket ediyor gibi görünse de Kuzey İrlanda'nın Avrupa Birliği tek pazarıyla olan özel bağlantısı nedeniyle belirli kontrol mekanizmalarına tabi hale gelmiştir. Avrupa Komisyonu'nun açıklamasına göre Kuzey İrlanda'ya Büyük Britanya'dan veya başka bir üçüncü ülkeden giren mallar üzerinde gerekli kontrollerin yapılması gerekmektedir. Avrupa Birliği gümrük vergileri de malların Avrupa Birliği'ne geçme riski taşıdığı durumlarda uygulanabilmektedir. Böylece geleneksel olarak Birleşik Krallık'ın iç ticareti olarak görülen Büyük Britanya-Kuzey İrlanda hattı, Brexit sonrasında belirli ölçülerde uluslararası ticaret prosedürlerinin konusu haline gelmiştir.

Bu düzenlemenin temel mantığı "sınırın yer değiştirmesi" şeklinde açıklanabilir. Brexit sonrasında İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasında fiziksel sınır kontrollerinin oluşturulmaması hedeflenmiş, buna karşılık Avrupa Birliği'nin tek pazarının korunabilmesi için kontroller Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya giren mallara yöneltilmiştir. Böylece Avrupa Birliği açısından risk oluşturan malların Kuzey İrlanda üzerinden İrlanda Cumhuriyeti'ne ve dolayısıyla AB tek pazarına kontrolsüz biçimde ulaşmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Birleşik Krallık hükümeti ise özellikle başlangıçtaki uygulamaların Kuzey İrlanda ile Büyük Britanya arasındaki ticari akış üzerinde gereğinden fazla bürokratik yük oluşturduğunu savunmuştur. 2022 tarihli Birleşik Krallık hükümet belgesinde Protokol'ün ticarette bozulmaya, maliyet ve bürokrasi artışına yol açtığı ve Büyük Britanya-Kuzey İrlanda bağlantılarını zayıflattığı yönündeki hükümet değerlendirmeleri yer almıştır.

Bu noktada gümrük kontrolleri ile düzenleyici kontrolleri birbirinden ayırmak önemlidir. Protokol yalnızca tarifeler veya gümrük vergileriyle ilgili değildir. Malların ürün güvenliği, sağlık, veterinerlik ve bitki sağlığı standartlarına uygunluğu da düzenleyici kontrol mekanizmalarının parçasıdır. Özellikle tarım ve gıda ürünlerinde SPS olarak adlandırılan sağlık ve bitki sağlığı kontrolleri, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaretin maliyetini artırabilecek bir unsur olmuştur. Birleşik Krallık hükümeti bu prosedürlerin Kuzey İrlanda'da kalacak mallar bakımından gereğinden fazla kapsamlı olduğunu savunurken Avrupa Birliği, kendi tek pazarının korunması için belirli kontrollerin zorunlu olduğunu savunmuştur. Böylece teknik nitelikte görünen gümrük ve SPS meseleleri, kısa sürede egemenlik ve anayasal bütünlük tartışmalarının parçası haline gelmiştir.

Kuzey İrlanda'nın Avrupa Birliği tek pazarıyla ilişkisi de Protokol'ün ayırt edici özelliklerinden biridir. Kuzey İrlanda, Brexit sonrasında Avrupa Birliği'nin siyasi kurumlarının bir parçası olmaktan çıkmış olmasına rağmen malların dolaşımı bakımından belirli AB kurallarını uygulamaya devam etmiştir. Bu düzenleme, Avrupa Birliği'nin tek pazarının yalnızca ekonomik bir alan olmadığını, ortak düzenleyici standartlara dayalı bir bütünlük olduğunu göstermektedir. Bir malın AB tek pazarına erişebilmesi için ürün güvenliği, sağlık, etiketleme, veterinerlik ve diğer teknik standartlar bakımından ortak kurallara uyması gerekmektedir. Kuzey İrlanda'nın bu kuralların bir kısmına bağlı kalması, İrlanda adasında malların serbest akışını mümkün olduğunca korurken aynı zamanda AB tek pazarının dış sınırının güvence altına alınmasını amaçlamıştır.

Bu düzenlemenin Kuzey İrlanda ekonomisi bakımından hem fırsatlar hem de maliyetler doğurabilecek karmaşık bir yapı oluşturduğu görülmektedir. Avrupa Birliği tek pazarına mal erişiminin sürdürülmesi, Kuzey İrlanda işletmeleri açısından belirli ticari avantajlar sağlayabilecek bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Aynı zamanda Büyük Britanya ile yapılan ticaretin yeni prosedürlere tabi olması, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler bakımından ek idari maliyetler yaratabilmiştir. Dolayısıyla Protokol'ün ekonomik etkisini yalnızca olumlu veya olumsuz biçimde değerlendirmek yerine, Kuzey İrlanda'nın aynı anda iki farklı ekonomik alanla bağlantı kurmasının ortaya çıkardığı maliyet ve fırsatların birlikte incelenmesi gerekir. Nitekim Birleşik Krallık hükümeti 2022 yılında Büyük Britanya-Kuzey İrlanda ticaretindeki bürokratik yükleri temel sorunlardan biri olarak tanımlarken, AB tarafı tek pazar bütünlüğünün korunması için uygulanan kontrollerin gerekli olduğunu savunmuştur.

İngiltere'nin iç pazarı ile Protokol arasındaki gerilim tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır. Birleşik Krallık hükümeti açısından Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın iç pazarının ayrılmaz bir parçası olması, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki mal hareketlerinin mümkün olduğunca serbest olmasını gerektirmektedir. Avrupa Birliği açısından ise Kuzey İrlanda'nın AB tek pazarıyla olan bağlantısı, Büyük Britanya'dan gelen mallar üzerinde gerekli kontrollerin uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla aynı mal hareketi iki farklı hukuki perspektiften farklı biçimde tanımlanabilmektedir. Birleşik Krallık perspektifinden bu hareket bir iç pazar işlemi iken, Avrupa Birliği perspektifinden Kuzey İrlanda'ya giren bir üçüncü ülke malının AB tek pazarına erişim ihtimali nedeniyle dış sınır kontrolünün konusu olabilmektedir.

Bu gerilim, Birleşik Krallık'ın 2020 tarihli Internal Market Act çerçevesinde geliştirdiği politika yaklaşımında da açık biçimde görülmektedir. Birleşik Krallık hükümeti, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki konumunun korunması ve Kuzey İrlanda işletmelerinin Büyük Britanya pazarına engelsiz erişiminin sağlanması gerektiğini savunmuştur. Aynı belgelerde Kuzey İrlanda'nın İrlanda adasında sert sınırın önlenmesi amacıyla belirli AB mallar kurallarına tabi olmaya devam edeceği de kabul edilmiştir. Böylece Birleşik Krallık'ın kendi iç pazar düzenlemesi dahi Protokol'ün yarattığı özel hukuki durum dikkate alınarak şekillendirilmiştir.

Bu durum, Brexit'in egemenlik anlayışında yarattığı temel paradokslardan birini ortaya çıkarmaktadır. Brexit'in siyasi söyleminde egemenlik, karar alma yetkisinin Avrupa Birliği kurumlarından Birleşik Krallık kurumlarına aktarılmasıyla ilişkilendirilmiştir. Ancak Brexit sonrasında Birleşik Krallık'ın kendi yaptığı uluslararası anlaşmalar, bazı alanlarda ortak kuralların uygulanmasını kabul etmesini gerektirmiştir. Kuzey İrlanda Protokolü bu durumun en belirgin örneklerinden biridir. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği üyeliğini sona erdirmiş ve Avrupa Birliği hukukunun genel sisteminden çıkmış olsa da Kuzey İrlanda'da malların dolaşımı bakımından belirli AB kurallarının uygulanmasını uluslararası anlaşma yoluyla kabul etmiştir. Dolayısıyla egemenliğin kullanımı ile egemenliğin devri arasında ayrım yapılması gerekir. Protokol, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'ne yeniden üye olması anlamına gelmemekte; devletin uluslararası anlaşma yapma yetkisini kullanarak belirli yükümlülükleri kabul etmesi anlamına gelmektedir.

Bununla birlikte birlikçi siyaset açısından tartışma yalnızca hukuki egemenlik meselesinden ibaret değildir. Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ekonomik bağların zayıfladığı algısı, anayasal bütünlüğe ilişkin siyasi kaygıları artırmıştır. Birleşik Krallık hükümeti 2022 yılında Protokol'ün "ticaret sapması", maliyet, bürokrasi ve Büyük Britanya-Kuzey İrlanda bağlantılarında zayıflama yarattığını ileri sürmüştür. Hükümetin yaklaşımında bu ekonomik meseleler, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içindeki anayasal konumunun pratikte korunmasıyla ilişkilendirilmiştir. Buna karşılık AB açısından Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmediği, yalnızca Brexit'in ortaya çıkardığı sınır sorununa çözüm getirdiği ve AB tek pazarının korunmasının gerekli olduğu vurgulanmıştır. Bu iki farklı yorum, Protokol'ün hukuki metninden çok onun siyasi anlamı üzerinde yoğunlaşan bir egemenlik tartışması meydana getirmiştir.

Protokol'ün egemenlik tartışmasındaki bir başka boyutu, Avrupa Birliği hukukunun Kuzey İrlanda'da belirli alanlarda uygulanmaya devam etmesidir. Birlikçi bakış açısından sorun, Kuzey İrlanda'nın seçilmiş Birleşik Krallık kurumlarının dışında belirli düzenleyici kurallara tabi olması ve bu kuralların kaynağının Avrupa Birliği kurumları olmasıdır. Bu durum demokratik temsil açısından "kuralların yapımına katılma" ile "kurallara tabi olma" arasındaki ilişkiyi gündeme getirmiştir. Kuzey İrlanda'da bazı AB mallar kurallarının uygulanmasına rağmen bölgenin Avrupa Parlamentosu veya Avrupa Birliği Konseyi'nde Birleşik Krallık üyesi olarak temsil edilmemesi, bu tartışmanın kurumsal boyutunu oluşturmuştur. Dolayısıyla Protokol tartışması, klasik egemenlik anlayışının yanı sıra demokratik meşruiyet ve temsil sorunlarıyla da bağlantılıdır.

Ancak bu noktada Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü otomatik biçimde değiştirdiğini söylemek hukuki açıdan doğru değildir. Protokol'ün temel hükümleri, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın gümrük bölgesinde kalmasını ve anayasal statüsünün rıza ilkesi çerçevesinde korunmasını öngörmüştür. Birleşik Krallık hükümeti de Protokol'ün Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki konumunu tanıdığını kabul etmiştir. Dolayısıyla tartışmanın özü "Kuzey İrlanda Birleşik Krallık'ın parçası mı?" sorusundan ziyade "Birleşik Krallık'ın parçası olan Kuzey İrlanda hangi ekonomik ve düzenleyici kurallara tabi olacaktır?" sorusunda yoğunlaşmaktadır. Bu ayrım, Protokol'ün egemenlik tartışmasını daha doğru kavramsallaştırmak açısından önemlidir.

İrlanda Denizi'ndeki ticaret düzenlemeleri nedeniyle oluşan siyasi gerilim, 2022 yılında Birleşik Krallık hükümetinin Northern Ireland Protocol Bill'i gündeme getirmesine kadar ilerlemiştir. Birleşik Krallık hükümeti söz konusu girişimin gümrük süreçlerini azaltmayı, düzenleyici farklılıkları değiştirmeyi, vergi ve harcama konularında Birleşik Krallık genelindeki politika alanını genişletmeyi ve demokratik yönetişim sorunlarını ele almayı amaçladığını açıklamıştır. Hükümet ayrıca söz konusu düzenlemelerin uluslararası hukuk bakımından hukuka uygun olduğu görüşünü savunmuştur. Avrupa Birliği ise Protokol'ün tek taraflı olarak değiştirilmesine karşı çıkmış ve çözümün müzakere yoluyla bulunması gerektiğini savunmuştur. Bu süreç, Brexit sonrasında egemenlik tartışmasının yalnızca akademik veya anayasal bir tartışma olmadığını, uluslararası anlaşmaların uygulanması ve devletlerin yükümlülükleri açısından somut bir diplomatik uyuşmazlığa dönüştüğünü göstermiştir.

Birleşik Krallık'ın 2022 yaklaşımında egemenlik kavramının dikkat çekici yönü, hükümetin bir taraftan Protokol'ün hedeflerini korumaya devam ettiğini, diğer taraftan uygulama biçiminin değiştirilmesini istediğini belirtmesidir. Dönemin hükümeti, Common Travel Area, Kuzey-Güney işbirliği ve Tek Elektrik Piyasası gibi yapıların korunmasını; ancak Büyük Britanya-Kuzey İrlanda ticaretindeki gereksiz bürokrasinin azaltılmasını savunmuştur. Aynı zamanda AB'ye giden mallar için tam kontrollerin uygulanması ve Birleşik Krallık içinde kalan mallar için daha basitleştirilmiş bir "green channel" yaklaşımı önermiştir. Bu yaklaşım, egemenlik tartışmasının sıfır toplamlı bir yapıdan ibaret olmadığını göstermektedir. Birleşik Krallık'ın temel hedefi, AB tek pazarının korunmasını tamamen ortadan kaldırmaktan ziyade, Birleşik Krallık içindeki ticaret ile AB'ye yönelik ticaret arasında daha belirgin bir ayrım yapılmasını sağlamaktır.

Protokol'ün uygulanmasında yaşanan siyasi ve teknik sorunlar sonunda Windsor Framework'ün ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Şubat 2023'te Birleşik Krallık hükümeti ile Avrupa Komisyonu arasında siyasi anlaşmaya varılan Windsor Framework, Mart 2023'te AB-Birleşik Krallık Ortak Komitesi tarafından kabul edilen düzenlemelerle hukuki ve kurumsal çerçeveye kavuşturulmuştur. Avrupa Komisyonu bu çerçeveyi vatandaşlar ve işletmeler için daha fazla öngörülebilirlik ve istikrar sağlamayı amaçlayan kapsamlı bir çözüm paketi olarak tanımlamaktadır. Düzenlemeler gümrük, tarım-gıda ürünleri, ilaçlar, KDV ve tüketim vergileri gibi alanlarda yeni uygulamalar getirmiş; ayrıca Kuzey İrlanda'daki toplulukların belirli konularda daha fazla söz sahibi olmasını amaçlayan mekanizmalar oluşturmuştur.

Windsor Framework'ün ortaya çıkışı, Protokol'ün temel mantığının tamamen terk edildiği anlamına gelmemektedir. İrlanda Denizi'ndeki ticaret kontrolleri ve Kuzey İrlanda'nın AB tek pazarıyla ilişkisi bütünüyle ortadan kaldırılmamış, ancak risk temelli ve daha farklılaştırılmış bir uygulama modeli oluşturulmuştur. Böylece Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya gelen ve Kuzey İrlanda'da kalması öngörülen mallar bakımından prosedürlerin basitleştirilmesi, buna karşılık AB'ye geçme riski taşıyan mallar bakımından daha kapsamlı kontrollerin sürdürülmesi hedeflenmiştir. Bu model, başlangıçtaki Protokol uygulamasının yarattığı ekonomik ve siyasi sorunlara cevap vermeye yönelik bir yeniden düzenleme olarak görülebilir. Dolayısıyla Windsor Framework, egemenlik tartışmasının sona ermesinden ziyade, egemenlik ile ekonomik karşılıklı bağımlılık arasındaki dengeyi yeniden kurma girişimidir.

Windsor Framework aynı zamanda demokratik meşruiyet tartışmasını da ele almaya çalışmıştır. Protokol'ün belirli AB mallar kurallarını Kuzey İrlanda'da uygulanabilir kılması, bu kuralların demokratik temsil bakımından nasıl meşrulaştırılacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Bu çerçevede Stormont Brake olarak bilinen mekanizma, belirli yeni veya değiştirilen AB mallar kurallarının Kuzey İrlanda'da uygulanmasına ilişkin özel bir demokratik rıza mekanizması oluşturmuştur. Bununla birlikte bu mekanizma, Kuzey İrlanda'nın genel anayasal statüsünü değiştiren bir mekanizma değildir. Daha çok, Brexit sonrasında bölgeye uygulanmaya devam eden sınırlı AB kurallarının demokratik yönetişimi konusunda yeni bir kurumsal kanal yaratmaktadır. Bu durum, Brexit sonrasında ortaya çıkan "kurallara tabi olma fakat kuralların oluşturulmasına doğrudan katılmama" probleminin kısmen yönetilmesine yönelik bir girişim olarak değerlendirilebilir.

Egemenlik tartışmasını teorik açıdan değerlendirdiğimizde, Kuzey İrlanda Protokolü klasik "Westphalian egemenlik" anlayışının sınırlarını göstermektedir. Geleneksel yaklaşımda egemen devlet, kendi toprakları üzerinde en üstün hukuki ve siyasi yetkiye sahip aktör olarak kabul edilir. Ancak modern uluslararası ilişkilerde devletler, uluslararası anlaşmalar yoluyla kendi davranışlarını sınırlayan yükümlülükler üstlenebilmektedir. Bu durum devletin egemenliğinin ortadan kalkması anlamına gelmemektedir. Aksine devlet, uluslararası hukuk alanında anlaşma yapma ve bu anlaşmalara uyma kararını yine egemenlik yetkisi üzerinden gerçekleştirmektedir. Kuzey İrlanda Protokolü bu açıdan önemli bir örnektir. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği üyeliğini sona erdirme yönündeki egemen kararını kullanırken aynı zamanda Brexit'in sonuçlarını düzenlemek amacıyla Protokol'ü kabul etmiş ve belirli uluslararası yükümlülükler üstlenmiştir.

Bununla birlikte egemenlik yalnızca hukuki yetki meselesi olarak ele alınamaz. Siyasal egemenlik, ekonomik egemenlik ve demokratik egemenlik boyutları da bulunmaktadır. Kuzey İrlanda örneğinde hukuki egemenlik bakımından bölge Birleşik Krallık'ın parçasıdır. Ekonomik açıdan ise Kuzey İrlanda'nın Büyük Britanya ve Avrupa Birliği pazarlarıyla eşzamanlı bağlantısı bulunmaktadır. Düzenleyici açıdan mallar bakımından belirli AB kuralları uygulanmaktadır. Demokratik açıdan ise bu kuralların Kuzey İrlanda'da nasıl uygulanacağı konusunda Stormont ve Birleşik Krallık kurumlarının yanı sıra AB-Birleşik Krallık ortak mekanizmaları rol oynamaktadır. Bu çok katmanlı yapı, egemenliğin tek bir kuruma veya tek bir coğrafi düzleme indirgenemeyeceğini göstermektedir.

Protokol'ün tartışmalı hale gelmesinin bir nedeni de Brexit'in siyasi hedefleri ile Kuzey İrlanda'nın özel koşullarının birbirine tam olarak uymamasıdır. Birleşik Krallık'ın genel Brexit politikası, Avrupa Birliği'nin gümrük birliği ve tek pazarından ayrılmayı ve bağımsız düzenleyici kapasite geliştirmeyi hedeflemiştir. Ancak Kuzey İrlanda'nın coğrafi konumu, Hayırlı Cuma Anlaşması ve İrlanda Cumhuriyeti ile ekonomik bütünleşmesi, aynı modelin bölgede doğrudan uygulanmasını zorlaştırmıştır. İrlanda adasında sert sınır oluşturulmasını önlemek için Kuzey İrlanda'nın mallar bakımından AB düzenlemelerine bağlı kalması gerekmiş; bunun sonucunda Birleşik Krallık içindeki ekonomik düzenleme farklılaşmıştır. Böylece Brexit'in ulusal egemenliği güçlendirme hedefi ile Kuzey İrlanda'nın özel ekonomik ve siyasi koşulları arasında yapısal bir gerilim ortaya çıkmıştır.

Bu gerilimin çözümünde Windsor Framework önemli olmakla birlikte, bütün sorunları ortadan kaldıran nihai bir düzenleme olarak değerlendirilmemelidir. Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkiler, Brexit sonrasında da sürekli müzakere gerektiren bir yapıya sahip olmaya devam etmektedir. Protokol ve Windsor Framework, tarafların değişen ekonomik, siyasi ve hukuki koşullara cevap vermek için mevcut anlaşmaları yeniden yorumlamasına veya uygulama biçimlerini değiştirmesine imkân veren bir kurumsal zemin oluşturmuştur. Avrupa Komisyonu, Windsor Framework kapsamında gümrük, tarım-gıda, ilaçlar, KDV ve tüketim vergileri gibi farklı alanlarda yeni düzenlemelerin geliştirildiğini ve bu düzenlemelerin Kuzey İrlanda'daki işletmeler ile vatandaşlar açısından daha fazla öngörülebilirlik sağlamasının hedeflendiğini belirtmektedir.

Dolayısıyla Kuzey İrlanda Protokolü'nün ortaya çıkardığı egemenlik tartışması, basit biçimde "Birleşik Krallık egemenliği ile Avrupa Birliği egemenliğinin çatışması" şeklinde açıklanmamalıdır. Daha karmaşık olan durum, farklı egemenlik düzeylerinin aynı coğrafi alanda farklı işlevler üstlenmesidir. Birleşik Krallık anayasal statü üzerinde egemenliğini sürdürürken, Avrupa Birliği malların tek pazara erişimi bakımından belirli düzenleyici yetkilere sahip olmaya devam etmektedir. Kuzey İrlanda kurumları ise kendi demokratik yetki alanları içerisinde belirli uygulamalarda rol almaktadır. Bu yapı, klasik egemenlik anlayışından daha çok çok düzeyli yönetişim kavramıyla açıklanabilecek bir ilişki modeli ortaya çıkarmaktadır.

Bu çerçevede Protokol'ün Birleşik Krallık egemenliği açısından tartışılmasının bir başka boyutu, İngiliz Parlamentosu'nun anayasal konumuyla ilgilidir. Birleşik Krallık anayasal düzeninde Parlamento'nun egemenliği temel ilkelerden biri olarak kabul edilmektedir. Brexit sürecinin önemli siyasi söylemlerinden biri de bu parlamenter egemenliğin Avrupa Birliği hukukundan bağımsızlaştırılması olmuştur. Ancak Brexit sonrasında Parlamento tarafından onaylanan uluslararası anlaşmaların hükümetleri bağlayıcı yükümlülükler altına sokması, parlamenter egemenlik ile uluslararası hukuk yükümlülükleri arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına neden olmuştur. Kuzey İrlanda Protokolü bu tartışmayı daha da karmaşık hale getirmiştir; çünkü Parlamento bir uluslararası anlaşmayı kabul etmiş, fakat daha sonra aynı anlaşmanın uygulama biçimine ilişkin siyasi ve hukuki itirazlar ortaya çıkmıştır.

2022 yılında Birleşik Krallık hükümetinin Protokol'ün bazı hükümlerini tek taraflı biçimde değiştirmeyi öngören yasa tasarısını gündeme getirmesi, uluslararası anlaşmaların iç hukukta uygulanması ile devletin olağanüstü koşullarda anlaşma yükümlülüklerini yeniden değerlendirme yetkisi arasındaki tartışmayı yoğunlaştırmıştır. Hükümet, söz konusu girişimin uluslararası hukuk bakımından "necessity" yani zorunluluk doktrini temelinde hukuken savunulabileceğini ileri sürmüştür. Bu, Birleşik Krallık hükümetinin hukuki pozisyonuydu ve uluslararası hukuk alanında tartışmalı bir değerlendirme niteliğindeydi. Bu örnek, Protokol meselesinin yalnızca gümrük prosedürlerinden ibaret olmadığını, uluslararası hukukta devlet yükümlülükleri ve anlaşmaların uygulanması gibi temel konuları da gündeme getirdiğini göstermektedir.

Öte yandan Avrupa Birliği'nin yaklaşımı, Protokol'ün tek taraflı biçimde değiştirilmesinden ziyade mevcut hukuki çerçeve içerisinde ortak çözümler geliştirilmesine dayanmıştır. Bu yaklaşım, Avrupa Birliği'nin Brexit sonrasında kendi hukuk düzeninin ve tek pazarının bütünlüğünü koruma önceliğiyle ilişkilidir. Birleşik Krallık'ın tek taraflı olarak AB kurallarının uygulanmasını sınırlaması, AB açısından İrlanda üzerinden tek pazara erişim riskleri oluşturabileceğinden, Birlik Protokol'ün uygulanmasını kendi ekonomik ve hukuki bütünlüğünün bir parçası olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle İngiltere-AB müzakerelerinde Kuzey İrlanda meselesi, tarafların genel Brexit sonrası ilişkilerinin tamamını etkileyebilecek bir pazarlık konusu haline gelmiştir.

Sonuç olarak Kuzey İrlanda Protokolü, Brexit sonrasında ortaya çıkan egemenlik tartışmalarının merkezinde yer alan çok boyutlu bir hukuki ve siyasi mekanizma niteliğindedir. Protokol'ün temel amacı Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmek değil; Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla ortaya çıkan ekonomik ve düzenleyici farklılaşmayı İrlanda adasında sert sınır oluşturmadan yönetmektir. Bu amaç doğrultusunda Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık gümrük bölgesi içerisindeki konumu korunmuş, ancak mallar bakımından Avrupa Birliği'nin belirli tek pazar kurallarının uygulanması kabul edilmiştir. Böylece İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın fiziksel olarak güçlendirilmesinden kaçınılırken, Avrupa Birliği'nin tek pazarının bütünlüğü korunmaya çalışılmıştır.

Ancak bu çözüm, beraberinde yeni bir sınır problemi yaratmıştır. Fiziksel ve siyasi açıdan hassas olan İrlanda-Kuzey İrlanda sınırı yerine Büyük Britanya-Kuzey İrlanda hattında yeni gümrük ve düzenleyici kontroller ortaya çıkmıştır. Bu durum, özellikle birlikçi çevrelerde Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içindeki ekonomik ve anayasal bütünlüğünün zayıfladığı yönündeki siyasi değerlendirmelere neden olmuştur. Birleşik Krallık hükümeti de Protokol'ün ticari ve bürokratik maliyetlerine ilişkin çeşitli sorunları belgeleyerek değişiklik talebinde bulunmuştur. Avrupa Birliği ise bu kontrolleri kendi tek pazarının bütünlüğünün doğal sonucu olarak değerlendirmiş ve sert sınırın önlenmesi ile tek pazarın korunması arasında denge kurmaya çalışmıştır.

Windsor Framework bu nedenle Protokol'ün siyasi ve ekonomik uygulanmasında yeni bir aşama oluşturmuştur. 2023 yılında kabul edilen çerçeve, gümrük ve ticaret prosedürlerinin basitleştirilmesi, tarım-gıda ürünlerinin hareketi, ilaçlar, KDV ve tüketim vergileri gibi alanlarda yeni düzenlemeler getirerek önceki uygulamaların yarattığı sorunların azaltılmasını amaçlamıştır. Bununla birlikte Kuzey İrlanda'nın mallar bakımından AB tek pazarıyla ilişkisini ve İrlanda adasında sert sınırın önlenmesine yönelik temel yaklaşımı korumuştur. Bu nedenle Windsor Framework, Protokol'ün tamamen ortadan kaldırılması değil, tarafların farklı çıkarlarını daha esnek biçimde dengelemeye yönelik kurumsal bir yeniden düzenleme olarak görülmelidir.

Son kertede Kuzey İrlanda Protokolü, Brexit'in temel paradokslarından birini açık biçimde ortaya koymaktadır: Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nden ayrılarak ulusal karar alma kapasitesini yeniden güçlendirmeyi amaçlarken, Kuzey İrlanda'nın özgün coğrafi, ekonomik ve tarihsel koşulları nedeniyle Avrupa Birliği ile belirli düzenleyici bağlantıları sürdürmek zorunda kalmıştır. Bu durum egemenliğin ortadan kalkmasından ziyade egemenliğin farklı düzeylerde kullanılmasına yol açmıştır. Birleşik Krallık anayasal egemenliğini sürdürürken, uluslararası anlaşmalar aracılığıyla belirli yükümlülükler üstlenmiş; Avrupa Birliği ise Kuzey İrlanda'nın mallar bakımından kendi tek pazarıyla bağlantısını koruyarak kendi düzenleyici bütünlüğünü güvence altına almaya çalışmıştır. Kuzey İrlanda kurumları ise bu çok katmanlı sistem içerisinde sınırlı fakat önemli demokratik mekanizmalara sahip olmuştur. Bu nedenle Protokol, Brexit sonrası Avrupa siyasetinde egemenlik ile karşılıklı bağımlılığın birbirini dışlayan değil, aynı anda var olabilen unsurlar olduğunu gösteren önemli bir vaka niteliğindedir.

Bu çerçevede Protokol'ün ortaya çıkardığı temel siyasi sorun, egemenliğin kime ait olduğundan çok egemen yetkinin hangi düzeyde, hangi hukuki çerçevede ve hangi ekonomik koşullarda kullanılacağı sorusudur. Kuzey İrlanda örneğinde Birleşik Krallık'ın anayasal egemenliği, Avrupa Birliği'nin tek pazar kuralları, Kuzey İrlanda'nın bölgesel demokratik kurumları ve İrlanda Cumhuriyeti ile sürdürülen Kuzey-Güney işbirliği aynı anda faaliyet göstermektedir. Bu çok katmanlı yapı, Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinin klasik bir ayrılma ilişkisi olmaktan çıkarak sürekli müzakere, uyarlama ve kurumsal pazarlık gerektiren bir yapıya dönüşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Kuzey İrlanda Protokolü, yalnızca Brexit'in teknik bir sonucu değil, Brexit sonrasında Avrupa'da egemenlik, sınır, ekonomik bütünleşme ve demokratik yönetişim arasındaki ilişkinin yeniden tanımlandığı temel alanlardan biridir.

 

4.bölüm İngiltere-AB Arasında Hükümetlerarası Pazarlıklar

Brexit sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin şekillenmesinde hükümetlerarası pazarlıklar, yalnızca iki taraf arasında yürütülen teknik müzakereler bütünü olarak değil, aynı zamanda egemenlik, ekonomik karşılıklı bağımlılık, kurumsal özerklik ve güvenlik gibi çok katmanlı unsurların aynı anda müzakere edildiği siyasal bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması, mevcut bir üyelik ilişkisinin sona erdirilmesinin ötesinde, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca ortak kurumlar, hukuk düzeni, ekonomik kurallar ve siyasal mekanizmalar üzerinden biçimlenmiş bir ilişkiler ağının yeniden tanımlanmasını gerekli kılmıştır. Bu nedenle Brexit müzakereleri, klasik anlamda bir ticaret anlaşması müzakeresinden farklı olarak, tarafların gelecekteki ilişkilerinin hukuki ve kurumsal temelini belirleyen kapsamlı bir yeniden düzenleme süreci niteliği taşımıştır. 23 Haziran 2016 tarihli referandumun ardından başlayan süreçte Birleşik Krallık’ın 29 Mart 2017 tarihinde Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. maddesi kapsamında ayrılma bildiriminde bulunmasıyla müzakereler hukuki bir çerçeve kazanmış, 19 Haziran 2017 tarihinde resmi görüşmeler başlamıştır. Avrupa Konseyi ise 29 Nisan 2017 tarihinde müzakerelerin temel ilkelerini belirlemiş ve özellikle vatandaşların hakları, mali yükümlülükler ve İrlanda adasındaki sınır meselesini ilk aşamanın temel unsurları olarak öne çıkarmıştır. Bu yapı, müzakerelerin başlangıcından itibaren tarafların bütün konuları aynı anda pazarlık konusu yapmasını engelleyen ve belirli meselelerde yeterli ilerleme sağlanmadan gelecekteki ilişkinin kapsamlı biçimde ele alınmasını sınırlayan bir müzakere sıralaması oluşturmuştur. Dolayısıyla Brexit süreci, yalnızca sonuç üzerinde değil, müzakerenin hangi aşamada, hangi sırayla ve hangi koşullar altında yürütüleceği konusunda da bir pazarlık alanı yaratmıştır.

Brexit müzakerelerinin ilk aşaması, esas olarak Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden düzenli biçimde ayrılmasının koşullarının belirlenmesine odaklanmıştır. Avrupa Birliği’nin yaklaşımı, ayrılma sürecinin gelecekteki ilişkiden önce ele alınması gerektiği yönündeki ilkeye dayanmıştır. Bu çerçevede vatandaşların hakları, Birleşik Krallık’ın üyelik döneminden kaynaklanan mali yükümlülükleri ve İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın geleceği öncelikli konular haline gelmiştir. Avrupa Komisyonu’nun Aralık 2017 tarihli değerlendirmesine göre ilk aşamada altı resmi müzakere turu gerçekleştirilmiş ve taraflar özellikle vatandaş hakları, mali yükümlülükler ve İrlanda meselesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu sıralama, AB’nin pazarlık stratejisinin temel özelliklerinden birini ortaya koymaktadır. Birliğin amacı, ayrılma koşulları ile gelecekteki ilişki arasında hukuki ve siyasal bir ayrım kurarak Birleşik Krallık’ın gelecekteki ticaret ilişkisine ilişkin taleplerini, ayrılmanın mali ve hukuki sonuçlarının çözümlenmesiyle ilişkilendirmekti. Böylece müzakerenin çerçevesi, yalnızca “Birleşik Krallık ne istiyor?” sorusu üzerinden değil, “Birleşik Krallık’ın ayrılmasının mevcut üyelikten doğan sonuçları nasıl tasfiye edilecek?” sorusu üzerinden de belirlenmiştir. Bu durum hükümetlerarası pazarlık teorileri açısından önemlidir; çünkü tarafların pazarlık gücü yalnızca sahip oldukları ekonomik kaynaklardan değil, müzakerenin gündemini ve sıralamasını belirleme kapasitesinden de kaynaklanabilmektedir.

Birleşik Krallık’ın müzakere pozisyonu ise başlangıçtan itibaren egemenlik ve iç politika üzerindeki kontrolün yeniden tesis edilmesi etrafında şekillenmiştir. Theresa May hükümetinin 17 Ocak 2017 tarihli Lancaster House konuşmasında açıkladığı on iki öncelik, Brexit sonrasında ülkenin AB tek pazarından ve Gümrük Birliği’nden ayrılması, serbest dolaşımın sona erdirilmesi, Birleşik Krallık’ın bağımsız bir ticaret politikası geliştirmesi ve Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın Birleşik Krallık üzerindeki yargısal etkisinin sona erdirilmesi gibi hedefleri içermiştir. Bu yaklaşım, Birleşik Krallık hükümetinin Brexit’i esas olarak düzenleyici ve anayasal özerkliği yeniden güçlendirecek bir süreç olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Bununla birlikte Londra’nın müzakere pozisyonu statik kalmamış, müzakerelerin seyri ve iç siyasal dengeler doğrultusunda önemli ölçüde değişmiştir. Theresa May döneminin ilk aşamasındaki daha geniş egemenlik vurgusu, zaman içerisinde ekonomik karşılıklı bağımlılığın korunmasına yönelik daha pragmatik önerilerle birlikte yürütülmüştür. 2017 Florence konuşmasında ortaya konulan geçiş dönemi önerisi, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrıldıktan sonra belirli bir süre mevcut ekonomik ve düzenleyici koşulların büyük ölçüde korunmasını savunması bakımından bu dönüşümün göstergelerinden biridir. May hükümeti, işletmelerin ve kamu kurumlarının yeni sisteme hazırlanabilmesi için zaman sınırlı bir uygulama dönemi öngörmüş ve bu dönemde karşılıklı piyasa erişiminin mevcut koşullara yakın biçimde devam etmesini önermiştir.

Bu noktada Birleşik Krallık’ın müzakere pozisyonunda ortaya çıkan temel gerilim, siyasi egemenlik ile ekonomik entegrasyon arasında kurulması gereken dengenin nasıl tanımlanacağıyla ilgilidir. Brexit’in siyasal gerekçelerinden biri karar alma yetkisinin Birleşik Krallık kurumlarına geri kazandırılması iken, ülkenin Avrupa kıtasıyla yoğun ekonomik ilişkileri nedeniyle AB pazarına mümkün olduğunca geniş erişimin sürdürülmesi ekonomik açıdan önemini korumuştur. Dolayısıyla Londra açısından temel pazarlık problemi, egemenlik kapasitesini artırırken ekonomik maliyetleri sınırlamak şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu iki hedefin tamamen aynı anda ve herhangi bir maliyet olmaksızın gerçekleştirilmesi mümkün olmadığından, İngiliz hükümetleri farklı dönemlerde farklı öncelikler arasında denge kurmaya çalışmıştır. 2018 tarihli Birleşik Krallık hükümetinin gelecekteki ilişkiye yönelik Beyaz Kitabı, ekonomik ortaklık, güvenlik ortaklığı, yatay işbirliği ve kurumsal düzenlemelerden oluşan daha kapsamlı bir ilişki modeli öngörmüştür. Böylece Birleşik Krallık, Avrupa Birliği kurumlarından ayrılırken ekonomik ve güvenlik alanlarında mümkün olduğunca yakın işbirliğini sürdürme arayışını devam ettirmiştir.

2018 yılı, Brexit müzakerelerinde Birleşik Krallık’ın pozisyonundaki iç siyasal çatışmaların dış müzakere stratejisi üzerindeki etkisini daha görünür hale getirmiştir. Chequers toplantısı sonrasında açıklanan hükümet yaklaşımı, AB ile yeni ilişkinin hem ekonomik hem de güvenlik alanında tarafların ortak çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini savunmuştur. Bununla birlikte bu yaklaşım, Birleşik Krallık’ın siyasi ve hukuki özerkliğini koruma hedefiyle AB’nin tek pazarın bütünlüğünü muhafaza etme hedefi arasında gerilim yaratmıştır. Özellikle mal ticaretinde düzenleyici uyum, gümrük prosedürleri ve gelecekteki rekabet kuralları konuları, ekonomik entegrasyonun kapsamının ne ölçüde korunabileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Brexit müzakerelerinin bu aşamasında İngiliz hükümeti açısından sorun yalnızca AB ile ne tür bir ekonomik ilişki kurulacağı değil, aynı zamanda bu ilişkinin Birleşik Krallık Parlamentosu ve hükümetinin düzenleme yapma kapasitesini hangi ölçüde sınırlayacağı olmuştur. Bu nedenle müzakere süreci, ticari erişim ile düzenleyici özerklik arasında bir değiş tokuş mekanizması olarak da okunabilir.

Avrupa Birliği’nin ortak müzakere pozisyonu ise Birleşik Krallık’ın aksine yalnızca tek bir ulusal hükümetin tercihleri üzerinden değil, üye devletlerin ortaklaşa belirlediği kurumsal bir mandat çerçevesinde oluşturulmuştur. Bu durum AB’nin pazarlık kapasitesinin temel unsurlarından biridir. Avrupa Konseyi siyasi ilkeleri belirlerken Avrupa Komisyonu müzakereleri yürütmüş, üye devletler ise Konsey ve ilgili mekanizmalar aracılığıyla sürece dahil olmuştur. Böylece Birleşik Krallık karşısında tek bir müzakereci olarak hareket eden AB, çok devletli bir yapının ortak pozisyonunu temsil etmiştir. Avrupa Konseyi’nin 29 Nisan 2017 tarihli yönergeleri, vatandaşların haklarının korunmasını, mali yükümlülüklerin düzenlenmesini ve İrlanda adasındaki barış sürecinin korunmasını temel öncelikler arasında göstermiştir. Ayrıca AB, müzakerelerin birlik bütünlüğünü ve hukuk düzeninin özerkliğini koruyacak şekilde yürütülmesini vurgulamıştır. Bu yaklaşım, AB’nin Brexit’i yalnızca ekonomik bir ayrılık olarak değil, Birliğin hukuki ve kurumsal bütünlüğünü ilgilendiren bir süreç olarak değerlendirdiğini ortaya koymaktadır.

AB’nin ortak pozisyonunda özellikle “tek pazarın bütünlüğü” ilkesi belirleyici olmuştur. Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması, üye olmayan bir devletin AB pazarına erişiminin hangi koşullarda mümkün olacağı sorununu ortaya çıkarmıştır. AB açısından Birleşik Krallık’a tek pazarın avantajlarının önemli bir bölümünü sağlarken, buna karşılık Birlik hukukunun ve düzenleyici yükümlülüklerin aynı ölçüde uygulanmamasına izin verilmesi, üye devletler arasındaki rekabet koşullarını etkileyebilecek bir durum olarak görülmüştür. Bu nedenle AB, gelecekteki ekonomik ilişkinin yalnızca sıfır gümrük vergisi ve sıfır kota üzerinden tanımlanmasını yeterli görmemiş; rekabet, devlet yardımları, çevre, çalışma standartları, vergilendirme ve diğer düzenleyici alanlarda “level playing field” olarak adlandırılan ortak rekabet koşullarının oluşturulmasını müzakerenin temel unsurlarından biri haline getirmiştir. Böylece AB’nin pazarlık pozisyonu, ekonomik erişim ile düzenleyici uyum arasında doğrudan bir bağlantı kurmuştur.

Tarafların ekonomik ve siyasi pazarlık araçları incelendiğinde, Brexit müzakerelerinin klasik bir “sıfır toplamlı” pazarlık biçiminden ziyade karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu karmaşık bir müzakere yapısına sahip olduğu görülmektedir. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği açısından önemli bir ekonomik ortak olmayı sürdürürken, AB de Birleşik Krallık ekonomisi açısından büyük önem taşımaya devam etmiştir. Birleşik Krallık’ın AB ile ticareti, Brexit öncesinde son derece yüksek düzeydeydi. İngiltere Parlamentosu Kütüphanesi verilerine göre Birleşik Krallık 2019 yılında AB’ye 294 milyar sterlin mal ve hizmet ihraç etmiş, bu rakam toplam İngiliz ihracatının yüzde 43’ünü oluşturmuş; AB’den yapılan ithalat ise 374 milyar sterlin düzeyinde gerçekleşmiş ve toplam ithalatın yüzde 52’sini oluşturmuştur. Bu rakamlar, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasının ekonomik ilişkileri ortadan kaldırmadığını, aksine bu yoğun karşılıklı bağımlılığın yeni bir hukuki zeminde yeniden düzenlenmesini zorunlu kıldığını göstermektedir.

Ekonomik karşılıklı bağımlılık, müzakerelerde her iki taraf için hem bir kaynak hem de bir kısıt oluşturmuştur. Birleşik Krallık açısından Avrupa pazarına erişim önemli bir pazarlık konusu olurken, AB açısından Birleşik Krallık pazarına erişim ve özellikle finansal hizmetler, mal ticareti, tedarik zincirleri, enerji, ulaştırma ve güvenlik işbirliği alanları önem taşımıştır. Bununla birlikte tarafların karşılıklı bağımlılığının simetrik olmadığı alanlar da bulunmuştur. AB’nin 27 üye devletten oluşan daha büyük ekonomik alanı, Londra’nın tek bir dış ortak olarak müzakere yürütmesiyle karşılaştırıldığında farklı bir pazarlık yapısı ortaya çıkarmıştır. Bu durum, AB’nin müzakerelerde ortak hareket ederek bireysel üye devletlerin Birleşik Krallık ile ayrı ayrı pazarlık yürütmesini engellemesiyle daha belirgin hale gelmiştir. Avrupa Birliği’nin müzakere stratejisinde birlik içindeki ortak pozisyonun korunması, ekonomik pazarlık gücünün kurumsal bir kaynağı olarak işlev görmüştür.

Bununla birlikte Birleşik Krallık’ın da müzakere gücü sağlayan araçları bulunmaktaydı. Öncelikle Birleşik Krallık, Avrupa’nın en büyük ekonomilerinden biri ve AB için önemli bir ticaret ve güvenlik ortağıydı. İkinci olarak Londra, küresel finans, savunma, istihbarat, diplomasi ve yükseköğretim gibi alanlarda önemli kapasitelere sahipti. Üçüncü olarak Birleşik Krallık, Avrupa Birliği ile gelecekteki ilişkisini yalnızca ekonomik ticaret üzerinden değil, ABD ve diğer üçüncü ülkelerle ilişkileri, bağımsız ticaret anlaşmaları ve küresel ekonomik yönelimleri üzerinden de çeşitlendirme arayışındaydı. Bu nedenle Brexit müzakerelerinde İngiliz hükümeti, Avrupa Birliği ile ilişkilerin önemini korurken aynı zamanda dış politika ve ticaret seçeneklerini genişletme kapasitesini de bir pazarlık unsuru olarak değerlendirmiştir. Bununla birlikte bu kapasitenin kısa vadede AB pazarına erişimin yerini tamamen doldurması mümkün olmadığından, Londra’nın “küresel Britanya” söylemi ile Avrupa ekonomik bağımlılığı arasında bir geçiş dönemi gerilimi ortaya çıkmıştır.

Müzakerelerde kullanılan bir diğer önemli ekonomik araç, pazar erişiminin koşullandırılması olmuştur. Birleşik Krallık açısından temel hedeflerden biri, Avrupa Birliği ile mümkün olduğunca düşük ticaret engelleri içeren bir ilişki kurmak, ancak bunun karşılığında AB kurumlarının doğrudan hukuki ve siyasi etkisini kabul etmemekti. AB ise sıfır gümrük vergisi ve sıfır kota temelinde bir ticaret ilişkisinin mümkün olduğunu kabul etmekle birlikte, bunun güçlü rekabet kuralları ve diğer alanlardaki taahhütlerle birlikte yürütülmesini istemiştir. Böylece pazar erişimi, müzakerelerde doğrudan bir pazarlık aracına dönüşmüştür. 24 Aralık 2020 tarihinde üzerinde anlaşmaya varılan Ticaret ve İşbirliği Anlaşması, mallarda tarife ve kota olmaksızın ticareti öngörmüş, ancak bu ticaretin belirli menşe kurallarına ve yeni gümrük prosedürlerine tabi olmasını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla anlaşma, Brexit öncesi tek pazar entegrasyonunun devamı değil, daha düşük düzeyde ekonomik bütünleşmeye dayalı yeni bir ticari çerçeve oluşturmuştur.

Siyasi pazarlık araçları ise ekonomik araçlardan daha karmaşık bir nitelik taşımıştır. Tarafların kullandığı temel araçlar arasında hukuki yükümlülükler, kamuoyu baskısı, parlamento desteği, zaman baskısı, anlaşmasız ayrılık ihtimali, karşılıklı bağımlılık ve kurumsal meşruiyet yer almıştır. Özellikle Birleşik Krallık hükümetleri açısından “anlaşmasız Brexit” seçeneği belirli dönemlerde bir pazarlık unsuru olarak kullanılmıştır. Anlaşmasız ayrılık, ekonomik maliyetleri yüksek olabilecek bir seçenek olmakla birlikte, teorik açıdan tarafların müzakere masasında kabul edebileceği en kötü alternatiflerden birini tanımladığı için pazarlık gücü açısından önem taşımıştır. Ancak bu aracın etkili olabilmesi, karşı tarafın da anlaşmasızlığın maliyetlerini üstlenmeye istekli ve hazırlıklı olup olmadığına bağlıydı. Dolayısıyla “no deal” seçeneği tek taraflı bir baskı mekanizması değil, karşılıklı maliyet üretme potansiyeline sahip bir tehdit ve rezerv seçenek olarak değerlendirilmelidir.

Zaman faktörü de Brexit müzakerelerinde önemli bir pazarlık aracına dönüşmüştür. Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. maddesindeki iki yıllık süreç, tarafları belirli bir takvim içerisinde anlaşmaya yöneltmiştir. Ancak 2019 yılında ayrılma tarihi birkaç kez ertelenmiş ve Birleşik Krallık 31 Ocak 2020 tarihinde AB’den ayrılmıştır. Sonrasında 31 Aralık 2020’ye kadar süren geçiş dönemi boyunca gelecekteki ilişki müzakere edilmiştir. 2020 görüşmelerinde tarafların karşı karşıya kaldığı en önemli baskılardan biri, anlaşmanın geçiş dönemi sona ermeden tamamlanmasıydı. İngiliz hükümeti geçiş döneminin uzatılmasını istememiş ve Haziran 2020 sonundaki uzatma imkanının kullanılmamasını tercih etmiştir. Bu durum, zaman baskısını her iki taraf için de artırmış, ancak aynı zamanda tarafların son aşamada daha fazla taviz vermeye zorlanıp zorlanamayacağı konusunda önemli bir stratejik belirsizlik yaratmıştır.

2020 yılındaki gelecekteki ilişki müzakereleri, hükümetlerarası pazarlıkların çok boyutlu karakterini daha açık biçimde göstermiştir. Görüşmeler 2 Mart 2020 tarihinde başlamış ve başlangıçta beş müzakere turu öngörülmüştür. COVID-19 salgını müzakere takvimini ve görüşmelerin yürütülme biçimini etkilerken, taraflar arasında özellikle yönetişim, uyuşmazlık çözümü, level playing field, balıkçılık ve polis-adli işbirliği konularında önemli farklılıklar devam etmiştir. Bu başlıkların ortak özelliği, ekonomik veya teknik görünmelerine rağmen egemenlik ve düzenleyici özerklik sorunlarıyla doğrudan bağlantılı olmalarıdır. Örneğin uyuşmazlık çözümü konusunda AB, AB hukukuna ilişkin meselelerde Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın rolünü korumaya önem verirken, Birleşik Krallık kendi yargısal özerkliğini vurgulamıştır. Benzer biçimde level playing field tartışması, yalnızca rekabet politikasına ilişkin teknik bir konu değil, gelecekte Birleşik Krallık’ın çevre, çalışma hayatı, devlet yardımları ve ekonomik düzenlemeler konusunda ne ölçüde bağımsız hareket edebileceği sorusuyla bağlantılıdır.

Bu bağlamda Brexit müzakerelerinde pazarlık gücünün yalnızca maddi kaynaklarla açıklanması yeterli değildir. Hükümetlerarası müzakere teorileri açısından pazarlık gücü, tarafların karşı tarafın alternatif seçeneklerini sınırlama ve kendi alternatiflerinin maliyetini yönetme kapasitesiyle de ilişkilidir. Birleşik Krallık’ın temel alternatiflerinden biri AB ile düşük entegrasyonlu bir ticaret ilişkisine geçmek, diğeri ise daha yüksek düzeyde ekonomik yakınlık karşılığında belirli düzenleyici yükümlülükleri kabul etmekti. AB açısından ise Birleşik Krallık ile mümkün olduğunca yakın bir ilişki kurmak ile tek pazarın kurumsal ve hukuki bütünlüğünü korumak arasında bir tercih alanı bulunmaktaydı. Bu nedenle tarafların pazarlık gücü sabit değil, konuya ve müzakere aşamasına göre değişkenlik göstermiştir. Ticaret alanında bir tarafın avantajlı olduğu konu, güvenlik veya finansal hizmetlerde diğer tarafın daha yüksek kapasiteye sahip olduğu bir alana dönüşebilmiştir.

Karşılıklı bağımlılık teorisi açısından değerlendirildiğinde ise Brexit müzakereleri, “bağımlılık” ile “kırılganlık” arasındaki ayrımı da görünür kılmıştır. Robert Keohane ve Joseph Nye’ın karşılıklı bağımlılık yaklaşımında vurgulandığı üzere devletlerin birbirine bağımlı olması, bu bağımlılığın her iki taraf açısından eşit maliyet yaratacağı anlamına gelmemektedir. Taraflardan birinin belirli bir ilişkinin sona ermesinden daha fazla zarar görmesi, diğer tarafa göre daha yüksek kırılganlık yaratabilir. Brexit örneğinde Birleşik Krallık’ın AB ile ticari ilişkilerinin yoğunluğu, Londra açısından önemli bir ekonomik bağımlılık alanı oluştururken, AB’nin de İngiliz pazarına, finansal hizmetlere, güvenlik kapasitesine ve ticari bağlantılara yönelik çıkarları bulunmaktaydı. Dolayısıyla pazarlık gücü tek yönlü olmaktan ziyade konu bazında değişen karşılıklı bağımlılıkların bileşiminden oluşmuştur.

Kuzey İrlanda meselesi, bu pazarlık yapısının en karmaşık boyutlarından birini oluşturmuştur. Çünkü Kuzey İrlanda meselesi, Brexit müzakerelerinde yalnızca ticaret veya gümrük düzenlemesi olarak ortaya çıkmamış; aynı zamanda Birleşik Krallık’ın anayasal bütünlüğü, İrlanda adasındaki barış süreci, Avrupa Birliği’nin tek pazarının korunması ve Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerle bağlantılı çok katmanlı bir sorun haline gelmiştir. Avrupa Konseyi 2017 yılında Brexit müzakerelerinin temel ilkelerini belirlerken Kuzey İrlanda’daki barış sürecinin ve Hayırlı Cuma Anlaşması’nın korunmasına özel önem vermiş, sert sınırın yeniden ortaya çıkmasının önlenmesini gerekli görmüştür. Bu durum, Kuzey İrlanda meselesini diğer müzakere başlıklarından farklılaştırmıştır. Çünkü tarafların bu alandaki kararları yalnızca ekonomik sonuç üretmemiş, aynı zamanda siyasal istikrar ve anayasal düzen üzerinde de etkiler yaratma potansiyeline sahip olmuştur.

Kuzey İrlanda meselesinin stratejik önemi, özellikle Birleşik Krallık’ın AB tek pazarından ve Gümrük Birliği’nden ayrılma hedefi ile İrlanda adasında fiziksel bir sınırın oluşmasının önlenmesi arasındaki gerilimden kaynaklanmıştır. Birleşik Krallık’ın bütün olarak Gümrük Birliği’nden ayrılması halinde, Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki kara sınırında gümrük ve düzenleyici kontrollerin ortaya çıkması ihtimali gündeme gelmiştir. Ancak böyle bir sınırın kurulması, Hayırlı Cuma Anlaşması sonrasında oluşan siyasi ve ekonomik düzen açısından önemli sonuçlar doğurabileceğinden, taraflar sınır meselesine özel bir çözüm geliştirmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle Kuzey İrlanda Protokolü, Brexit müzakerelerinde yalnızca teknik bir ticaret düzenlemesi değil, tarafların farklı ve zaman zaman çatışan hedeflerini uzlaştırmaya yönelik kurumsal bir mekanizma olarak ortaya çıkmıştır.

Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’ın anayasal parçası olması ile Avrupa Birliği’nin tek pazar düzeni arasındaki ilişki, müzakerelerde egemenlik tartışmasının merkezine yerleşmiştir. Birleşik Krallık açısından Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık içindeki anayasal konumunun korunması temel bir mesele olurken, AB açısından İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın Birlik dış sınırına dönüşmesi halinde tek pazarın bütünlüğünün korunması gerekliydi. Bu iki yaklaşım arasında doğrudan bir uzlaşmazlık bulunması kaçınılmaz değildi; ancak uygulanacak gümrük ve düzenleyici mekanizmaların nerede konumlandırılacağı konusunda önemli bir kurumsal tercih ortaya çıkmıştır. Sonuçta müzakereler, kontrollerin İrlanda adasındaki kara sınırında yoğunlaşmasını önlemek amacıyla belirli kontrollerin İrlanda Denizi üzerinden Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaret güzergâhına taşınması yönünde gelişmiştir. Böylece Brexit’in oluşturduğu egemenlik ve ticaret sorunu, coğrafi olarak yeniden düzenlenen bir kontrol mekanizması üzerinden yönetilmeye çalışılmıştır.

Bu durum, hükümetlerarası pazarlık açısından önemli bir örnek oluşturmaktadır. Çünkü taraflar Kuzey İrlanda konusunda birbirlerinin temel çıkarlarını tamamen ortadan kaldırmamış, bunun yerine maliyetlerin ve kontrol mekanizmalarının farklı bir coğrafi alana aktarılması yoluyla bir uzlaşma zemini oluşturmuştur. 2018 yılında Theresa May hükümeti döneminde ortaya çıkan Withdrawal Agreement taslağında Kuzey İrlanda için özel düzenlemeler öngörülmüş, ancak İngiliz iç siyasetindeki itirazlar nedeniyle anlaşma Parlamento'da kabul edilmemiştir. 2019 yılında Boris Johnson hükümeti döneminde ise Protokol yeniden müzakere edilmiş ve 17 Ekim 2019 tarihinde revize edilmiş Withdrawal Agreement üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Avrupa Komisyonu’nun Brexit kronolojisi, bu değişimin özellikle İrlanda/Kuzey İrlanda Protokolü bakımından 2019 yazı ve sonbaharında gerçekleşen yeniden müzakere süreciyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Böylece Kuzey İrlanda meselesi, Brexit müzakerelerinin hem uluslararası hem de iç siyasi boyutlarını birbirine bağlayan temel düğüm noktalarından biri haline gelmiştir.

Boris Johnson hükümeti döneminde Birleşik Krallık’ın müzakere yaklaşımı, Theresa May dönemine göre daha belirgin bir biçimde egemenlik ve düzenleyici özerklik üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte Kuzey İrlanda meselesinin çözümü, Birleşik Krallık’ın tek pazar ve Gümrük Birliği’nden ayrılma hedefinin bazı farklılaştırılmış kuralları kabul etmesini gerektirmiştir. Bu nedenle Kuzey İrlanda Protokolü, egemenlik kavramının tek boyutlu olmadığını gösteren önemli bir örnek oluşturmuştur. Birleşik Krallık anayasal açıdan Kuzey İrlanda üzerindeki egemenliğini korurken, Kuzey İrlanda’da belirli mal ticareti ve gümrük alanlarında AB kurallarının uygulanması kabul edilmiştir. Böylece hukuki egemenlik ile düzenleyici uyum arasında bir ayrışma ortaya çıkmıştır. Bu ayrışma daha sonra Windsor Framework ile belirli ölçülerde yeniden düzenlenmiş olsa da, Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinde egemenlik tartışmasının temel unsurlarından biri olmayı sürdürmüştür.

Kuzey İrlanda meselesinin müzakere gücü bakımından önemi, aynı zamanda tarafların birbirlerinin kırılganlıklarını kullanabilme kapasitesiyle ilişkilidir. Birleşik Krallık için İrlanda Denizi'nde ticaret kontrollerinin artırılması, Birleşik Krallık iç pazarı ve anayasal birlik açısından siyasi sorun yaratabilecek bir sonuç doğurabilmiştir. AB için ise Kuzey İrlanda üzerinden tek pazara yönelik kontrolsüz mal akışının oluşması, Birlik hukukunun ve ortak pazarın bütünlüğü bakımından sorun yaratabilirdi. Bu nedenle iki taraf da diğerinin temel çıkarlarını göz ardı edememiştir. Müzakere sürecinde ortaya çıkan çözüm arayışları, tarafların birbirlerinin ekonomik ve siyasi kırılganlıklarını tamamen ortadan kaldırmak yerine bunları yönetmeye yönelik kurumsal düzenlemeler geliştirdiğini göstermektedir.

Bu bağlamda Brexit müzakereleri, hükümetlerarası pazarlığın klasik anlamda tarafların birbirlerine taviz vermesinden ibaret olmadığını göstermektedir. Tarafların pazarlık kapasitesi, aynı zamanda sorunların nasıl tanımlandığı, hangi konuların birlikte veya ayrı müzakere edildiği, hangi meselelerin hukuki metinlere bağlandığı ve hangi konuların sonraki kurumsal mekanizmalara bırakıldığı üzerinden şekillenmiştir. Withdrawal Agreement ile gelecekteki ilişki arasında yapılan ayrım ve daha sonra Ticaret ve İşbirliği Anlaşması’nın oluşturulması, sorunların farklı hukuki çerçevelere bölünmesinin bir örneğidir. Withdrawal Agreement, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasının hukuki koşullarını düzenlerken, Political Declaration gelecekteki ilişkinin genel çerçevesini ortaya koymuş; 2020 müzakereleri ise Ticaret ve İşbirliği Anlaşması üzerinden daha ayrıntılı bir ekonomik ve güvenlik ilişkisi oluşturmuştur. Bu kurumsal ayrıştırma, müzakerelerin tamamının tek bir pazarlık paketine dönüşmesini engelleyerek farklı alanlarda farklı uzlaşma biçimlerinin geliştirilmesine imkan sağlamıştır.

Bununla birlikte tarafların pazarlık gücü yalnızca devletlerarası ilişkilerden kaynaklanmamış, her iki tarafın kendi iç siyasal yapıları da müzakere kapasitesini etkilemiştir. Birleşik Krallık hükümeti açısından Parlamento, siyasi partiler, Birlikçi ve milliyetçi aktörler, iş çevreleri ve kamuoyu müzakere pozisyonunun belirlenmesinde etkili olmuştur. Özellikle Theresa May hükümetinin Parlamento’da yeterli çoğunluğu sağlayamaması, müzakere edilen Withdrawal Agreement’ın iç siyasal onay sürecinde önemli bir sorun oluşturmuştur. AB tarafında ise 27 üye devletin ortak pozisyonunu korumak temel bir gereklilik olmuştur. Bu nedenle Brexit müzakereleri iki düzeyli bir oyun olarak da incelenebilir. Hükümetler yalnızca dış aktörlerle değil, aynı zamanda kendi iç siyasi aktörleriyle de pazarlık yapmak zorunda kalmıştır. Robert Putnam’ın iki düzeyli oyun yaklaşımı açısından bakıldığında, bir hükümetin dışarıda müzakere ettiği anlaşmanın içeride kabul edilebilir olması gerekmektedir. Brexit sürecinde özellikle Birleşik Krallık örneğinde dış müzakere ile iç siyasi meşruiyet arasındaki bağlantı oldukça belirgin hale gelmiştir.

İç siyaset ile dış müzakere arasındaki bu bağlantı, tarafların pazarlık alanını hem genişletmiş hem de daraltmıştır. Bir hükümetin iç siyasi aktörler nedeniyle belirli bir tavizi verememesi, karşı tarafa karşı bir “bağlayıcılık” avantajı sağlayabilir. Ancak aynı zamanda iç siyasal bölünmeler, hükümetin güvenilir bir müzakere ortağı olarak hareket etmesini zorlaştırabilir. Brexit sürecinde İngiliz hükümetlerinin müzakere pozisyonlarındaki değişiklikler, liderlik değişimleri ve Parlamento’daki oylamalar bu dinamiğin önemli örneklerini oluşturmuştur. Theresa May döneminde anlaşmanın Parlamento’da onaylanamaması, 2019 yılında yeni hükümetin farklı bir Protokol düzenlemesine yönelmesinin önünü açmıştır. Bu durum, hükümetlerarası müzakerelerin devletlerin dış politika tercihleri kadar iç kurumsal yapılarına da bağlı olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak Brexit müzakereleri, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuki, siyasi ve anayasal düzeylerde yeniden yapılandırıldığı kapsamlı bir hükümetlerarası pazarlık süreci olarak değerlendirilmelidir. Müzakerelerin temel aşamaları incelendiğinde ilk dönemde ayrılmanın hukuki ve mali sonuçlarının belirlenmesine, ikinci dönemde gelecekteki ilişkinin çerçevesinin oluşturulmasına, üçüncü dönemde ise ticaret, güvenlik ve yönetişim alanlarında yeni bir ortaklık düzeninin kurulmasına odaklanıldığı görülmektedir. Avrupa Birliği, ortak müzakere pozisyonu sayesinde üye devletlerin tek tek pazarlık yürütmesini engellemiş ve tek pazarın bütünlüğünü müzakere stratejisinin temel unsurlarından biri haline getirmiştir. Birleşik Krallık ise egemenlik, düzenleyici özerklik, sınırların kontrolü ve bağımsız ticaret politikası gibi hedefleri ekonomik ilişkilerin sürdürülmesi ihtiyacıyla dengelemeye çalışmıştır. Bu nedenle tarafların pozisyonları mutlak biçimde birbirinin karşıtı olmaktan ziyade, bazı alanlarda örtüşen, bazı alanlarda ise birbirleriyle doğrudan çatışan çıkarların bileşimi şeklinde ortaya çıkmıştır.

Brexit sonrası hükümetlerarası pazarlığın en belirgin özelliği, karşılıklı bağımlılığın pazarlık gücünü ortadan kaldırmaması, aksine pazarlığın temelini oluşturmasıdır. Birleşik Krallık ile AB arasındaki yoğun ticari ve siyasi ilişkiler, tarafların birbirlerinden tamamen kopmalarını zorlaştırırken, aynı zamanda ekonomik erişim, düzenleyici özerklik, güvenlik işbirliği ve pazar bütünlüğü gibi alanlarda karşılıklı tavizlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. Tarafların sahip olduğu pazarlık gücü bu nedenle sabit bir kapasite değil, konuya, zamana, alternatif seçeneklere ve iç siyasi koşullara göre değişen bir ilişki biçimidir. Özellikle 2020 yılında yapılan müzakerelerde governance, level playing field, balıkçılık ve güvenlik işbirliği gibi konuların aynı anda gündeme gelmesi, tarafların ekonomik çıkarlarını hukuki ve siyasi egemenlik tartışmalarıyla birlikte değerlendirdiklerini göstermiştir.

Kuzey İrlanda meselesi ise bu çok katmanlı pazarlık yapısının en açık örneğini oluşturmuştur. İrlanda adasında sert sınırın önlenmesi, Hayırlı Cuma Anlaşması’nın korunması, AB tek pazarının bütünlüğünün sürdürülmesi ve Birleşik Krallık’ın anayasal bütünlüğünün muhafaza edilmesi aynı anda dikkate alınmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle Kuzey İrlanda, Brexit müzakerelerinde diğer ticari meselelerden farklı olarak, tarafların temel siyasi ve anayasal hassasiyetlerini aynı anda etkileyen stratejik bir dosya haline gelmiştir. 2019 yılında revize edilen Withdrawal Agreement ve bunun içerisindeki Kuzey İrlanda Protokolü, bu çatışan çıkarların belirli bir kurumsal çerçevede uzlaştırılmasına yönelik bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Daha sonraki Windsor Framework ise Protokolün uygulanmasına ilişkin çeşitli düzenlemeleri yeniden şekillendirmiştir. Bu süreç, Brexit müzakerelerinin tek seferlik bir anlaşma üretmekten ziyade, tarafların farklı alanlardaki çıkarlarını zaman içinde yeniden düzenlediği sürekli bir hükümetlerarası pazarlık süreci olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla Brexit sonrasında İngiltere-AB ilişkilerindeki hükümetlerarası pazarlıklar, egemenlik ile karşılıklı bağımlılık arasında kurulan dinamik bir denge üzerinden analiz edilebilir. Birleşik Krallık’ın AB kurumlarından hukuki ve siyasi olarak ayrılması, ekonomik ve coğrafi karşılıklı bağımlılığı ortadan kaldırmamıştır. Aynı şekilde Avrupa Birliği’nin Birleşik Krallık’tan kurumsal olarak ayrılması, Londra ile ticaret, güvenlik, enerji, ulaştırma ve İrlanda adasındaki barış düzeni gibi alanlarda işbirliği ihtiyacını ortadan kaldırmamıştır. Bu nedenle Brexit, tarafların birbirlerinden tamamen ayrıldığı bir süreçten ziyade, karşılıklı bağımlılığın yeni kurumsal kurallar altında yeniden düzenlendiği bir süreç olarak değerlendirilebilir. Bu yeniden düzenlemede pazarlık gücü, ekonomik büyüklük kadar hukuki normlar, iç siyasi meşruiyet, alternatif seçenekler, zaman baskısı ve kurumsal birlik kapasitesi tarafından şekillendirilmiştir. Kuzey İrlanda meselesi ise bu unsurların tamamının kesiştiği alan olarak, Brexit müzakerelerinin stratejik merkezlerinden birini oluşturmuştur. Sonuç itibarıyla İngiltere-AB arasındaki hükümetlerarası pazarlıklar, yalnızca Brexit’in nasıl gerçekleştirileceğini değil, Brexit sonrasında Avrupa siyasi düzeni içerisinde egemenlik, ekonomik bütünleşme ve karşılıklı bağımlılığın hangi koşullarda bir arada sürdürülebileceğini de belirleyen bir müzakere süreci niteliği taşımıştır.

 

5.bölüm Windsor Framework ve Kuzey İrlanda Protokolü'nün Yeniden Düzenlenmesi

Windsor Framework, Brexit sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında Kuzey İrlanda’nın özel statüsüne ilişkin ortaya çıkan hukuki, ekonomik ve siyasi sorunların yeniden düzenlenmesine yönelik en önemli kurumsal adımlardan biri olarak değerlendirilebilir. Kuzey İrlanda Protokolü’nün 1 Ocak 2021 tarihinde uygulanmaya başlamasından sonra ortaya çıkan ticari, idari ve siyasi sorunlar, Protokolün başlangıçta öngörülen biçimiyle uygulanmasının taraflar açısından sürdürülebilirliğini tartışmalı hale getirmiştir. Birleşik Krallık hükümeti özellikle Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticarette ortaya çıkan gümrük işlemleri, düzenleyici kontroller, tarım ve gıda ürünlerine ilişkin gereklilikler ve Birleşik Krallık iç pazarının bütünlüğü konusunda sorunlar bulunduğunu savunurken, Avrupa Birliği Protokolün temel işlevinin İrlanda adasında sert sınır oluşmasını engellemek ve AB tek pazarının bütünlüğünü korumak olduğunu vurgulamıştır. Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim, 2021-2022 döneminde yoğun müzakerelere ve siyasi anlaşmazlıklara yol açmış, 27 Şubat 2023 tarihinde Birleşik Krallık hükümeti ile Avrupa Komisyonu arasında Windsor Framework konusunda siyasi uzlaşmaya varılmasıyla yeni bir aşamaya geçilmiştir. Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık arasındaki Withdrawal Agreement Ortak Komitesi, 24 Mart 2023 tarihinde Windsor Framework'e ilişkin düzenlemeleri kabul etmiş ve böylece Protokolün uygulanma biçimi önemli ölçüde değiştirilmiştir.

Windsor Framework'ün ortaya çıkış koşullarını anlayabilmek için öncelikle Kuzey İrlanda Protokolü'nün neden oluşturulduğunun hatırlanması gerekir. Brexit sonrasında Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği tek pazarından ve Gümrük Birliği'nden ayrılması, İrlanda Cumhuriyeti ile Birleşik Krallık'a bağlı Kuzey İrlanda arasındaki kara sınırının AB'nin dış sınırlarından biri haline gelmesi sorununu ortaya çıkarmıştır. Ancak böyle bir sınırın yeniden oluşturulması, 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması'nın oluşturduğu siyasi ve ekonomik düzen açısından hassas sonuçlar doğurabilecek nitelikteydi. Bu nedenle Brexit müzakerelerinde temel sorunlardan biri, Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılmasını gerçekleştirirken İrlanda adasında fiziksel bir sınır kontrolü oluşturmamak ve aynı zamanda Avrupa Birliği'nin tek pazarının mal güvenliği ve gümrük bütünlüğünü korumaktı. Protokol bu iki hedefi bir arada gerçekleştirmek amacıyla tasarlanmış ve Kuzey İrlanda'nın belirli mal ticareti ve gümrük alanlarında AB kurallarıyla uyumlu kalmasını öngörmüştür. Avrupa Komisyonu da Protokolün temel amaçları arasında sert sınırın önlenmesi, Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması, Kuzey-Güney işbirliğinin sürdürülmesi ve AB tek pazarının bütünlüğünün güvence altına alınmasını açık biçimde belirtmektedir.

Ancak Protokolün hukuki olarak tasarlanması ile günlük ekonomik ve siyasi yaşamda uygulanması arasında önemli bir fark ortaya çıkmıştır. Protokol, İrlanda adasındaki sınırın açık kalmasını sağlamak için belirli kontrollerin İrlanda Denizi üzerinden Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticarete uygulanmasını gerektirmiştir. Bu durum, Birleşik Krallık'ın iç pazarının kendi içerisinde yeni bir düzenleyici ve gümrük sınırı oluştuğu yönündeki siyasi eleştirilerin güçlenmesine neden olmuştur. Özellikle Kuzey İrlanda'ya Büyük Britanya'dan gönderilen malların belirli koşullarda gümrük beyanı, sağlık ve bitki sağlığı kontrolleri ve diğer düzenleyici prosedürlere tabi olması, daha önce Birleşik Krallık içindeki ticaret olarak gerçekleştirilen işlemlerin önemli bir bölümünü farklılaştırmıştır. Avrupa Birliği açısından bu düzenlemeler, Kuzey İrlanda üzerinden AB tek pazarına girebilecek malların kontrol edilmesi bakımından gerekliydi. Buna karşılık Birleşik Krallık açısından sorun, Brexit ile amaçlanan düzenleyici özerkliğin ve ülke içindeki serbest ticaretin Kuzey İrlanda bakımından farklı bir hukuki rejimle birlikte uygulanmasıydı. Dolayısıyla Protokolün uygulanması, ekonomik bir düzenleme olmasının yanında doğrudan egemenlik tartışmasının da parçası haline gelmiştir.

Uygulamadaki sorunların önemli bir bölümü Protokolün ayrıntılarının başlangıçta öngörülen genel hükümlerden daha karmaşık olmasıyla bağlantılıydı. Protokolün temel hükümleri 1 Ocak 2021'de uygulanmaya başlamış olmakla birlikte, birçok uygulama ayrıntısı Birleşik Krallık ve AB'nin Ortak Komitesi içerisinde daha sonra belirlenmiştir. Birleşik Krallık hükümeti bazı düzenlemelerin işletmeler üzerinde beklenenden daha yüksek idari maliyet oluşturduğunu savunmuş, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin gümrük ve sağlık kontrollerine ilişkin yeni yükümlülüklerle karşı karşıya kaldığını belirtmiştir. İngiliz hükümetinin yaklaşımında Protokolün uygulanması sonucunda Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticarette bürokratik engellerin arttığı, tedarik zincirlerinin etkilendiği ve bazı ürünlerin Kuzey İrlanda pazarına ulaşmasının zorlaştığı görüşü öne çıkmıştır. 2022 yılında Birleşik Krallık hükümetinin Protokolü değiştirmeye yönelik girişimlerinde de bu sorunlar temel gerekçeler arasında yer almıştır. Parlamento Kütüphanesi tarafından hazırlanan değerlendirmeler, 2021-2022 döneminde grace period olarak adlandırılan geçiş kolaylıklarının uygulandığını ve tarafların kalıcı çözümler üzerinde müzakere yürüttüğünü ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte Protokolün uygulanmasından kaynaklanan sorunları yalnızca ekonomik maliyetler üzerinden açıklamak eksik olacaktır. Kuzey İrlanda'daki siyasi sistem içerisinde Protokolün meşruiyeti konusunda ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Birlikçi siyasal aktörler, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticarette ortaya çıkan kontrollerin Birleşik Krallık içindeki anayasal ve ekonomik bütünlüğü zayıflattığını ileri sürerken, milliyetçi ve bazı diğer siyasal aktörler Protokolün İrlanda adasındaki sert sınırı önlemesi ve Kuzey İrlanda'nın AB tek pazarıyla ticari bağlantısını sürdürmesi bakımından farklı değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu görüş ayrılıkları Kuzey İrlanda'daki iktidar paylaşımı kurumlarını da etkileyen bir siyasi krize dönüşmüştür. 2022 Kuzey İrlanda Meclisi seçimlerinden sonra Demokratik Birlikçi Parti'nin Protokole yönelik itirazlarını gerekçe göstererek yürütme kurumlarının oluşumuna ilişkin sürece katılmaması, Protokol tartışmasının doğrudan devolüsyon sisteminin işleyişini etkileyebildiğini göstermiştir. Parlamento Kütüphanesi'nin değerlendirmesine göre DUP, Protokole ilişkin sorunlar çözülmeden Meclis Başkanı'nın seçilmesine ve yürütme makamlarının oluşturulmasına destek vermeyeceğini açıklamıştır.

Bu siyasi boyut, Windsor Framework'ün neden yalnızca teknik bir gümrük reformu olarak değerlendirilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki müzakerelerin yeni aşamasında tarafların karşı karşıya olduğu sorun, yalnızca malların nasıl taşınacağı değil, Kuzey İrlanda'da hangi hukuk düzeninin hangi alanlarda uygulanacağı ve bu düzenlemeler üzerinde demokratik denetimin nasıl sağlanacağı sorusuydu. Dolayısıyla Windsor Framework üç farklı düzeyi aynı anda ilgilendiren bir düzenleme olarak ortaya çıkmıştır. Birinci düzey ekonomik ve ticari akışların kolaylaştırılması, ikinci düzey AB tek pazarının bütünlüğünün korunması, üçüncü düzey ise Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsü ve demokratik temsil sorunlarıdır. Bu üç düzeyin aynı anda yönetilmesi gerektiğinden Windsor Framework, Protokolün tamamen ortadan kaldırılması yerine onun uygulama biçimini değiştiren ve bazı alanlarda yeni güvenceler oluşturan bir yeniden düzenleme mekanizması haline gelmiştir. AB ile Birleşik Krallık'ın 24 Mart 2023 tarihli Ortak Komite kararı sonrasında Protokolün değiştirilmiş biçiminin Windsor Framework olarak adlandırılması da bu hukuki sürekliliği göstermektedir.

Yeni gümrük düzenlemeleri Windsor Framework'ün en görünür unsurlarından birini oluşturmuştur. Önceki Protokol kapsamında Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya giren malların önemli bir bölümü, malların AB'ye girme ihtimali dikkate alınarak gümrük ve düzenleyici kontrollere tabi tutuluyordu. Windsor Framework ile birlikte malların nihai varış noktasına göre farklılaştırılmış bir sistem oluşturulmuştur. Kuzey İrlanda'da kalması öngörülen malların daha kolay hareket etmesini sağlayan “green lane” mekanizması bu sistemin temel unsurlarından biridir. Buna karşılık Avrupa Birliği'ne geçme veya AB tek pazarına girme riski taşıyan mallar için daha kapsamlı kontrol mekanizmalarını içeren “red lane” yaklaşımı korunmuştur. Böylece taraflar bir taraftan Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticareti kolaylaştırırken diğer taraftan AB tek pazarının dış sınırının korunması hedefini sürdürmüştür. Birleşik Krallık hükümetinin uygulama açıklamalarında green lane sistemi, Birleşik Krallık içindeki ticaretin gereksiz bürokratik yüklerden arındırılması amacıyla tanımlanırken, AB perspektifinde bu kolaylaştırmaların tek pazar güvenlik mekanizmalarıyla birlikte uygulanması gerektiği vurgulanmaktadır.

Green lane sisteminin temel mantığı, malların “AB'ye gidebilecek mallar” ve “Kuzey İrlanda'da kalması öngörülen mallar” şeklinde ayrıştırılmasıdır. Bu yaklaşım, gümrük kontrolünün tamamen kaldırılması anlamına gelmemektedir. Aksine kontrolün risk temelli ve farklılaştırılmış hale getirilmesi amaçlanmıştır. Birleşik Krallık'ın UK Internal Market Scheme olarak geliştirdiği mekanizmalar, Kuzey İrlanda'ya mal gönderen belirli işletmelerin daha basitleştirilmiş prosedürlerden yararlanmasına imkan tanımıştır. Bunun yanında güvenilir ticaret yapan işletmelerin belirli koşullar altında daha az bürokratik işlemle faaliyet göstermesi öngörülmüştür. Birleşik Krallık hükümetinin uygulama takvimine göre yeni düzenlemeler aşamalı olarak yürürlüğe konulmuş, 30 Eylül 2023 itibarıyla yeni iç pazar düzenlemeleri ve bazı green lane uygulamaları genişletilmiş, Eylül 2024'ten itibaren ise malların Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya hareketinde daha kapsamlı kolaylaştırmalar uygulanmaya başlanmıştır.

Bu düzenlemelerin ekonomik anlamı, Kuzey İrlanda'nın aynı anda iki farklı ekonomik alanla bağlantısını korumaya çalışmasıdır. Kuzey İrlanda, bir taraftan Birleşik Krallık iç pazarının parçası olarak Büyük Britanya ile yoğun ekonomik ilişkilere sahip olmaya devam ederken, diğer taraftan mallar bakımından AB tek pazarının belirli kurallarına bağlılığını sürdürmektedir. Avrupa Komisyonu, Windsor Framework sonrasında da Kuzey İrlanda'nın mal ticareti bakımından sınırlı bir AB hukuk uyumunu sürdürdüğünü belirtmektedir. AB Gümrük Kanunu'nun Kuzey İrlanda'ya giren belirli mallar bakımından uygulanması ve bazı AB mevzuatlarının Kuzey İrlanda'daki mal piyasasında geçerliliğini koruması, bölgenin Brexit sonrası ekonomik konumunu Büyük Britanya'nın geri kalanından farklılaştırmaktadır. Bu farklılık, bir yandan Kuzey İrlanda'nın İrlanda Cumhuriyeti ve daha geniş AB pazarıyla ekonomik bağlantılarının sürdürülmesini mümkün kılarken, diğer yandan Birleşik Krallık iç pazarındaki düzenleyici farklılaşmanın kalıcı bir özelliğe dönüşmesi tartışmasını beraberinde getirmiştir.

Windsor Framework'ün ticari düzenlemeleri yalnızca gümrük işlemleriyle sınırlı değildir. Tarım ve gıda ürünleri, bitki sağlığı, hayvan sağlığı, ilaçlar, KDV ve tüketim vergileri gibi alanlarda da Protokolün uygulanmasından kaynaklanan sorunları azaltmaya yönelik düzenlemeler geliştirilmiştir. Avrupa Komisyonu, Windsor Framework kapsamında gümrük, tarımsal gıda ürünleri, ilaçlar, KDV ve tüketim vergileri dahil olmak üzere çeşitli alanlarda ortak çözümler geliştirildiğini belirtmektedir. Bu durum, Protokolün uygulanmasında ortaya çıkan problemlerin yalnızca gümrük belgelerinin sayısından ibaret olmadığını, düzenleyici uyumun günlük ekonomik hayatın birçok alanına yayıldığını göstermektedir. Özellikle tarımsal ve gıda ürünlerinin sınır ötesi hareketi, sağlık ve güvenlik standartları nedeniyle diğer mal gruplarına göre daha yüksek düzenleyici hassasiyet taşımaktadır. Windsor Framework bu nedenle ekonomik akışın hızlandırılması ile düzenleyici güvenliğin korunması arasında daha ayrıntılı bir denge kurmaya çalışmıştır.

Kuzey İrlanda ile Büyük Britanya arasındaki ticaretin yeniden düzenlenmesi, Framework'ün temel amaçlarından biri haline gelmiştir. Brexit öncesinde Birleşik Krallık'ın AB üyesi olması nedeniyle Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki mal hareketleri iç pazarın genel kuralları çerçevesinde gerçekleşirken, Brexit sonrasında Kuzey İrlanda'nın AB tek pazarına ilişkin kurallarla bağlantısının devam etmesi yeni bir ticari yapı oluşturmuştur. Windsor Framework bu farklılığı tamamen ortadan kaldırmamış, ancak Büyük Britanya'dan Kuzey İrlanda'ya giden ve Kuzey İrlanda'da kalması öngörülen mallar açısından prosedürleri önemli ölçüde basitleştirmiştir. Böylece hedef, İrlanda Denizi'nde fiili olarak bir sınırın tamamen ortadan kaldırılması değil, malların risk seviyesine göre farklılaştırılmış kontrol sistemleri üzerinden hareket etmesini sağlamaktır. Bu ayrım akademik açıdan önemlidir; çünkü Windsor Framework'ün “sınırı kaldırdığı” ifadesi yerine, ticaret kontrollerinin kapsamını ve niteliğini yeniden yapılandırdığı ifade edilmelidir.

Bu yeniden yapılandırmanın bir başka boyutu, Kuzey İrlanda'dan Büyük Britanya'ya yapılan ihracatın mümkün olduğunca serbestleştirilmesidir. Windsor Framework kapsamında Kuzey İrlanda'dan Büyük Britanya'ya gönderilen malların Birleşik Krallık iç pazarına erişimini korumaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Böylece Kuzey İrlanda'nın Büyük Britanya ile ekonomik bağının zayıflamasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Bu düzenleme, Protokolün yarattığı anayasal tartışmanın ekonomik boyutuyla doğrudan ilişkilidir. Eğer Kuzey İrlanda'dan Büyük Britanya'ya yapılan ticaret sürekli olarak özel prosedürlere tabi olsaydı, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki konumuna ilişkin siyasi tartışmalar daha da yoğunlaşabilirdi. Windsor Framework'ün temel yaklaşımlarından biri, Kuzey İrlanda'nın hem AB tek pazarıyla hem de Birleşik Krallık iç pazarıyla bağlantısını aynı anda sürdürmeye çalışmaktır.

Bununla birlikte uygulama kolaylıklarının işletmeler üzerindeki bütün maliyetleri ortadan kaldırdığı söylenemez. 2025 yılında gerçekleştirilen Lord Murphy'nin bağımsız incelemesi, işletmelerin Framework kapsamında çeşitli idari ve mali yüklerle karşılaşmaya devam ettiğini ortaya koymuştur. İncelemede Trusted Trader Scheme ve UK Internal Market Scheme gibi mekanizmaların bazı işletmeler açısından maliyetli bulunduğu, özellikle küçük işletmeler bakımından uygulama yüklerinin sorun oluşturabildiği ve Duty Reimbursement Scheme'in bazı kullanıcılar açısından yavaş işlediğine ilişkin görüşlerin bulunduğu belirtilmiştir. Aynı inceleme, işletmelerin genel olarak Windsor Framework'ün uygulanmasındaki bazı sorunların sadeleştirilebileceğini ve idari süreçlerin daha açık hale getirilebileceğini ifade etmiştir. Bu bulgular, Windsor Framework'ün Protokoldeki sorunları tamamen ortadan kaldıran nihai bir çözümden ziyade, sorunların niteliğini ve yönetilme biçimini değiştiren bir düzenleme olarak ele alınmasının daha isabetli olduğunu göstermektedir.

Stormont Brake mekanizması ise Windsor Framework'ün en önemli siyasi ve demokratik yeniliklerinden biridir. Önceki Protokol sisteminde Kuzey İrlanda'da uygulanabilir nitelikteki bazı AB kurallarının değişmesi halinde, belirli koşullar altında bu değişikliklerin Kuzey İrlanda'da da uygulanması söz konusu olabiliyordu. Bu durum özellikle “democratic deficit” olarak ifade edilen tartışmayı güçlendirmiştir. Çünkü Kuzey İrlanda AB üyesi olmadığı halde, AB'nin mal piyasasına ilişkin bazı düzenlemeleri Kuzey İrlanda hukuk ve ticaret düzenini etkilemeye devam ediyordu. Windsor Framework bu soruna karşı Stormont Brake mekanizmasını oluşturmuştur. Mekanizma, Kuzey İrlanda Meclisi'ndeki belirli sayıda üyenin, belirli şartların karşılanması halinde yeni veya değiştirilmiş AB mal mevzuatının uygulanmasını durdurmak üzere Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirmesine imkan tanımaktadır.

Stormont Brake'in işleyişi belirli hukuki koşullara bağlanmıştır. Kuzey İrlanda Meclisi'nden en az 30 üyenin ve en az iki partinin bu mekanizmanın işletilmesi için bildirimde bulunması gerekmektedir. Ayrıca mekanizmanın kullanılabilmesi için Kuzey İrlanda Yürütmesinin faal olması ve Meclisin düzenli şekilde çalışması gibi koşullar bulunmaktadır. Bu nedenle Stormont Brake, herhangi bir AB düzenlemesini siyasi olarak engellemeye yönelik genel ve sınırsız bir veto yetkisi değildir. Daha çok Windsor Framework kapsamında zaten uygulanan belirli AB hukukunun değiştirilmesi veya yerine yeni bir düzenleme getirilmesi halinde kullanılabilen istisnai bir demokratik denetim mekanizmasıdır. Bu yönüyle mekanizmanın amacı, Kuzey İrlanda'da AB hukukunun uygulanmasını tamamen sona erdirmekten ziyade, yeni düzenlemelerin uygulanması üzerinde yerel demokratik katılımı artırmaktır.

Stormont Brake'in hukuki niteliği ile siyasi anlamı arasında da ayrım yapmak gerekmektedir. Hukuki açıdan mekanizma, belirli koşullarda Birleşik Krallık hükümetinin AB'nin yeni veya değiştirilmiş mal mevzuatının Kuzey İrlanda'da uygulanmasını engelleme sürecini başlatabilmesine imkan veren özel bir prosedürdür. Siyasi açıdan ise Kuzey İrlanda'da AB kurallarının uygulanmasına ilişkin meşruiyet sorununa cevap verme amacı taşımaktadır. Birleşik Krallık hükümeti mekanizmayı demokratik güvence olarak sunarken, bazı siyasi aktörler bunun kapsamının sınırlı olduğunu ve gerçek anlamda veto yetkisi oluşturmadığını ileri sürmüştür. Bu nedenle Stormont Brake'in demokratik niteliği değerlendirilirken yalnızca mekanizmanın varlığına değil, hangi durumlarda kullanılabildiğine, prosedürel şartlarına ve nihai kararın hangi kurum tarafından verildiğine de bakılması gerekir.

Nitekim mekanizmanın uygulamadaki sınırları 2025 yılında daha görünür hale gelmiştir. Lord Murphy'nin 2025 tarihli bağımsız incelemesinde, bazı birlikçi aktörlerin Stormont Brake ve Applicability Motion mekanizmalarının AB hukukunun Kuzey İrlanda'da uygulanmasını etkili biçimde engelleyip engelleyemeyeceği konusunda kuşkular taşıdığı belirtilmiştir. İncelemede, Ocak 2025'te Birleşik Krallık Kuzey İrlanda Bakanı tarafından Stormont Brake'in ilk kullanımının reddedilmesinin bu tartışmaları daha da belirginleştirdiği ifade edilmiştir. Bu gelişme, mekanizmanın yalnızca teorik bir demokratik güvence olmadığını, aynı zamanda kullanımının hukuki ve siyasi şartlara bağlı olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla Stormont Brake, doğrudan ve sınırsız bir yerel veto mekanizması olarak değil, uluslararası bir anlaşmanın uygulanması ile yerel demokratik denetim arasında aracılık yapan kurumsal bir araç olarak değerlendirilmelidir.

Windsor Framework'ün egemenlik tartışmasına etkisi bu noktada daha karmaşık bir hal almaktadır. Birleşik Krallık hükümeti Framework'ü Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içindeki konumunu güçlendiren bir düzenleme olarak sunarken, Avrupa Birliği açısından Framework, Protokolün temel amaçlarını koruyarak pratik sorunları azaltan bir uygulama modeli olarak değerlendirilmiştir. İngiliz hükümetinin 2023 tarihli açıklamasında Framework'ün Birleşik Krallık iç pazarındaki ticaret akışını yeniden kolaylaştırmayı, Kuzey İrlanda'nın Birlik içindeki konumunu korumayı ve demokratik denetim mekanizmalarını güçlendirmeyi amaçladığı belirtilmiştir. Buna karşılık AB'nin resmi yaklaşımında Protokolün değiştirilmiş biçimi olarak Framework, sert sınırı önleme ve tek pazarın bütünlüğünü koruma amaçlarıyla birlikte ele alınmaktadır. Bu iki açıklama birlikte değerlendirildiğinde, Windsor Framework'ün aynı hukuki düzenleme içerisinde iki farklı egemenlik anlayışını uzlaştırmaya çalıştığı söylenebilir.

Burada egemenliği yalnızca “hangi devletin toprak üzerinde üstün yetkiye sahip olduğu” şeklinde tanımlamak yeterli değildir. Brexit sonrasında ortaya çıkan mesele aynı zamanda düzenleyici egemenlik ve ekonomik egemenlik sorununu da içermektedir. Birleşik Krallık anayasal açıdan Kuzey İrlanda üzerindeki egemenliğini sürdürürken, Kuzey İrlanda'da malların piyasaya arzına ilişkin belirli AB kurallarının uygulanması devam etmektedir. Bu durum, egemenliğin hukuki ve düzenleyici boyutlarının birbirinden ayrılabileceğini göstermektedir. Windsor Framework ile bu düzenleyici farklılıkların bazı alanlarda azaltılması mümkün olmuş, ancak tamamen ortadan kaldırılması hedeflenmemiştir. Nitekim Kuzey İrlanda Meclisi'nin açıklamasına göre Framework kapsamında mal piyasasına ilişkin 300'den fazla AB mevzuatı Kuzey İrlanda'da uygulanmaya devam etmektedir. Bu nedenle Windsor Framework, Birleşik Krallık'ın anayasal egemenliğini ortadan kaldıran bir düzenleme olmadığı gibi, AB hukukunun Kuzey İrlanda üzerindeki tüm etkisini de sona erdirmemektedir.

Demokratik rıza tartışması da bu nedenle Windsor Framework'ün merkezinde yer almaktadır. Protokolün ilk tasarımında Kuzey İrlanda Meclisi'nin belirli sürelerde düzenlemenin devamına ilişkin oy kullanmasına imkan veren bir demokratik rıza mekanizması bulunmaktaydı. Windsor Framework sonrasında bu mekanizma yürürlükte kalmış ve 10 Aralık 2024 tarihinde ilk demokratik rıza oylaması gerçekleştirilmiştir. Meclis, Articles 5-10 kapsamındaki düzenlemelerin yeni devam döneminde uygulanmasını 48'e karşı 36 oyla kabul etmiş, ancak karar çapraz-topluluk desteğiyle alınmamıştır. Kuzey İrlanda Meclisi'nin resmi tutanaklarında kararın basit çoğunlukla alındığı ve bir sonraki devam döneminin dört yıl olacağı belirtilmiştir. Bu sonuç, Windsor Framework'ün demokratik meşruiyet sorununun tamamen ortadan kalkmadığını, aksine bu sorunun belirli kurumsal mekanizmalar üzerinden düzenlenmeye çalışıldığını göstermektedir.

2024 oylamasının önemli bir özelliği, Kuzey İrlanda'daki siyasi topluluklar arasındaki görüş farklılığını kurumsal düzeyde görünür hale getirmesidir. Resmi oylama sonuçlarına göre milliyetçi üyelerin tamamı önergeyi desteklerken, birlikçi üyelerin tamamı karşı oy kullanmış; diğer üyelerin tamamı ise destek yönünde oy vermiştir. Böylece karar basit çoğunlukla kabul edilmiş, ancak çapraz-topluluk desteği oluşmamıştır. Bu sonuç, demokratik rıza mekanizmasının hukuken çalışabildiğini, ancak siyasi uzlaşma üretme kapasitesinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla demokratik meşruiyet ile çoğunluk desteği aynı kavramlar değildir. Bir düzenlemenin demokratik usulle kabul edilmesi, aynı zamanda toplumdaki bütün temel siyasi toplulukların üzerinde uzlaştığı anlamına gelmemektedir. Kuzey İrlanda'nın özel güç paylaşımı sistemi açısından bu ayrım özellikle önemlidir.

2024 oylamasının ardından Birleşik Krallık hükümeti tarafından Lord Murphy başkanlığında bağımsız bir inceleme süreci başlatılmış ve inceleme 2025 yılında yayımlanmıştır. Lord Murphy'nin raporu, Windsor Framework konusunda birlikçilik ile milliyetçilik ve diğer siyasi gruplar arasında belirgin görüş ayrılıklarının devam ettiğini ortaya koymuştur. Raporda birlikçi çevrelerde Framework'ün Birleşik Krallık ile Kuzey İrlanda arasındaki ticari ve anayasal bağlantılar bakımından sorunlu görüldüğü, buna karşılık bazı işletmelerin Framework'ün sağladığı ticari imkanları olumlu değerlendirdiği belirtilmiştir. Rapor ayrıca iş dünyasının Framework'ün kusursuz olmadığını kabul etmekle birlikte, birçok işletmenin onu anlaşmasız Brexit senaryosuna kıyasla daha uygulanabilir bir düzenleme olarak gördüğünü aktarmaktadır. Bu tür değerlendirmeler, Framework'ün etkilerinin toplumsal ve ekonomik aktörlere göre farklılaşabildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Bu bağlamda Windsor Framework'ün egemenlik tartışmasına etkisini “egemenliği geri getirdi” veya “egemenliği zayıflattı” gibi tek yönlü ifadelerle açıklamak analitik açıdan yetersiz kalacaktır. Daha doğru yaklaşım, Framework'ün farklı egemenlik boyutları arasında yeni bir kurumsal denge oluşturduğunu belirtmektir. Birleşik Krallık'ın anayasal egemenliği devam ederken, Kuzey İrlanda'nın mal piyasasında AB kurallarının belirli ölçüde uygulanması sürmektedir. Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaret üzerindeki bazı kontroller azaltılırken, AB tek pazarına yönelik riskleri önlemek için belirli kontroller korunmuştur. Stormont Brake aracılığıyla Kuzey İrlanda Meclisi'nin belirli AB düzenlemeleri üzerinde etkisi artırılmış, ancak AB hukukunun Kuzey İrlanda'daki uygulanması tamamen yerel yasama organının kararına bırakılmamıştır. Bu durum, egemenliğin tek bir merkeze ait mutlak yetki olmaktan ziyade, farklı kurumsal düzeyler arasında dağılan bir düzenleyici kapasite olarak incelenmesini mümkün kılmaktadır.

Windsor Framework aynı zamanda Brexit sonrası Avrupa yönetişiminin daha geniş bir örneğini oluşturmaktadır. Birleşik Krallık AB'den ayrılmış olmasına rağmen coğrafi yakınlık, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve İrlanda adasındaki siyasi düzen nedeniyle AB ile belirli hukuki ve kurumsal bağlantıları sürdürmek zorunda kalmıştır. Bu durum, ayrılmanın her alanda tam bir düzenleyici kopuş anlamına gelmediğini göstermektedir. Özellikle Kuzey İrlanda örneğinde Brexit'in yarattığı sınır sorunu, Birleşik Krallık'ın AB ile ilişkisini tamamen sıfırlamasının mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Windsor Framework bu nedenle Brexit'in “ayrılma” boyutu ile karşılıklı bağımlılığın “devamlılık” boyutu arasında kurulan kurumsal bir uzlaşma olarak değerlendirilebilir.

Bununla birlikte Framework'ün uygulanması 2026 itibarıyla tamamlanmış ve değişmez bir süreç olarak değerlendirilmemelidir. Birleşik Krallık ve AB'nin 15 Eylül 2026 tarihli ortak açıklamasında Windsor Framework'ün tam, zamanında ve iyi niyetle uygulanmasına yönelik ortak taahhüt yeniden teyit edilmiş, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki mal hareketlerine ilişkin bazı esnekliklerin uygulanması bakımından hâlâ tamamlanması gereken çalışmalar bulunduğu belirtilmiştir. Bu gelişme, Windsor Framework'ün 2023 yılında imzalanan tek seferlik bir siyasi uzlaşma olmaktan ziyade, sürekli olarak uygulanan ve taraflar arasında teknik ve siyasi müzakerelerin devam ettiği bir yönetişim mekanizması olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Framework'ün başarısı veya başarısızlığı yalnızca 2023 yılında kabul edilen metin üzerinden değil, sonraki yıllarda ortaya çıkan uygulama sorunları ve kurumsal uyarlamalar üzerinden değerlendirilmelidir.

2025 yılında gerçekleştirilen bağımsız inceleme de bu sürekliliği doğrulamaktadır. İnceleme, Framework'ün demokratik denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, işletmelerin karşılaştığı idari yüklerin azaltılması ve Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarı ile Kuzey-Güney ekonomik ilişkilerinin birlikte dikkate alınması gerektiğini ortaya koymuştur. Hükümetin Aralık 2025'te yayımladığı yanıtında bağımsız incelemenin tavsiyelerinin kabul edildiği belirtilmiştir. Bu durum, Windsor Framework'ün uygulanmasının yalnızca Birleşik Krallık ile AB arasındaki ilişkiler üzerinden değil, aynı zamanda Westminster, Stormont, işletmeler, siyasi partiler ve sivil toplum gibi aktörlerin etkileşimi üzerinden şekillendiğini göstermektedir.

Bu çerçevede Windsor Framework, Brexit sonrası İngiltere-AB ilişkilerinde hükümetlerarası pazarlığın devam eden niteliğini de göstermektedir. Protokolün ilk biçimi tarafların temel hedefleri arasında bir uzlaşma oluşturmuş, ancak uygulama aşamasında ortaya çıkan sorunlar yeni bir müzakereyi gerekli kılmıştır. Windsor Framework ise bu müzakerenin sonucunda daha esnek bir ticaret sistemi, yeni demokratik denetim mekanizmaları ve farklılaştırılmış gümrük prosedürleri ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte yeni düzenleme de bütün sorunları ortadan kaldırmamış; işletmelerin idari yükleri, AB hukukunun demokratik denetimi ve Birleşik Krallık iç pazarı ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaretin niteliği gibi konular yeni tartışma alanları oluşturmuştur. Bu nedenle Brexit sonrası ilişkiyi tek bir anlaşmanın tamamladığı bir süreç olarak değil, değişen koşullara göre yeniden müzakere edilen kurumsal bir ilişki biçimi olarak değerlendirmek daha uygun görünmektedir.

Sonuç olarak Windsor Framework, Kuzey İrlanda Protokolü'nün tamamen ortadan kaldırılmasından ziyade, Protokolün uygulanma biçiminin yeniden düzenlenmesi ve ortaya çıkan siyasi, ekonomik ve idari sorunların farklı mekanizmalarla yönetilmesi şeklinde anlaşılmalıdır. 2023 yılında Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği tarafından kabul edilen düzenleme, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticareti kolaylaştırmak amacıyla green lane ve UK Internal Market Scheme gibi araçlar oluştururken, AB tek pazarının korunması amacıyla riskli mallara yönelik kontrollerin sürdürülmesini sağlamıştır. Tarım ve gıda ürünleri, ilaçlar, KDV, tüketim vergileri ve gümrük işlemleri gibi alanlarda yapılan değişiklikler Protokolün günlük ekonomik etkilerini azaltmaya yönelmiştir. Buna karşılık Kuzey İrlanda'nın mal piyasasında belirli AB hukukunun uygulanmaya devam etmesi, Brexit sonrasında ortaya çıkan düzenleyici farklılığın bütünüyle ortadan kalkmadığını göstermektedir.

Stormont Brake ise bu yeni sistemin demokratik boyutunu oluşturan önemli bir mekanizma olarak ortaya çıkmıştır. Mekanizma, Kuzey İrlanda Meclisi'nin belirli şartlar altında yeni veya değiştirilmiş AB mal mevzuatının uygulanmasına karşı süreci tetikleyebilmesini sağlayarak önceki Protokol dönemindeki demokratik temsil sorununa kurumsal bir yanıt vermeyi amaçlamaktadır. Ancak mekanizmanın kullanım koşullarının sınırlı olması ve nihai sürecin Birleşik Krallık hükümeti ile AB arasındaki hukuki çerçeve içerisinde yürütülmesi, bunun sınırsız bir yerel veto mekanizması olmadığını göstermektedir. 2025 tarihli bağımsız inceleme de bu mekanizmanın işleyişi konusunda siyasi aktörler arasında tartışmaların devam ettiğini ortaya koymuştur.

Son olarak Windsor Framework'ün demokratik rıza bakımından ortaya çıkardığı en önemli sonuç, Kuzey İrlanda'nın Brexit sonrası özel statüsünün yalnızca Londra ve Brüksel tarafından belirlenemeyecek kadar karmaşık bir siyasi mesele haline gelmiş olmasıdır. 10 Aralık 2024 tarihli demokratik rıza oylaması, Articles 5-10'un uygulanmasının basit çoğunlukla devam ettirilmesini sağlamış, ancak karar çapraz-topluluk desteğiyle alınmamıştır. Bu durum, Kuzey İrlanda'da demokratik meşruiyetin yalnızca çoğunluk ilkesi üzerinden değil, güç paylaşımı ve topluluklar arası rıza ilkeleri üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla Windsor Framework, Brexit sonrasında egemenlik ile demokratik rıza arasındaki gerilimi ortadan kaldırmamış; bu gerilimi daha görünür, kurallı ve kurumsallaştırılmış bir müzakere alanına taşımıştır. Bu yönüyle Framework, Birleşik Krallık'ın anayasal egemenliği, AB'nin tek pazar bütünlüğü, Kuzey İrlanda'nın yerel demokratik kurumları ve İrlanda adasındaki barış düzeni arasında sürekli bir denge arayışını ifade etmektedir. Brexit sonrasında ortaya çıkan temel mesele artık yalnızca Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılıp ayrılmadığı değil, ayrılığın ekonomik karşılıklı bağımlılık, bölgesel barış, anayasal düzen ve demokratik temsil üzerindeki sonuçlarının hangi kurumsal araçlarla yönetileceğidir. Windsor Framework bu soruya kesin ve nihai bir cevap vermekten ziyade, söz konusu çıkar çatışmalarının müzakere yoluyla yönetilmesini sağlayan yeni bir kurumsal çerçeve oluşturmuştur.

 

6.bölüm Brexit Sonrası Egemenlik ve Birleşik Krallık'ın İç Siyasal Dengeleri

Brexit sonrası Birleşik Krallık’ın iç siyasal dengelerini anlamak, yalnızca Avrupa Birliği’nden ayrılma kararının ekonomik ve dış politika sonuçlarını incelemekle mümkün değildir. Brexit aynı zamanda Birleşik Krallık’ın anayasal düzeninin, egemenlik anlayışının ve Westminster ile ülkenin kurucu veya devredilmiş yönetim birimleri arasındaki yetki dağılımının yeniden tartışılmasına neden olan kapsamlı bir siyasal dönüşüm yaratmıştır. Bu dönüşümün merkezinde parlamenter egemenlik kavramı bulunmaktadır. Birleşik Krallık’ın yazılı ve tek bir anayasal metinde toplanmamış anayasal yapısı içerisinde Parlamento’nun yasama üstünlüğü uzun süredir temel anayasal ilkelerden biri olarak kabul edilirken, Avrupa Birliği üyeliği bu egemenliğin kullanımını ulusüstü hukuk düzeniyle paylaşan ve sınırlayan çok katmanlı bir yapı oluşturmuştu. Brexit ise bu ilişkinin sona erdirilmesini ve Birleşik Krallık Parlamentosu’nun Avrupa Birliği hukuk düzeniyle olan kurumsal bağlantısının yeniden tanımlanmasını gündeme getirdi. Bu nedenle Brexit söyleminde “egemenliği geri almak” ifadesi, yalnızca Avrupa Birliği kurumlarından ayrılmayı değil, yasama ve düzenleme yetkisinin yeniden Westminster merkezli bir anayasal çerçeveye yerleştirilmesini ifade eden daha geniş bir siyasal kavram haline geldi. Ancak süreç ilerledikçe ortaya çıkan gelişmeler, egemenliğin Avrupa Birliği’nden Birleşik Krallık Parlamentosu’na aktarılmasının, bu yetkinin otomatik olarak İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki devredilmiş kurumlara aktarılması anlamına gelmediğini gösterdi. Böylece Brexit, bir taraftan parlamenter egemenliği yeniden güçlendiren bir ayrılma süreci olarak değerlendirilirken, diğer taraftan Birleşik Krallık içerisindeki çok düzeyli yönetim yapısının geleceğine ilişkin yeni anayasal tartışmalar doğurdu. Birleşik Krallık Parlamentosu Kütüphanesi de Brexit’in egemenlik veya yasama üstünlüğü kadar devolution, yasama rızası ve merkezi hükümet ile devredilmiş kurumlar arasındaki yetki dağılımı bakımından önemli anayasal sonuçlar doğurduğunu belirtmektedir.

Parlamenter egemenlik ile Brexit arasındaki ilişki, özellikle Avrupa Birliği üyeliğinin Birleşik Krallık anayasal düzeni üzerindeki etkisi dikkate alındığında daha açık hale gelmektedir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde Avrupa Birliği hukukunun belirli koşullarda ulusal hukuk üzerinde önceliğe sahip olması, Birleşik Krallık Parlamentosu’nun yasama yetkisinin kullanımını AB hukuk düzeniyle bağlantılı hale getirmişti. Bu durum, Brexit yanlısı siyasal söylemde egemenlik kaybı veya karar alma yetkisinin ulusüstü kurumlara devri şeklinde yorumlandı. Bununla birlikte hukuki açıdan daha nüanslı bir değerlendirme yapmak gerekir. Avrupa Birliği üyeliği, Parlamento’nun varlığını veya hukuki statüsünü ortadan kaldırmamış; Birleşik Krallık’ın kendi anayasal düzeni içerisinde kabul ettiği Avrupa Toplulukları Yasası 1972 gibi hukuki düzenlemeler üzerinden AB hukukunun iç hukukta etkili olmasını sağlamıştı. Dolayısıyla Brexit sonrasında gerçekleştirilen hukuki değişiklik, yalnızca “egemenliğin geri alınması” şeklinde değil, Parlamento’nun daha önce kabul ettiği uluslararası ve ulusüstü hukuki yükümlülüklerin değiştirilmesi olarak da incelenebilir. Bu ayrım, Brexit’in anayasal anlamını değerlendirirken siyasal söylem ile anayasal-hukuki gerçeklik arasındaki farkı ortaya koyması bakımından önemlidir.

Bu bağlamda 2017 tarihli R (Miller) v Secretary of State for Exiting the European Union davası, parlamenter egemenlik ile Brexit arasındaki ilişkinin hukuki boyutunu göstermesi bakımından temel bir dönüm noktasıdır. Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi, hükümetin Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. maddesini Parlamento yasası olmaksızın tek başına işletip işletemeyeceği sorununu incelemiş ve 24 Ocak 2017 tarihinde hükümetin böyle bir bildirimi Parlamento yetkilendirmesi olmadan gerçekleştiremeyeceğine hükmetmiştir. Mahkemenin yaklaşımı, Brexit kararının hükümetin dış politika yetkileri kapsamında tek başına uygulanabilecek bir işlem olmadığını, AB üyeliğinden kaynaklanan iç hukuk haklarının değiştirilmesinin Parlamento tarafından yetkilendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Bu karar, Brexit’in parlamenter egemenliği zayıflattığını değil, tersine Brexit’in hukuki olarak gerçekleştirilebilmesi için Parlamento’nun merkezi rolünü teyit eden bir anayasal gelişme olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle, Brexit söyleminde “egemenliğin Parlamento’ya geri verilmesi” vurgusu yapılırken, Brexit’in uygulanması sürecinde Parlamento’nun zaten Birleşik Krallık anayasal düzeninin temel karar alma kurumlarından biri olduğu hukuki olarak yeniden görünür hale gelmiştir.

Parlamenter egemenlik kavramının Brexit bağlamında yeniden öne çıkmasının bir başka nedeni, Avrupa Birliği üyeliğinin yalnızca ticaret veya dış politika meselesi olmamasıdır. AB üyeliği, tarım, çevre, tüketici hakları, rekabet, çalışma hayatı, gıda güvenliği, balıkçılık ve çeşitli düzenleyici alanlarda ortak kuralların uygulanmasını beraberinde getirmişti. Brexit sonrasında bu alanlarda düzenleme yapma yetkisinin yeniden ulusal kurumlara aktarılması, siyasal olarak “kontrolün geri alınması” şeklinde ifade edildi. Ancak bu yetkilerin tamamının doğrudan Westminster’a aktarılması yerine, bazı alanların İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki devredilmiş yönetimlerle paylaşılması gerektiği ortaya çıktı. Böylece Brexit’in anayasal sorunu yalnızca “Brüksel mi Westminster mı?” sorusundan ibaret olmaktan çıktı; aynı zamanda “Westminster’dan Edinburgh, Cardiff ve Belfast’a ne ölçüde yetki aktarılmalıdır?” sorusunu da gündeme getirdi. Brexit sonrasında ortaya çıkan anayasal tartışmanın temel özgünlüğü de burada bulunmaktadır. Avrupa Birliği'nden ayrılmak, ulusüstü bir karar alma katmanını ortadan kaldırırken Birleşik Krallık içindeki çok düzeyli yönetimin geleceği konusunda yeni bir güç dağılımı sorunu yaratmıştır.

Brexit söyleminde egemenlik kavramının merkezi konumu, 2016 referandumu öncesindeki siyasal tartışmalarda özellikle “take back control” ifadesiyle somutlaşmıştır. Bu söylem, karar alma yetkisinin Birleşik Krallık vatandaşlarına ve ulusal kurumlara daha doğrudan bağlanması gerektiği düşüncesini ifade etmekteydi. Egemenlik böylece yalnızca hukuki bir kavram olmaktan çıkarak siyasal temsil, sınırların kontrolü, göç politikası, ticaret politikası ve ulusal düzenleme kapasitesiyle ilişkilendirildi. Brexit sonrasında ise bu söylem daha somut anayasal düzenlemelere dönüştürülmeye çalışıldı. Avrupa Birliği (Withdrawal) Act 2018 ve daha sonra Withdrawal Agreement Act 2020 gibi düzenlemeler, Birleşik Krallık hukuk sisteminin Brexit sonrasındaki yapısını oluşturdu. Bununla birlikte Avrupa Birliği hukukundan ayrılmanın ortaya çıkardığı düzenleyici boşlukların doldurulması, hükümete geniş ikincil düzenleme yetkileri verilmesi ve mevcut AB hukukunun “retained EU law” olarak belirli sürelerle iç hukukta korunması, egemenliğin yalnızca Parlamento lehine basit bir yeniden dağılım olmadığını gösterdi. Birleşik Krallık Parlamentosu Kütüphanesi, Brexit yasalarının aynı zamanda yürütmeye devredilen yetkilerin ve Parlamento’nun bunları denetleme kapasitesinin anayasal önemini vurgulamaktadır.

Bu nedenle Brexit sonrasında egemenlik kavramının iki farklı düzeyde incelenmesi gerekmektedir. Birinci düzey, devletin uluslararası ve ulusüstü kurumlar karşısındaki egemenliğidir. Bu açıdan Brexit, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği kurumlarının karar alma mekanizmalarından ayrılmasını ve bağımsız bir ticaret ve düzenleme politikası geliştirmesini mümkün kılmıştır. İkinci düzey ise Birleşik Krallık'ın kendi içerisindeki anayasal egemenliktir. Westminster Parlamentosu'nun yasama üstünlüğünün korunması, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki devredilmiş yetkilerle birlikte değerlendirildiğinde daha karmaşık bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Özellikle Brexit nedeniyle daha önce AB düzeyinde kullanılan bazı yetkilerin Birleşik Krallık'a geri dönmesi, bu yetkilerin merkezi hükümet ile devolved administrations arasında nasıl paylaşılacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Dolayısıyla Brexit, ulusüstü düzeyde merkezileşmiş bazı yetkileri yeniden ulusal düzeye taşırken, ulusal düzeydeki yetki dağılımını da tartışmalı hale getirmiştir.

Kuzey İrlanda, bu anayasal gerilimin en yoğun yaşandığı bölge olmuştur. Bunun temel nedeni, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'ın anayasal parçası olmakla birlikte İrlanda Cumhuriyeti ile coğrafi, ekonomik ve toplumsal ilişkilerinin güçlü olmasıdır. 1998 Belfast/Good Friday Agreement, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü “rıza ilkesi” temelinde düzenlemiş ve mevcut statünün değiştirilmesini Kuzey İrlanda halkının çoğunluğunun rızasına bağlamıştır. Anlaşma aynı zamanda güç paylaşımına dayalı bir hükümet yapısı oluşturmuş, Kuzey-Güney ve Doğu-Batı ilişkilerini kurumsallaştırmıştır. Birleşik Krallık hükümetinin resmi metinlerinde de Belfast Anlaşması'nın Kuzey İrlanda'nın barışını, anayasal düzenini ve kurumlarını destekleyen temel çerçeve olduğu ve anayasal statü bakımından rıza ilkesinin esas olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle Brexit'in Kuzey İrlanda üzerindeki anayasal etkileri, yalnızca Brexit referandumundaki oy dağılımı üzerinden değil, 1998'den beri oluşturulmuş çok katmanlı barış ve yönetişim düzeni üzerinden incelenmelidir.

Kuzey İrlanda'daki birlikçi ve milliyetçi aktörlerin Kuzey İrlanda Protokolü'ne yaklaşımları bu anayasal farklılığın siyasi alandaki en belirgin yansımalarından biridir. Birlikçi siyasi hareketler genel olarak Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık ile anayasal ve ekonomik bağlarının korunmasını temel bir siyasal öncelik olarak ele alırken, milliyetçi hareketler İrlanda adası üzerindeki ekonomik ve siyasi bağlantıların sürdürülmesine daha fazla önem vermektedir. Bununla birlikte bu ayrımı Protokole ilişkin bütün tutumları açıklayan tek faktör olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Ekonomik çıkarlar, ticaret düzenlemeleri, işletmelerin karşılaştığı maliyetler, AB tek pazarıyla ilişki, Birleşik Krallık iç pazarına erişim ve Hayırlı Cuma Anlaşması'nın korunması gibi unsurlar da siyasi aktörlerin pozisyonlarını etkilemiştir. House of Commons Library, Protokole yönelik özellikle birlikçi topluluk içerisinde önemli itirazlar ortaya çıktığını ve DUP'nin Windsor Framework sonrasında da belirli değişiklikler talep ettiğini belirtmektedir.

Birlikçi siyasi aktörlerin Protokole yönelik temel itirazlarından biri, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasında ticari ve düzenleyici kontrollerin ortaya çıkmasının Birleşik Krallık'ın iç bütünlüğünü zayıflatabileceği düşüncesidir. Bu yaklaşım açısından mesele yalnızca gümrük işlemlerinin ekonomik maliyeti değildir. İrlanda Denizi'nde ortaya çıkan ticari kontroller, birlikçi aktörler tarafından Birleşik Krallık'ın iç pazarında Kuzey İrlanda'ya özel bir düzenleyici statü verilmesinin sembolik ve anayasal sonucu üzerinden de değerlendirilmiştir. DUP'nin Windsor Framework'e ilişkin eleştirileri, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasında ticari sınır oluşmaması yönündeki taleplerle bağlantılı olmuştur. House of Commons Library, DUP'nin Protokole ilişkin önceki “yedi testinde” İrlanda Denizi'nde sınır bulunmaması ve her iki yönde mal hareketlerinde kontrollerin kaldırılması gibi koşullar bulunduğunu aktarmaktadır. Dolayısıyla birlikçi perspektiften bakıldığında Protokol tartışması, egemenliğin yalnızca Westminster'ın AB karşısındaki yetkisi değil, Birleşik Krallık'ın kendi toprakları içerisindeki ekonomik ve hukuki bütünlüğü üzerinden de ele alınmasını gerektirmiştir.

Milliyetçi siyasi aktörler açısından ise Protokolün farklı yönleri ön plana çıkmıştır. Kuzey İrlanda'nın İrlanda Cumhuriyeti ile kara sınırının açık kalması, Kuzey-Güney ekonomik ilişkilerinin korunması ve AB tek pazarıyla bağlantının sürdürülmesi, milliyetçi aktörlerin Protokole yönelik yaklaşımlarında önemli yer tutmuştur. Ancak milliyetçi aktörlerin Protokolü desteklemesi, bunun Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü otomatik olarak değiştirdiği anlamına gelmemektedir. Good Friday Agreement'ın temel düzenlemesine göre anayasal statü konusunda belirleyici olan husus, gelecekteki bir statü değişikliğine ilişkin Kuzey İrlanda halkının rızasıdır. Protokol de kendi metninde Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü ve rıza ilkesini saklı tutmaktadır. Bu nedenle Protokolün AB ile düzenleyici bağlantıyı sürdürmesi ile Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal statüsü hukuken birbirinden ayrılması gereken iki farklı meseledir.

Kuzey İrlanda'daki siyasi temsil ve demokratik meşruiyet tartışması ise Protokolün uygulanmasıyla daha da karmaşık hale gelmiştir. Sorunun merkezinde, Kuzey İrlanda'nın AB üyesi olmamasına rağmen malların piyasaya erişimi konusunda bazı AB kurallarını uygulamaya devam etmesi bulunmaktadır. Bu durum, Kuzey İrlanda'daki seçilmiş kurumların üzerinde doğrudan belirleyici olamadığı bazı düzenleyici normların bölgede uygulanması anlamına gelmiştir. Windsor Framework ile birlikte bu soruna cevap vermek amacıyla Stormont Brake ve demokratik rıza mekanizması gibi araçlar oluşturulmuştur. Kuzey İrlanda Meclisi'nin resmi açıklamasına göre demokratik rıza mekanizması, Windsor Framework'ün 5 ila 10. maddeleri kapsamında Kuzey İrlanda'da AB tek pazarıyla bağlantılı mal düzenlemelerinin uygulanmasına ilişkin olarak Meclis'e belirli aralıklarla oy kullanma imkanı vermektedir.

Demokratik rıza mekanizmasının ilk kez 10 Aralık 2024 tarihinde kullanılması, bu tartışmanın yalnızca teorik olmadığını göstermiştir. Kuzey İrlanda Meclisi, Articles 5-10'un yeni devam döneminde uygulanmasına ilişkin önergeyi 48'e karşı 36 oyla kabul etmiş ve karar basit çoğunlukla alınmıştır. Bununla birlikte oylama çapraz-topluluk desteğiyle gerçekleşmemiştir. Resmi sonuçlara göre 30 milliyetçi üyenin tamamı önerge lehinde oy kullanırken 36 birlikçi üyenin tamamı karşı oy vermiş, 18 diğer üyenin tamamı ise destek vermiştir. Meclis Başkanı, kararın basit çoğunlukla kabul edildiğini ve çapraz-topluluk desteğinin bulunmadığını açıkça belirtmiştir. Bu sonuç, Kuzey İrlanda'da demokratik meşruiyet tartışmasının yalnızca “çoğunluk karar verdi mi?” sorusundan ibaret olmadığını göstermektedir. Güç paylaşımına dayalı anayasal sistem nedeniyle topluluklar arası rıza, çoğunluk ilkesinin yanında ayrıca önem taşımaktadır.

Buradaki temel anayasal sorun, iki farklı demokratik meşruiyet anlayışının karşı karşıya gelmesidir. Birinci yaklaşım, seçilmiş Meclis'in basit çoğunlukla aldığı kararın demokratik meşruiyet için yeterli olduğu görüşüne dayanabilir. İkinci yaklaşım ise Kuzey İrlanda'nın özel anayasal düzeni nedeniyle önemli kararların birlikçi ve milliyetçi toplulukların daha geniş rızasını içermesi gerektiğini savunmaktadır. 2024 demokratik rıza oylamasının çapraz-topluluk desteği olmaksızın sonuçlanması, bu iki yaklaşım arasındaki farkı somutlaştırmıştır. Dolayısıyla Windsor Framework demokratik meşruiyet sorununu tamamen ortadan kaldırmamış; onu belirli hukuki prosedürlere bağlayarak kurumsallaştırmıştır. Bu açıdan Framework'ün demokratik boyutu, uluslararası bir anlaşmanın yerel demokratik kurumlar tarafından ne ölçüde denetlenebileceği sorusunu da gündeme getirmektedir.

Kuzey İrlanda'nın anayasal bütünlüğü açısından temel mesele ise Protokol veya Windsor Framework'ün Birleşik Krallık'tan ayrılmayı doğrudan sağlayıp sağlamadığı değil, bu düzenlemelerin Birleşik Krallık içerisindeki ekonomik ve düzenleyici farklılaşmayı ne ölçüde artırdığıdır. Hukuki metinler açısından Protokol, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmemektedir. Protokolün 1. maddesi, 1998 Anlaşması'ndaki anayasal statü ve rıza ilkesine halel getirmediğini ve Birleşik Krallık'ın toprak bütünlüğüne saygı gösterdiğini açıkça düzenlemektedir. Dolayısıyla Protokolün uygulanması, kendi başına Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'tan ayrılması veya birleşik İrlanda'ya geçiş anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte anayasal siyaset açısından ekonomik ve düzenleyici farklılaşmanın sembolik etkileri ayrıca önemlidir. Birlikçi aktörlerin önemli bir bölümünün Protokole itiraz etmesinin temel nedenlerinden biri de bu farklılaşmanın zaman içinde anayasal bağların niteliğini değiştirebileceği yönündeki siyasi değerlendirmedir.

Bu noktada “anayasal bütünlük” ile “düzenleyici bütünlük” kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. Bir devletin anayasal bütünlüğü, belirli bir toprak parçasının hangi devletin egemenliği altında bulunduğuyla ilgilidir. Düzenleyici bütünlük ise ülke içerisindeki bölgelerin aynı hukuk ve ticaret kurallarına tabi olup olmamasıyla ilişkilidir. Brexit sonrasında Kuzey İrlanda örneğinde anayasal bütünlük devam ederken düzenleyici farklılaşma ortaya çıkmıştır. Kuzey İrlanda'nın belirli mallar bakımından AB kurallarıyla bağlantısının sürdürülmesi, Birleşik Krallık'ın diğer bölgelerinden farklı bir düzenleyici statü yaratmıştır. Bu durum, anayasal statünün değiştiği anlamına gelmemekte; ancak anayasal bütünlüğün ekonomik ve hukuki boyutları konusunda siyasi tartışmayı güçlendirmektedir. Dolayısıyla Brexit sonrası Kuzey İrlanda meselesi, egemenliğin yalnızca “toprak kime ait?” sorusu üzerinden değil, “hangi kurallar nerede ve kim tarafından belirleniyor?” sorusu üzerinden de incelenmelidir.

Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğü meselesi Kuzey İrlanda ile sınırlı değildir. İskoçya ve Galler'deki Brexit tartışmaları da Birleşik Krallık'ın çok uluslu ve çok düzeyli anayasal yapısının sınırlarını görünür hale getirmiştir. 2016 referandumunda Birleşik Krallık genelinde Leave sonucu çıkmasına rağmen İskoçya'da seçmenlerin yüzde 62'si Remain, yüzde 38'i Leave yönünde oy kullanmıştır. Galler'de ise sonuç farklı olmuş ve seçmenlerin yüzde 52,5'i Leave, yüzde 47,5'i Remain tercihinde bulunmuştur. Bu farklılıklar, Birleşik Krallık genelindeki referandum sonucunun kurucu ülkeler arasındaki siyasi tercih farklılıklarını aynı ölçüde yansıtmadığını ortaya koymuştur. Böylece Brexit sonrasında “Birleşik Krallık halkının kararı” ile “Birleşik Krallık'ı oluşturan farklı siyasal toplulukların tercihleri” arasında anayasal ve siyasi bir gerilim ortaya çıkmıştır.

İskoçya örneği bu gerilimin en belirgin biçimde görüldüğü alanlardan biridir. İskoçya'da Avrupa Birliği üyeliğine yönelik destek, Brexit sonrasında İskoçya'nın Birleşik Krallık içerisindeki konumunun yeniden tartışılmasına katkıda bulunmuştur. İskoç Ulusal Partisi'nin Avrupa Birliği ile daha yakın ilişkiyi savunması ve bağımsızlık tartışmasını yeniden gündeme taşıması, Brexit'in Birleşik Krallık'ın anayasal yapısına ilişkin etkilerinden biri olmuştur. Bununla birlikte Brexit ile İskoç bağımsızlığı arasında otomatik bir nedensellik kurmak doğru değildir. Bağımsızlık meselesinin ekonomik, siyasi, tarihsel ve toplumsal birçok belirleyeni bulunmaktadır. Brexit bu tartışmaya yeni bir boyut eklemiş, özellikle İskoçya'nın Birleşik Krallık genelindeki karar mekanizmalarına ne ölçüde dahil olduğu ve farklı siyasi tercihlerinin Westminster tarafından ne ölçüde dikkate alınması gerektiği sorularını güçlendirmiştir.

Brexit sürecinin İskoçya'daki anayasal etkisinin en somut örneklerinden biri, European Union (Withdrawal) Bill konusunda İskoç Parlamentosu'nun rıza vermemesidir. İskoç Parlamentosu 15 Mayıs 2018 tarihinde ilgili tasarıya 93'e karşı 30 oyla rıza vermemiştir. Buna rağmen Birleşik Krallık Parlamentosu yasayı kabul etmiştir. Bu olay, Sewel Convention'ın anayasal niteliğine ilişkin tartışmayı önemli ölçüde güçlendirmiştir. Söz konusu konvansiyon, Westminster'ın devredilmiş alanlarda normal olarak ilgili devolved legislature'ın rızası olmadan yasama yapmamasını öngören anayasal bir teamüldür; ancak hukuken bağlayıcı bir veto yetkisi oluşturmaz. Birleşik Krallık Parlamentosu Kütüphanesi, Brexit sonrasında İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki yasama organlarının rıza vermediği bazı Brexit bağlantılı yasaların Westminster tarafından yine de kabul edildiğini ve bunun Sewel Convention'ın anayasal konumuna ilişkin tartışmaları yoğunlaştırdığını belirtmektedir.

Bu gelişme parlamenter egemenlik ile devolution arasındaki temel anayasal gerilimi ortaya çıkarmaktadır. Westminster açısından parlamenter egemenlik, Birleşik Krallık Parlamentosu'nun nihai yasama yetkisini koruduğu anlamına gelir. Devolution açısından ise İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki demokratik kurumların kendi yetki alanlarında siyasal meşruiyet ve temsil üretmesi söz konusudur. Brexit sonrasında bu iki ilke arasında doğrudan bir hukuki çatışma yaşanmamış olsa bile güçlü bir anayasal gerilim ortaya çıkmıştır. Westminster'ın hukuken sahip olduğu yetkiyi kullanması ile devolved kurumların demokratik rızasının dikkate alınması aynı şey değildir. Dolayısıyla Brexit, Birleşik Krallık anayasal düzeninde “egemenlik kime aittir?” sorusundan çok “egemenlik hangi düzeylerde ve hangi demokratik mekanizmalarla kullanılmalıdır?” sorusunu öne çıkarmıştır.

Galler açısından Brexit'in anayasal etkileri İskoçya'dan farklı bir siyasi bağlamda ortaya çıkmıştır. Galler seçmenleri 2016 referandumunda çoğunlukla Leave yönünde oy kullanmış olsa da Galler hükümeti ve Senedd'in Brexit sürecindeki temel kaygılarından biri, AB üyeliğinden ayrılmayla birlikte daha önce AB düzeyinde veya ortak AB çerçeveleri içerisinde kullanılan yetkilerin Birleşik Krallık içerisinde nasıl dağıtılacağı olmuştur. Senedd Research, Brexit'in Galler'de hukukun yapılış ve uygulanış biçimini önemli ölçüde değiştirdiğini ve AB hukukunun otomatik uygulanmasının sona ermesinin yeni bir hukuki yapı oluşturduğunu belirtmektedir. Bu nedenle Galler örneğinde Brexit'in anayasal etkisi, yalnızca Avrupa yanlısı veya Avrupa karşıtı tercih üzerinden değil, yetkilerin Westminster ile Cardiff arasındaki dağılımı üzerinden incelenmelidir.

Galler'deki tartışmanın önemli unsurlarından biri de Brexit sonrasında devolved alanlarda Westminster'ın yasama kapasitesinin nasıl kullanılacağıdır. Senedd'in araştırma kaynaklarında belirtildiği üzere Birleşik Krallık Parlamentosu, devolution kapsamında devredilmiş alanlarda da yasama yapma yetkisini hukuken korumaktadır; ancak Sewel Convention uyarınca normal şartlarda ilgili devolved kurumun görüşünün veya rızasının alınması beklenmektedir. Bu durum Brexit sonrasında özellikle ortak Birleşik Krallık çerçevelerinin oluşturulması sırasında önem kazanmıştır. Tarım, çevre, gıda standartları ve ekonomik düzenleme gibi alanlarda AB hukukundan ayrılmanın ortaya çıkardığı boşlukların nasıl doldurulacağı sorusu, merkezi ve bölgesel hükümetler arasında yeni bir koordinasyon ihtiyacı yaratmıştır. Böylece Brexit'in bir sonucu olarak AB düzeyindeki ortak düzenleyici yapıların bir bölümü sona ererken, onların yerini Birleşik Krallık içindeki hükümetlerarası işbirliği mekanizmalarının alması gerekmiştir.

Bu gelişme, Brexit'in paradoksal anayasal sonuçlarından birini ortaya çıkarmaktadır. Brexit'in siyasal söyleminde amaçlardan biri karar alma yetkisinin Avrupa Birliği'nden Birleşik Krallık'a geri getirilmesiyken, geri getirilen yetkilerin bir bölümü doğrudan Westminster'ın münhasır yetkisi haline gelmemiştir. Devolution sistemi nedeniyle bu yetkilerin önemli bir kısmının İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki kurumlarla paylaşılması veya bu kurumlarla koordinasyon içerisinde kullanılması gerekmiştir. Bu nedenle Brexit, bir yandan ulusüstü yönetim katmanını azaltırken, diğer yandan Birleşik Krallık içerisindeki hükümetlerarası ilişkilerin önemini artırmıştır. 2026 tarihli Senedd Research çalışmaları da Brexit sonrasında Birleşik Krallık-AB ilişkileri kapsamında Galler'i etkileyen çok sayıda hükümetlerarası forum oluşturulduğunu ve Galler hükümetinin bu mekanizmalara çeşitli düzeylerde katılım sağladığını göstermektedir.

Kuzey İrlanda açısından durum İskoçya ve Galler'den daha farklıdır. Bunun temel nedeni Kuzey İrlanda'nın devolüsyon sisteminin yalnızca Westminster ile yerel kurumlar arasındaki yetki paylaşımına değil, aynı zamanda birlikçi ve milliyetçi topluluklar arasında güç paylaşımına dayanmasıdır. Good Friday Agreement, Kuzey İrlanda'nın yönetiminde hem Birleşik Krallık ile ilişkilerin hem İrlanda Cumhuriyeti ile ilişkilerin hem de yerel güç paylaşımının kurumsallaşmasını sağlamıştır. Anlaşmanın üç-strand yapısı; Kuzey İrlanda'daki yönetim, Kuzey-Güney ilişkileri ve Doğu-Batı ilişkilerini birbirine bağlamaktadır. Brexit ise bu üç düzeyin tamamını etkileyebilecek bir dışsal değişken haline gelmiştir. Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılması Kuzey İrlanda'nın ekonomik ve düzenleyici statüsünü değiştirirken, İrlanda Cumhuriyeti'nin AB üyesi olarak kalması Kuzey-Güney ilişkilerinin Avrupa entegrasyonu bağlamındaki niteliğini de değiştirmiştir.

Bu nedenle Kuzey İrlanda'da Brexit sonrası egemenlik tartışması, İskoçya veya Galler'deki devolution tartışmalarından farklı olarak iki ayrı anayasal ekseni aynı anda içermektedir. Birinci eksen Westminster ile Stormont arasındaki yetki ilişkisidir. İkinci eksen ise Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki anayasal ilişki ve Kuzey İrlanda'nın gelecekteki statüsüne ilişkin rıza ilkesidir. Brexit, birinci eksende AB hukukunun belirli unsurlarının Kuzey İrlanda'da uygulanmaya devam etmesine neden olurken, ikinci eksende Good Friday Agreement'ın anayasal statüye ilişkin hükümlerini değiştirmemiştir. Protokolün kendisi de Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsüne halel getirmediğini ve Birleşik Krallık'ın toprak bütünlüğüne saygı gösterdiğini düzenlemektedir. Böylece Brexit'in yarattığı düzenleyici farklılaşma ile anayasal statü arasında hukuki bir ayrım kurulmuştur.

Bununla birlikte siyasi algı ile hukuki statü arasındaki fark Kuzey İrlanda'daki tartışmanın temel unsurlarından biri olmuştur. Birlikçi çevrelerin önemli bir bölümü, Protokolün ve Windsor Framework'ün Birleşik Krallık ile Kuzey İrlanda arasındaki ekonomik bağları farklılaştırmasını anayasal açıdan önemli görürken, milliyetçi çevreler Kuzey İrlanda'nın İrlanda Cumhuriyeti ve AB tek pazarıyla ekonomik bağlantısının korunmasını farklı bir siyasal ve ekonomik çerçevede değerlendirmiştir. Bu farklı algılar, Protokolün teknik bir ticaret düzenlemesinin ötesine geçerek kimlik ve anayasal statü tartışmasının parçası olmasına yol açmıştır. Dolayısıyla Kuzey İrlanda'daki Brexit tartışması, maddi ekonomik çıkarlarla sembolik anayasal aidiyetin birbirinden tamamen ayrıştırılamadığı bir siyasal alan meydana getirmiştir.

Brexit'in Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğü üzerindeki etkisini değerlendirirken referandumların coğrafi sonuçları da dikkate alınmalıdır. 2016 referandumu Birleşik Krallık genelinde tek bir hukuki sonuç doğurmuş, ancak farklı bölgelerde farklı siyasi tercihler ortaya çıkmıştır. İskoçya'da çoğunluğun Remain yönünde oy kullanması, Galler'de çoğunluğun Leave yönünde oy kullanması ve Kuzey İrlanda'da Remain yönündeki çoğunluk, Birleşik Krallık'ın siyasal bütünlüğü içerisinde Avrupa bütünleşmesine ilişkin farklı bölgesel tercihlerin bulunduğunu göstermiştir. Bu durum, çoğunlukçu ulusal demokrasi ile bölgesel veya ulusal alt-birimlerin demokratik tercihleri arasındaki ilişkiyi yeniden gündeme getirmiştir. Birleşik Krallık genelindeki referandum sonucu anayasal olarak bağlayıcı bir bölgesel veto mekanizması yaratmamış olsa da, farklı bölgelerin farklı tercihlerinin siyasi olarak nasıl temsil edileceği sorusunu önemli hale getirmiştir.

Bu durum özellikle İskoçya'da bağımsızlık tartışmasının Brexit sonrasında yeniden gündeme gelmesinde etkili olmuştur. Ancak anayasal açıdan Brexit ile bağımsızlık arasında doğrudan bir sonuç ilişkisi kurulamaz. İskoçya'nın bağımsızlığı meselesi Birleşik Krallık'ın genel anayasal düzeni, İskoçya'daki siyasi tercihlerin değişimi, ekonomik değerlendirmeler ve Westminster ile Edinburgh arasındaki ilişkiler gibi çok sayıda değişkene bağlıdır. Brexit'in bu tartışmadaki etkisi daha çok mevcut anayasal gerilimi yeni bir konu üzerinden görünür hale getirmesi şeklinde ele alınabilir. Birleşik Krallık genelinde alınan bir Brexit kararının İskoçya'daki çoğunluk tercihinden farklı olması, İskoç siyasi aktörlerinin Birleşik Krallık'ın karar alma sisteminin bölgesel demokratik tercihleri ne ölçüde yansıttığını sorgulamasına zemin hazırlamıştır.

Aynı şekilde Galler'deki Brexit sonucu, anayasal bütünlük tartışmasının yalnızca Avrupa yanlısı bölgeler ile Westminster arasındaki ilişkiden ibaret olmadığını göstermektedir. Galler'in Leave yönünde oy kullanması, İskoçya'dan farklı bir siyasi tercih ortaya koymuştur. Ancak Brexit sonrasında Galler'de de temel anayasal sorun, Avrupa Birliği'nden ayrılmanın devredilmiş yetkiler üzerindeki etkileri olmuştur. Bu nedenle Brexit'in Birleşik Krallık içerisindeki anayasal sonuçları bölgesel oy tercihleriyle birebir açıklanamaz. Her kurucu ülkenin farklı tarihsel, ekonomik ve kurumsal yapısı bulunmaktadır. Brexit bu farklılıkları ortadan kaldırmamış, aksine Birleşik Krallık'ın asimetrik devolution modelinin neden olduğu farklılıkları daha görünür hale getirmiştir.

Asimetrik devolution yapısı, Brexit sonrasında egemenlik tartışmasının önemli bir anayasal özelliğidir. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda aynı ölçüde ve aynı anayasal modelle yönetilmemektedir. İskoçya ve Galler'deki yetki dağılımları ile Kuzey İrlanda'nın Good Friday Agreement temelindeki güç paylaşımı modeli birbirinden farklıdır. Dolayısıyla Brexit'ten kaynaklanan yetki sorunları da aynı biçimde ortaya çıkmamıştır. İskoçya'da tartışmanın önemli bir bölümü Westminster ile Holyrood arasındaki yasama yetkisi üzerinde yoğunlaşırken, Galler'de Senedd'in yetki alanı ve ortak Birleşik Krallık çerçeveleri önem kazanmış, Kuzey İrlanda'da ise bunlara ek olarak AB tek pazarı, İrlanda adasındaki sınır ve topluluklar arası rıza gibi unsurlar devreye girmiştir. Bu nedenle Brexit'in anayasal etkileri Birleşik Krallık genelinde homojen değildir.

Parlamenter egemenlik açısından bakıldığında bu durum önemli bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Westminster'ın hukuki egemenliği ile Birleşik Krallık'ın siyasal yönetiminin merkezileşmesi aynı kavramlar değildir. Westminster hukuken nihai yasama yetkisini koruyabilirken, siyasal olarak devolution kurumlarının demokratik meşruiyetini dikkate almak zorundadır. Brexit sürecinde İskoç Parlamentosu'nun European Union (Withdrawal) Bill'e rıza vermemesi ve buna rağmen Westminster'ın yasayı kabul etmesi, bu ayrımı açık biçimde göstermiştir. İskoç Parlamentosu'nun kararı hukuken Westminster'a mutlak veto vermemiş, ancak siyasi ve anayasal açıdan önemli bir mesaj oluşturmuştur. Bu durum, Birleşik Krallık'ın yazılı olmayan anayasal düzeninde hukuk ile anayasal teamülün birbirinden farklı işlevler üstlenebildiğini ortaya koymuştur.

Bu nedenle Brexit sonrasında Birleşik Krallık'ın anayasal dengeleri incelenirken “parlamenter egemenlik” ile “demokratik rıza” arasında basit bir karşıtlık kurulması yeterli değildir. Parlamenter egemenlik Westminster'ın hukuki kapasitesini ifade ederken demokratik rıza, özellikle devolution bağlamında ilgili toplumların kendi siyasal kurumları aracılığıyla karar alma kapasitesini ifade etmektedir. Kuzey İrlanda'daki demokratik rıza mekanizması bu ilişkinin özel bir örneğidir. İskoçya ve Galler'deki legislative consent uygulamaları ise farklı bir anayasal araç sunmaktadır. Bu mekanizmaların hiçbirisi Westminster'ın mutlak hukuki üstünlüğünü tamamen ortadan kaldırmamaktadır. Ancak bunların siyasi önemi, Birleşik Krallık'ın üniter bir devlet olarak değil, farklı ulusal ve bölgesel kimliklerin ve kurumsal özerkliklerin bir arada bulunduğu çok katmanlı bir devlet olarak işlediğini göstermeleridir.

Brexit'in iç siyasal dengeler üzerindeki etkisi bu nedenle egemenlik kavramının yeniden ölçeklendirilmesi olarak da görülebilir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde bazı kararlar AB düzeyinde alınırken, Brexit sonrasında bu kararların bir kısmı Birleşik Krallık düzeyine taşınmıştır. Ancak Birleşik Krallık düzeyine taşınan kararların tamamının Westminster tarafından tek başına alınması, devolution düzenlemeleri nedeniyle siyasal açıdan tartışmalı hale gelmiştir. Bu durum özellikle ortak pazar, çevre, tarım, gıda güvenliği ve ekonomik düzenlemeler gibi alanlarda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Brexit, bir yönetim katmanını azaltırken diğer yönetim katmanları arasındaki koordinasyon ihtiyacını artırmıştır. Bu yönüyle Brexit'in anayasal sonucu, basit bir merkezileşmeden ziyade farklı düzeylerdeki yetki ilişkilerinin yeniden tanımlanması olmuştur.

Kuzey İrlanda açısından Windsor Framework bu yeniden tanımlamanın en karmaşık örneğini oluşturmaktadır. Framework, bir taraftan Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticari akışları kolaylaştırırken diğer taraftan Kuzey İrlanda'da belirli AB mal kurallarının uygulanmasını sürdürmüştür. Böylece Westminster'ın anayasal egemenliği ile AB'nin düzenleyici etkisi arasında özel bir hukuki düzen ortaya çıkmıştır. Stormont Brake ve demokratik rıza mekanizması ise bu özel düzenlemeye yerel demokratik katılım eklemeyi amaçlamıştır. Ancak 2024 demokratik rıza oylamasının 48-36 sonucuyla basit çoğunlukla geçmesi ve birlikçi üyelerin tamamının karşı oy kullanması, bu mekanizmaların demokratik temsil sorununu tamamen çözmediğini göstermiştir. Bu sonuç, Kuzey İrlanda'da demokratik meşruiyetin sadece sayısal çoğunluk üzerinden değil, topluluklar arası rıza ve güç paylaşımı bağlamında da ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde Brexit sonrası Birleşik Krallık'ın iç siyasal dengelerinde üç temel anayasal gerilim alanı ortaya çıkmaktadır. Birinci gerilim, Westminster'ın parlamenter egemenliği ile devolution kurumlarının siyasal meşruiyeti arasındadır. İkinci gerilim, Birleşik Krallık'ın bütünlüğü ile İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki farklı siyasi ve anayasal kimliklerin talepleri arasındadır. Üçüncü gerilim ise Kuzey İrlanda özelinde anayasal statünün korunması ile farklı düzenleyici ve ekonomik bağlantıların sürdürülmesi arasındadır. Bu gerilimlerin hiçbiri tek başına Brexit tarafından yaratılmış değildir. Ancak Brexit, söz konusu anayasal sorunların aynı anda ve daha yoğun biçimde ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Sonuç olarak Brexit sonrası egemenlik tartışması, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasıyla birlikte yalnızca dışarıya dönük bir egemenlik kazanımı veya kaybı meselesi olarak ele alınamaz. Brexit, parlamenter egemenliği yeniden merkezî bir anayasal kavram haline getirirken aynı zamanda Birleşik Krallık içerisindeki devolution düzeninin sınırlarını ve işleyişini de tartışmaya açmıştır. 2017 Miller kararı, Brexit'in uygulanmasında Parlamento'nun merkezi rolünü ortaya koymuş; European Union (Withdrawal) Act 2018 ve devamındaki mevzuat, AB'den ayrılmanın iç hukuk üzerindeki etkilerini düzenlemiştir. Bununla birlikte İskoç Parlamentosu'nun 2018 yılında ilgili Brexit yasasına rıza vermemesi ve Westminster'ın buna rağmen yasayı kabul etmesi, parlamenter egemenlik ile yasama rızası arasındaki anayasal gerilimi görünür hale getirmiştir.

Brexit söyleminde egemenlik kavramı, bu nedenle iki farklı anlamı aynı anda taşımıştır. Dışsal anlamda egemenlik, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği kurumlarından ayrılarak ticaret, göç, düzenleme ve hukuk alanlarında daha bağımsız karar alma kapasitesi elde etmesini ifade etmiştir. İçsel anlamda ise egemenlik, Westminster ile devolved administrations arasındaki yetki dağılımını yeniden tartışmaya açmıştır. Bu iki boyut birbirinden tamamen ayrı değildir. Avrupa Birliği'nden geri alınan yetkilerin Birleşik Krallık içerisinde kimin tarafından kullanılacağı sorusu, Brexit sonrasında anayasal tartışmanın temel konularından biri olmuştur. Dolayısıyla “egemenliği geri almak” ifadesinin Brexit sonrasında hangi kurumun ve hangi siyasal düzeyin egemenlik kapasitesini artırdığı sorusuyla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Kuzey İrlanda örneği ise bu tartışmanın en karmaşık biçimini sunmaktadır. Protokol ve Windsor Framework, Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisindeki anayasal statüsünü değiştirmemiş, ancak bölgenin belirli mallar bakımından AB tek pazarıyla düzenleyici bağlantısını sürdürmüştür. Bu nedenle hukuki egemenlik ile düzenleyici egemenlik arasında bir ayrışma oluşmuştur. Birlikçi aktörlerin önemli bir bölümünün itirazları, bu düzenleyici farklılaşmanın Birleşik Krallık'ın iç ekonomik ve anayasal bütünlüğü üzerindeki etkilerine yoğunlaşırken, milliyetçi aktörlerin önemli bir bölümü İrlanda adasındaki ekonomik ve siyasi bağlantıların korunmasına daha fazla önem vermiştir. Demokratik rıza mekanizmasının 2024 yılında işletilmesi ise bu farklılaşmanın yerel demokratik kurumlar aracılığıyla tartışılmasını sağlamıştır. Ancak oylamanın çapraz-topluluk desteği olmaksızın gerçekleşmesi, demokratik meşruiyet sorunlarının tamamen ortadan kalkmadığını göstermiştir.

İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda birlikte ele alındığında Brexit'in Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğü üzerinde yarattığı temel etki, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, bu farklılıkların daha görünür hale gelmesi olmuştur. İskoçya'nın Remain yönündeki güçlü çoğunluğu ve Brexit sonrasında devolution ile bağımsızlık tartışmalarının yoğunlaşması, Birleşik Krallık'ın bölgesel tercih farklılıklarını gündeme taşımıştır. Galler'in Leave yönünde oy kullanmasına rağmen Brexit sonrasında devolution yetkileri konusunda ortaya çıkan tartışmalar, Avrupa Birliği'nden ayrılmanın siyasi tercih ile anayasal yetki dağılımını birbirinden ayıran sonuçlar üretebildiğini göstermiştir. Kuzey İrlanda'da ise Brexit, Birleşik Krallık ile İrlanda arasındaki ilişkiler, Hayırlı Cuma Anlaşması, AB tek pazarı ve güç paylaşımı mekanizmalarının tamamını aynı anda etkileyen çok daha karmaşık bir anayasal sorun oluşturmuştur.

Bu çerçevede Brexit sonrası Birleşik Krallık'ın iç siyasal dengeleri, klasik anlamda merkez ile çevre arasındaki basit bir yetki mücadelesinden ziyade, farklı anayasal egemenlik düzeylerinin bir arada var olduğu çok katmanlı bir yapı olarak değerlendirilmelidir. Westminster'ın parlamenter egemenliği hukuki açıdan korunurken, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki demokratik kurumların siyasal meşruiyeti ve yetki alanları anayasal düzenin önemli parçaları olmaya devam etmektedir. Brexit sonrasında asıl mesele, Avrupa Birliği'nin Birleşik Krallık anayasal düzeninden çıkmasıyla boşalan yetki alanlarının hangi kurumlar tarafından doldurulacağı ve bu kurumlar arasındaki ilişkinin hangi demokratik mekanizmalarla düzenleneceği olmuştur. Bu nedenle Brexit'in anayasal etkisi yalnızca Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasındaki egemenlik ilişkisinin sona ermesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda Birleşik Krallık'ın kendi içerisinde parlamenter egemenlik, devolution, demokratik rıza ve bölgesel temsil arasındaki dengenin yeniden tanımlanmasıdır.

Sonuç itibarıyla Brexit, Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğünü doğrudan ortadan kaldıran bir süreç olmaktan ziyade, bu bütünlüğün hangi ilkeler ve kurumlar üzerinden sürdürüleceği konusunda yeni bir tartışma alanı yaratmıştır. Parlamenter egemenlik Westminster düzeyinde korunmuş, ancak bu egemenliğin devolution kurumlarının demokratik meşruiyetiyle nasıl bağdaştırılacağı sorusu daha belirgin hale gelmiştir. Kuzey İrlanda'da Protokol ve Windsor Framework, egemenlik ile düzenleyici uyum arasındaki ayrımı görünür kılmış; İskoçya'da Brexit, Westminster ile Holyrood arasındaki yetki ilişkisine yönelik tartışmaları yoğunlaştırmış; Galler'de ise AB'den ayrılmanın devolved yetkiler ve ortak Birleşik Krallık çerçeveleri üzerindeki etkilerini gündeme taşımıştır. Bu gelişmeler, Birleşik Krallık'ın anayasal sisteminin tek merkezli bir egemenlik anlayışından ziyade parlamenter üstünlük ile bölgesel demokratik özerkliğin sürekli olarak müzakere edildiği bir yapı olduğunu göstermektedir. Brexit'in ardından ortaya çıkan temel anayasal soru bu nedenle yalnızca “Birleşik Krallık egemenliğini geri aldı mı?” biçiminde formüle edilemez; daha kapsamlı soru, Brexit sonrasında geri kazanılan karar alma kapasitesinin Birleşik Krallık içerisindeki farklı siyasal topluluklar arasında nasıl paylaşılacağı, hangi kurumlar tarafından kullanılacağı ve hangi demokratik rıza mekanizmalarıyla meşrulaştırılacağıdır. Bu açıdan Brexit, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği ile ilişkisini yeniden tanımladığı kadar, kendi iç anayasal düzeninin çok düzeyli niteliğini de yeniden görünür hale getiren bir dönüşüm süreci olarak değerlendirilebilir.

 

7.bölüm Brexit, Kuzey İrlanda ve İngiltere-AB İlişkilerinin Geleceği

Brexit sonrasında Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin geleceği, yalnızca iki taraf arasındaki ticari düzenlemelerin yeniden tanımlanması bağlamında değil, aynı zamanda egemenlik, karşılıklı bağımlılık, anayasal bütünlük ve çok düzeyli yönetişim kavramlarının yeniden yorumlanması bakımından da değerlendirilmelidir. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması, ilk bakışta egemenliğin ulus-devlet düzeyinde yeniden merkezileştirilmesi olarak okunabilecek bir siyasal süreç ortaya çıkarmış olsa da, Brexit sonrasında oluşan kurumsal yapı bu sürecin daha karmaşık bir niteliğe sahip olduğunu göstermiştir. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği'nin karar alma mekanizmalarından ayrılarak hukuki ve siyasal karar alma kapasitesinin önemli bir bölümünü Westminster'a geri taşımış; ancak aynı zamanda Avrupa Birliği ile ticaret, güvenlik, enerji, adalet, çevre, veri, gıda güvenliği ve Kuzey İrlanda gibi alanlarda sürekli müzakere ve kurumsal koordinasyonu zorunlu kılan yeni bir ilişki biçimine girmiştir. Dolayısıyla Brexit sonrasında egemenlik, dışsal bir otoriteden tamamen bağımsız hareket edebilme kapasitesinden ziyade, farklı uluslararası ve bölgesel düzenlemeler arasında tercih yapabilme, kendi kurallarını belirleme ve belirlenen kuralların ekonomik ve siyasal sonuçlarını yönetebilme kapasitesi üzerinden ele alınmaya başlanmıştır. Nitekim 2025 yılında gerçekleştirilen ilk Birleşik Krallık-AB Zirvesi sonrasında taraflar, ilişkilerinin Withdrawal Agreement, Windsor Framework ve Trade and Cooperation Agreement üzerine kurulmaya devam edeceğini teyit etmiş ve yeni bir stratejik ortaklık oluşturma yönünde mutabakata varmıştır. Bu gelişme, Brexit'in Birleşik Krallık ile Avrupa arasındaki kurumsal bağları tamamen ortadan kaldırmadığını, aksine bu bağların üyelik temelli ilişkiden anlaşmalar ve müzakere mekanizmaları temelli bir ilişkiye dönüştüğünü göstermektedir.

Brexit sonrasında değişen egemenlik anlayışının temel unsurlarından biri, hukuki egemenlik ile fiilî politika kapasitesi arasındaki farkın daha görünür hâle gelmesidir. Avrupa Birliği üyeliği döneminde Birleşik Krallık, AB hukukunun belirli alanlarda üstünlüğünü ve Avrupa Birliği kurumlarının yetkilerini kabul eden çok katmanlı bir hukuki düzene dahil durumdaydı. Brexit sonrasında bu düzenin önemli bir kısmından ayrılmak, Westminster Parlamentosu'nun yasama alanındaki biçimsel yetkisini genişletmiştir. Ancak bu durum, Birleşik Krallık'ın uluslararası düzenlemelerden bağımsız hareket edebileceği anlamına gelmemektedir. Birleşik Krallık'ın AB ile imzaladığı Withdrawal Agreement ve Trade and Cooperation Agreement uluslararası hukuk bakımından bağlayıcı çerçeveler oluştururken, Windsor Framework de Kuzey İrlanda'nın özel koşulları nedeniyle AB hukukunun belirli alanlarda uygulanmaya devam etmesine dayanan özgün bir düzen meydana getirmiştir. Özellikle Kuzey İrlanda'nın AB tek pazarına ilişkin belirli mal düzenlemeleriyle bağlantısının devam etmesi, egemenliğin yalnızca “kimin son sözü söylediği” sorusundan ibaret olmadığını göstermektedir. Kuzey İrlanda'da malların dolaşımı, gümrük uygulamaları, hayvan ve bitki sağlığı, tarımsal üretim, KDV ve tüketim vergileri gibi alanlarda belirli AB kurallarının uygulanması devam etmektedir. Kuzey İrlanda Meclisi'nin resmi açıklamalarına göre Windsor Framework kapsamında 300'den fazla AB mevzuatı Kuzey İrlanda'da uygulanabilir durumdadır.

Bu nedenle Brexit sonrasında egemenliğin yeniden dağılımı, “egemenliğin geri alınması” ile “egemenliğin farklı düzeylerde kullanılmaya devam etmesi” arasındaki gerilim üzerinden incelenebilir. Birleşik Krallık'ın AB kurumlarında doğrudan karar alma yetkisinin sona ermesi, devletin uluslararası düzeydeki özerkliğini belirli ölçülerde artırmıştır. Bununla birlikte, ekonomik karşılıklı bağımlılık nedeniyle Birleşik Krallık'ın AB düzenlemelerinden bütünüyle ayrışması her alanda mümkün veya rasyonel olmayabilir. Örneğin Avrupa Birliği, Birleşik Krallık'ın önemli ticaret ortaklarından biri olmaya devam ederken, güvenlik ve savunma alanlarında da iki tarafın çıkarları büyük ölçüde kesişmektedir. 2025 Birleşik Krallık-AB Zirvesi'nde güvenlik ve savunma ortaklığı kurulması, Ukrayna, savunma sanayii, askerî hareketlilik, uzay güvenliği, siber güvenlik, hibrit tehditler ve kritik altyapıların korunması gibi alanlarda işbirliğinin geliştirilmesini öngörmüştür. Bu durum, siyasi egemenlik ile stratejik karşılıklı bağımlılığın aynı anda var olabileceğini ortaya koymaktadır.

İngiltere-AB ilişkilerinin geleceği açısından işbirliği alanlarının genişlemesine rağmen anlaşmazlıkların ortadan kalkması beklenmemektedir. Ticaret ve ekonomik düzenlemeler, iki taraf arasındaki ilişkinin temel müzakere alanlarından biri olmaya devam edecektir. Trade and Cooperation Agreement, taraflar arasındaki ticaretin hukuki temelini oluşturmasına rağmen, Birleşik Krallık'ın AB tek pazarından ve gümrük birliğinden ayrılması sonucunda Brexit öncesindeki entegrasyon düzeyi ortadan kalkmıştır. Bu nedenle Brexit sonrası ekonomik ilişki, serbest ticaret ile düzenleyici ayrışma arasındaki denge üzerine kurulmuştur. 2025'teki yeni stratejik ortaklık sürecinde tarafların tarım-gıda ticareti, sıhhi ve bitki sağlığı kuralları, enerji, balıkçılık, iklim, güvenlik ve insan hareketliliği gibi alanlarda yeni düzenlemeler geliştirmeye yönelmesi, mevcut modelin statik bir yapı olmadığını göstermektedir. Birleşik Krallık hükümetinin 2025 yılı açıklamalarında da AB ile ilişkilerin tek pazar, gümrük birliği ve serbest dolaşıma geri dönülmeden yeniden düzenlenmesi hedefi açık biçimde ifade edilmiştir.

Bu noktada işbirliği ile egemenlik arasında doğrudan bir karşıtlık kurmak yerine, iki kavramın nasıl birlikte işleyebileceğine odaklanmak daha açıklayıcıdır. Devletler uluslararası ilişkilerde egemenliklerini korurken belirli alanlarda ortak kurallar benimseyebilir, veri paylaşabilir, ortak güvenlik mekanizmalarına katılabilir veya karşılıklı düzenleyici tanıma sistemleri oluşturabilir. Birleşik Krallık-AB ilişkilerinde ortaya çıkan yeni model de büyük ölçüde bu anlayışa dayanmaktadır. 2025 yılında tarafların üzerinde çalıştığı düzenlemeler arasında tarım ve gıda ürünlerine ilişkin sıhhi ve bitki sağlığı kuralları, elektrik piyasası, güvenlik ve savunma, adli işbirliği, düzensiz göç ve gençlik-eğitim programları yer almıştır. Dolayısıyla gelecekteki ilişki, Avrupa Birliği üyeliğine dönüşten ziyade, üyelik dışında ancak üyelik dönemine kıyasla daha kurumsallaşmış ve kapsamlı bir işbirliği modeli oluşturma arayışı olarak değerlendirilebilir.

Kuzey İrlanda ise bu genel ilişkiden farklı olarak Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin özgün ve çok katmanlı alanını oluşturmaktadır. Bunun temel nedeni Kuzey İrlanda'nın aynı anda Birleşik Krallık'ın anayasal ve siyasal yapısının bir parçası olması, İrlanda adasının ekonomik ve toplumsal bütünlüğü içinde bulunması ve Brexit sonrasında belirli AB mal kurallarına bağlılığını sürdürmesidir. Bu durum Kuzey İrlanda'yı klasik anlamda yalnızca Birleşik Krallık'ın iç bölgesel yönetimlerinden biri olmaktan çıkararak, Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin doğrudan etkilediği özel bir anayasal ve ekonomik alan hâline getirmiştir. Ancak bu özgün konum Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'tan ayrıldığı veya anayasal statüsünün değiştiği anlamına gelmemektedir. Protocol on Ireland/Northern Ireland ve daha sonra Windsor Framework, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünü değiştirmemiş; aksine 1998 Belfast/Good Friday Agreement çerçevesindeki rıza ilkesini korumayı ve aynı zamanda İrlanda adasında sert bir sınırın oluşmasını engellemeyi amaçlamıştır.

Kuzey İrlanda'nın özgün konumunu anlamak açısından 1998 Belfast Anlaşması'nın temel ilkeleri önem taşımaktadır. Anlaşma, Kuzey İrlanda'nın anayasal statüsünün halkın demokratik rızasına bağlı olduğunu kabul ederken, Birleşik Krallık ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin ve Kuzey İrlanda'nın iç siyasal kurumlarının birlikte ele alınmasını sağlamıştır. Brexit sonrasında ortaya çıkan temel sorun, Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılmasıyla birlikte İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırın AB'nin dış sınırı hâline gelme ihtimalidir. Sert sınır uygulamasının ortaya çıkması, yalnızca ticari maliyetler bakımından değil, 1998 barış düzeninin dayandığı sınır ötesi işbirliği ve toplumsal ilişkiler açısından da önemli sonuçlar yaratabilirdi. Bu nedenle Kuzey İrlanda Protokolü'nün temel amacı, bir yandan Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılmasını mümkün kılarken diğer yandan İrlanda adasında fiziksel bir sınır altyapısının oluşmasını önlemek olmuştur. Windsor Framework de aynı temel yaklaşımı koruyarak daha uygulanabilir ve esnek ticaret düzenlemeleri oluşturmayı amaçlamıştır.

Kuzey İrlanda'nın bu konumu, Brexit sonrasında “egemenlik” kavramının neden yalnızca Westminster düzeyinde incelenemeyeceğini de göstermektedir. Birleşik Krallık'ın uluslararası hukuk bakımından taraf olduğu anlaşmaların uygulanması, Kuzey İrlanda Meclisi'nin demokratik rıza mekanizması, İrlanda Cumhuriyeti ile sınır ötesi ilişkiler ve AB'nin tek pazar kuralları aynı anda devreye girmektedir. Böylece Kuzey İrlanda'da egemenlik, merkezi hükümet, bölgesel kurumlar, Birleşik Krallık parlamentosu, AB kurumları ve İrlanda Cumhuriyeti arasındaki çok düzeyli ilişkiler üzerinden şekillenmektedir. Bu model, klasik üniter egemenlik anlayışının ötesine geçen bir anayasal ve yönetsel karmaşıklık yaratmaktadır. Bununla birlikte bu karmaşıklığın doğrudan bir egemenlik kaybı olarak değerlendirilmesi yerine, egemenlik yetkisinin farklı kurumsal düzeylerde kullanımının ortaya çıkardığı bir yönetişim sorunu olarak ele alınması daha açıklayıcıdır.

Windsor Framework'ün uzun vadeli siyasi etkileri bakımından en önemli meselelerden biri, ekonomik düzenlemeler ile anayasal algı arasındaki ilişkidir. Çerçeve, Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki mal ticaretinde ortaya çıkan bazı engelleri azaltmak ve Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki konumunu güçlendirmek amacıyla çeşitli kolaylaştırıcı mekanizmalar getirmiştir. Bununla birlikte Kuzey İrlanda'nın belirli AB mal kurallarına bağlılığının devam etmesi, özellikle birlikçi siyasi aktörler açısından anayasal ve demokratik temsil sorunlarını gündemde tutmuştur. Lord Murphy tarafından hazırlanan 2025 tarihli bağımsız inceleme raporunda da Windsor Framework konusunda birlikçi kesimler ile milliyetçi ve diğer toplumsal kesimler arasında belirgin görüş ayrılıklarının sürdüğü ve özellikle Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticari düzenlemelerin anayasal boyutunun siyasi tartışmaların merkezinde bulunduğu belirtilmiştir.

Bununla birlikte Windsor Framework'ün uzun vadeli ekonomik etkileri değerlendirilirken yalnızca siyasi tartışmalara değil, ticaret verilerine de bakılması gerekmektedir. Birleşik Krallık hükümetinin 2026'nın ilk çeyreğine ilişkin bölgesel ticaret verilerine göre, Mart 2026'da sona eren bir yıllık dönemde Kuzey İrlanda'nın AB ülkelerine mal ihracatı 7,1 milyar sterlin olarak gerçekleşmiş ve önceki yıllık döneme göre yüzde 4,9 artmıştır. Aynı dönemde AB dışındaki ülkelere yapılan mal ihracatı 3,7 milyar sterlin seviyesinde gerçekleşmiş ve yüzde 5,5 azalmıştır. Bu veriler tek başına Windsor Framework'ün ekonomik başarısı veya başarısızlığı hakkında kesin bir nedensellik kurmaya yeterli değildir; ancak Kuzey İrlanda'nın hem Birleşik Krallık iç pazarıyla hem de AB pazarıyla ekonomik bağlarını aynı anda sürdürdüğünü göstermesi bakımından önemlidir.

Bu çift yönlü ekonomik konum, uzun vadede Kuzey İrlanda için “iki pazarla bağlantılı ekonomi” niteliğinin güçlenmesine neden olabilir. Ancak böyle bir yapının ekonomik avantaj veya dezavantaj olarak değerlendirilmesi, sektöre, işletmenin büyüklüğüne, ürünün niteliğine ve düzenleyici maliyetlere göre değişebileceğinden tek boyutlu bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Daha anlamlı olan, Kuzey İrlanda'nın Brexit sonrasında diğer Birleşik Krallık bölgelerinden farklı bir düzenleyici pozisyona sahip olduğunu kabul etmektir. Bir tarafta Büyük Britanya ile ekonomik ve anayasal bağların korunması, diğer tarafta İrlanda Cumhuriyeti ve AB tek pazarıyla mal ticaretinin sürdürülmesi, Kuzey İrlanda'nın gelecekteki ekonomik modelini iki farklı düzenleyici alanın kesişiminde şekillendirmektedir.

Windsor Framework'ün uzun vadeli siyasi etkilerinden biri de demokratik meşruiyet sorununu kurumsal mekanizmalar aracılığıyla yönetme çabasıdır. Kuzey İrlanda Meclisi'nin belirli düzenlemeler bakımından demokratik rıza mekanizmasına sahip olması, AB hukukunun Kuzey İrlanda'da uygulanmasının yerel demokratik temsil açısından sorgulanmasını azaltmaya yönelik bir mekanizma oluşturmuştur. Aralık 2024'te yapılan oylamada Meclis, Windsor Framework'ün 5-10. maddelerinin uygulanmaya devam etmesini 48'e karşı 36 oyla kabul etmiş, ancak oylamada çapraz-toplumsal destek sağlanamamıştır. Bu sonuç, mekanizmanın hukuki açıdan çalıştığını ancak siyasi açıdan bütün topluluklar arasında ortak bir meşruiyet üretmekte zorlandığını göstermiştir. Bunun ardından Birleşik Krallık hükümeti bağımsız bir inceleme başlatmış ve Lord Murphy'nin raporu 2025 yılında yayımlanmıştır. Hükümet aynı yıl rapordaki tavsiyelerin tamamını kabul ettiğini açıklamıştır.

Bu gelişme Windsor Framework'ün geleceği açısından demokratik meşruiyetin yalnızca seçimler veya belirli aralıklarla gerçekleştirilen rıza oylamalarıyla sınırlı tutulamayacağını göstermektedir. AB mevzuatının dinamik biçimde değişebilmesi nedeniyle Kuzey İrlanda'daki siyasal aktörlerin bu değişiklikleri izleyebilmesi, değerlendirebilmesi ve gerektiğinde kurumsal mekanizmalar aracılığıyla tepki verebilmesi önem taşımaktadır. Lord Murphy incelemesi kapsamında Kuzey İrlanda Meclisi'nin Democratic Scrutiny Committee'sinin güçlendirilmesi, daha fazla uzman desteği sağlanması, Brüksel'deki Kuzey İrlanda temsil kapasitesinin geliştirilmesi ve tarafların AB düzenlemeleri hakkında daha fazla bilgilendirilmesi yönünde tavsiyeler sunulmuş; Birleşik Krallık hükümeti bu tavsiyeleri kabul etmiştir. Bu gelişme, Windsor Framework'ün geleceğinin yalnızca gümrük teknikleri üzerinden değil, aynı zamanda demokratik temsil ve bilgiye erişim kapasitesi üzerinden de şekilleneceğini göstermektedir.

Brexit'in Birleşik Krallık'ın anayasal yapısına olası etkileri ise Kuzey İrlanda'nın ötesinde İskoçya ve Galler boyutlarını da kapsamaktadır. Brexit, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği ile ilişkisini değiştirdiği gibi, Westminster ile devredilmiş yönetimler arasındaki yetki ilişkilerinin yeniden değerlendirilmesine de yol açmıştır. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın farklı siyasal tercihleri ve anayasal düzenlemeleri, Birleşik Krallık'ın “tek devlet-çoklu ulusal ve bölgesel kimlikler” yapısının Brexit sonrasında daha görünür hâle gelmesine neden olmuştur. House of Commons Library tarafından yapılan değerlendirmelerde de Brexit'in devolution düzenlemeleri üzerinde önemli anayasal sonuçlar doğurduğu ve Birleşik Krallık genelinde ortak politika çerçeveleri ile devredilmiş yetkiler arasındaki dengenin yeniden tartışıldığı belirtilmektedir.

İskoçya örneği bu bakımdan özellikle önemlidir. 2016 referandumunda Birleşik Krallık genelinde ayrılma yönünde sonuç ortaya çıkarken İskoçya'daki seçmenlerin çoğunluğu AB'de kalma yönünde oy kullanmıştır. Bu farklılık, Brexit sonrasında İskoçya'nın anayasal geleceği ve Birleşik Krallık içerisindeki konumu hakkındaki tartışmaları güçlendirmiştir. Bununla birlikte Brexit'in tek başına Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğünü değiştirdiği sonucuna varmak mümkün değildir. Daha doğru yaklaşım, Brexit'in daha önce de mevcut olan merkezileşme, yetki paylaşımı, bölgesel temsil ve anayasal rıza sorunlarını yeniden görünür hâle getirdiğini belirtmektir. İskoçya'da devredilmiş yetkiler ile Westminster'ın yasama yetkisi arasındaki ilişkinin Brexit sonrasında daha fazla tartışılması, Birleşik Krallık anayasal sisteminin yazılı ve tek bir anayasa metnine dayanmayan yapısının esnekliğini ve aynı zamanda kırılganlığını göstermektedir.

Galler açısından da benzer fakat kendine özgü bir süreç söz konusudur. Galler'de 2016 referandumunda Brexit yönünde oy kullanılmış olması, İskoçya ve Kuzey İrlanda'dan farklı bir siyasal tablo ortaya çıkarmıştır. Buna rağmen Brexit, Galler'in devredilmiş yetkileri bakımından merkezi hükümet ile bölgesel yönetim arasındaki koordinasyon sorunlarını tamamen ortadan kaldırmamıştır. Avrupa Birliği döneminde tarım, çevre, bölgesel kalkınma ve diğer alanlarda AB tarafından oluşturulan ortak çerçevelerin sona ermesiyle birlikte Birleşik Krallık içerisinde yeni ortak çerçeveler geliştirme ihtiyacı doğmuştur. Böylece Brexit yalnızca Avrupa Birliği ile ilişkilerin yeniden tanımlanmasına değil, aynı zamanda Birleşik Krallık'ın kendi içindeki yetki paylaşımının yeniden düzenlenmesine de katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Brexit'in anayasal etkisi, merkezî hükümetin yetkilerinin genişlemesi ile devredilmiş yönetimlerin politika alanlarının yeniden tanımlanması arasındaki gerilim üzerinden incelenebilir.

Kuzey İrlanda açısından anayasal mesele daha farklı bir nitelik taşımaktadır. Kuzey İrlanda'nın statüsü 1998 Belfast Anlaşması'nın rıza ilkesi temelinde şekillendiğinden, Brexit sonrasında ortaya çıkan düzenlemeler doğrudan anayasal statüyü değiştirmemiştir. Bununla birlikte Windsor Framework'ün Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticaret üzerinde yarattığı farklılaşma, Birleşik Krallık iç pazarının bütünlüğü konusunda siyasal tartışmaları güçlendirmiştir. Birleşik Krallık hükümeti ise hem Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içindeki yerini korumaya hem de İrlanda adasında sert sınırı önlemeye yönelik iki hedefi aynı anda gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu iki hedefin tamamen aynı düzenleyici tercihle gerçekleştirilmesi kolay değildir. Dolayısıyla Kuzey İrlanda meselesi, Brexit sonrasında Birleşik Krallık'ın anayasal yapısındaki en karmaşık sorunlardan biri olmayı sürdürmektedir. 2025 tarihli bağımsız inceleme de bu nedenle Windsor Framework'ün yalnızca ticari değil, sosyal, ekonomik ve siyasal etkilerinin birlikte değerlendirilmesini gerekli görmüştür.

Birleşik Krallık'ın gelecekteki anayasal yapısına ilişkin temel meselelerden biri, parlamenter egemenlik ile çok düzeyli yönetişim arasındaki dengenin nasıl kurulacağıdır. Brexit, Westminster'ın Avrupa Birliği kurumları karşısındaki doğrudan yasama yetkisini artırmış olsa da İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki devredilmiş yönetimlerin varlığı Birleşik Krallık'ın siyasal sistemini çok düzeyli bir yapı olarak bırakmıştır. Bu nedenle Brexit sonrası dönemde “egemenlik Westminster'a geri döndü” şeklindeki basitleştirilmiş bir açıklama, anayasal gerçekliğin tamamını açıklamamaktadır. Westminster'ın hukuki üstünlüğü ile devredilmiş yönetimlerin siyasi meşruiyeti arasında devam eden ilişki, Birleşik Krallık anayasal sisteminin temel özelliklerinden biri olmaya devam etmektedir. Özellikle Sewel Convention çevresindeki tartışmalar, Westminster'ın hukuki yasama kapasitesi ile devolved legislatures'ın siyasi rızası arasındaki farkı göstermektedir.

Bu bağlamda Brexit'in uzun vadeli anayasal etkisi, Birleşik Krallık'ın federal bir devlete dönüşeceği veya birlik yapısının kaçınılmaz biçimde çözüleceği şeklinde kesin bir sonuç üzerinden değerlendirilmemelidir. Mevcut veriler daha çok anayasal sistemde yeni bir müzakere ve yetki koordinasyonu döneminin ortaya çıktığını göstermektedir. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın farklı ekonomik ve siyasal ihtiyaçları, Brexit sonrasında merkezi hükümetin tek tip politika üretmesini daha karmaşık hâle getirmiştir. Bunun sonucunda ortak Birleşik Krallık çerçeveleri ile bölgesel farklılıkların korunması arasında sürekli bir denge arayışı ortaya çıkmıştır. Bu durum, Birleşik Krallık'ın anayasal yapısının geleceğinde yazılı anayasa tartışmalarından ziyade fiilî yetki paylaşımının ve hükümetlerarası ilişkilerin önemini artırabilir.

İngiltere-AB ilişkilerinin gelecekteki kurumsal çerçevesi ise Brexit'in ilk dönemindeki çatışmacı müzakere modelinden daha sürekli ve düzenli bir yönetişim modeline doğru evrilmektedir. 2025 Birleşik Krallık-AB Zirvesi'nde tarafların yeni bir stratejik ortaklık oluşturması ve düzenli üst düzey toplantılar yapılması konusunda anlaşması bu dönüşüm açısından önemlidir. Ortak açıklamaya göre taraflar ekonomik ve ticari ilişkiler ile adalet ve içişleri alanlarında düzenli üst düzey görüşmeler yürütmeyi, dış ve güvenlik politikası alanında altı aylık diyaloglar gerçekleştirmeyi ve yıllık zirveler düzenlemeyi kararlaştırmıştır. Bu mekanizmalar, Brexit sonrasında ortaya çıkan ilişkinin yalnızca tek bir ticaret anlaşmasına dayalı olmaktan çıkarılarak düzenli siyasi diyalog ve sektörel işbirliği mekanizmalarıyla desteklenmek istendiğini göstermektedir.

Bu kurumsal çerçevede Withdrawal Agreement ile Trade and Cooperation Agreement temel hukuki sütunlar olmaya devam ederken, bunların etrafında yeni sektörel anlaşmaların geliştirilmesi muhtemel görünmektedir. Avrupa Birliği Konseyi'nin Birleşik Krallık ile Brexit sonrası ilişkilere ilişkin güncel çerçevesi de Trade and Cooperation Agreement'ın ticaretin yanı sıra güvenlik, adli işbirliği ve yönetişim alanlarını kapsadığını ve 2025 stratejik ortaklığının bu mevcut yapı üzerine inşa edildiğini belirtmektedir. Bu nedenle gelecekteki modelin tek bir kapsamlı “Brexit sonrası anlaşma”dan ziyade, birbirine bağlı çok sayıda sektörel ve kurumsal düzenlemeden oluşması daha olası bir kurumsal yapı olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu yeni kurumsal ilişkinin önemli özelliklerinden biri, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği karar alma mekanizmalarının dışında kalmasına rağmen belirli AB politikalarıyla yeniden yakınlaşmasıdır. Bu durum, egemenlik tartışmasının gelecekte daha çok “kuralları kim belirliyor?” sorusundan “hangi alanlarda ortak kurallar kabul ediliyor ve bu kabul hangi demokratik mekanizmalarla meşrulaştırılıyor?” sorusuna dönüşmesine neden olabilir. Özellikle enerji, gıda güvenliği, çevre, güvenlik ve savunma gibi alanlarda düzenleyici yakınlaşma arttıkça, Birleşik Krallık'ın AB üyeliği olmaksızın Avrupa kurumlarıyla ne ölçüde bütünleşebileceği önemli bir araştırma alanı hâline gelecektir. 2025 yılında tarafların enerji işbirliğinin devam ettirilmesi, tarım-gıda düzenlemelerinin geliştirilmesi ve güvenlik-savunma ortaklığının güçlendirilmesi yönünde attığı adımlar bu eğilimin somut örneklerini oluşturmaktadır.

Kuzey İrlanda bu yeni kurumsal yapının merkezinde kalmaya devam edecektir. Çünkü Kuzey İrlanda'daki düzenlemeler, Birleşik Krallık ile AB arasındaki ekonomik ilişkinin genel kurallarından farklı olarak hem 1998 Belfast Anlaşması'nın korunmasını hem de AB tek pazarının bütünlüğünü gözetmektedir. Bu nedenle gelecekte İngiltere-AB ilişkilerinde yapılacak yeni ticari veya düzenleyici anlaşmaların Kuzey İrlanda üzerindeki etkileri ayrıca değerlendirilmek zorunda olacaktır. Özellikle sıhhi ve bitki sağlığı düzenlemeleri, tarım-gıda ticareti, enerji ve malların hareketi gibi alanlarda Birleşik Krallık ile AB arasında yeni anlaşmalar yapılması, Windsor Framework üzerindeki uygulama yükünün bir bölümünü azaltabilir. 2025 Birleşik Krallık-AB gündeminde tarım ve gıda ürünleri bakımından ortak bir sıhhi ve bitki sağlığı alanı oluşturulmasına yönelik çalışmaların başlatılması bu açıdan önemlidir.

Bununla birlikte gelecekteki kurumsal çerçevenin istikrarı yalnızca Londra ve Brüksel arasındaki siyasi iradeye bağlı değildir. Kuzey İrlanda'daki toplumsal ve siyasal aktörlerin düzenlemeleri nasıl değerlendirdiği, demokratik rıza mekanizmalarının ne ölçüde işlediği ve Birleşik Krallık iç pazarının nasıl korunduğu da belirleyici olacaktır. Lord Murphy'nin incelemesi sonrasında Birleşik Krallık hükümetinin Democratic Scrutiny Committee'ye daha fazla uzmanlık desteği sağlama, Kuzey İrlanda'nın Brüksel'deki temsil kapasitesini artırma, iş dünyasıyla daha düzenli iletişim kurma ve Windsor Framework konusunda işletmelere yönelik tek duraklı bilgilendirme sistemi oluşturma taahhütleri, gelecekteki yönetişimin daha katılımcı ve teknik kapasitesi yüksek bir yapıya dönüştürülmeye çalışıldığını göstermektedir.

Bu noktada Windsor Framework'ün geleceğini yalnızca kalıcı bir ticaret düzenlemesi olarak değil, Brexit sonrasında ortaya çıkan anayasal farklılaşmanın yönetilmesine yönelik bir yönetişim modeli olarak değerlendirmek mümkündür. Framework, bir taraftan Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasının sonuçlarını yönetirken diğer taraftan Kuzey İrlanda'nın özel ekonomik ve anayasal koşullarını dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla düzenlemenin uzun vadeli istikrarı, iki hedef arasındaki dengenin sürdürülebilmesine bağlı olacaktır: Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık iç pazarındaki bütünlüğünün korunması ve İrlanda adasında sert sınırın ortaya çıkmasının engellenmesi. Bu iki hedefin aynı anda korunması, teknik düzenlemeler kadar siyasi müzakere kapasitesini de gerekli kılmaktadır. Birleşik Krallık hükümetinin 2025 yılında Windsor Framework incelemesine verdiği cevapta da Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içindeki yerinin korunması ve İrlanda adasında sert sınırdan kaçınılması birlikte temel amaçlar olarak ifade edilmiştir.

Uzun vadede Brexit'in Birleşik Krallık üzerindeki en önemli etkilerinden biri, egemenliğin yeniden tanımlanmasının tek seferlik bir anayasal olay değil, devam eden bir siyasal süreç olduğunu göstermesidir. Brexit referandumu ve Avrupa Birliği'nden ayrılma, hukuki açıdan belirli yetkilerin Birleşik Krallık kurumlarına geri aktarılmasını sağlamış olsa da, ekonomik ve güvenlik karşılıklı bağımlılıkları ortadan kaldırmamıştır. Aksine, Birleşik Krallık ile AB arasındaki ilişkilerin yeni anlaşmalar, ortak komiteler, sektörel düzenlemeler ve düzenli zirveler aracılığıyla yeniden kurumsallaşması, egemenliğin günümüz uluslararası sisteminde mutlak ayrışma anlamına gelmediğini göstermektedir. Birleşik Krallık'ın AB karar alma sürecine doğrudan katılmaması ile belirli AB kurallarıyla uyumlu hareket etmesi aynı anda mümkün olabilmektedir. Bu durum, egemenlik ile karşılıklı bağımlılık arasında sıfır toplamlı bir ilişki kurulmasını güçleştirmektedir.

Sonuç olarak Brexit sonrasında Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin geleceği, ne Brexit öncesindeki entegrasyon düzeyine basit bir geri dönüş ne de Avrupa Birliği ile kalıcı ve kapsamlı bir ayrışma modeli üzerinden açıklanabilir. Ortaya çıkan yapı, egemenlik özerkliğinin korunduğu fakat ekonomik, güvenlik ve düzenleyici alanlarda seçici işbirliğinin geliştirildiği hibrit bir ilişki modeline dayanmaktadır. 2025 Birleşik Krallık-AB Zirvesi sonrasında ortaya konulan stratejik ortaklık, tarafların ilişkilerini daha düzenli siyasi diyalog, güvenlik ve savunma işbirliği, ekonomik koordinasyon ve sektörel anlaşmalar üzerinden geliştirmeye yöneldiğini göstermektedir. Bununla birlikte bu yeni modelin başarısı, tarafların farklı egemenlik anlayışlarını aynı anda koruyabilmesine ve ortak çıkar alanlarında işbirliği geliştirebilmesine bağlı olacaktır.

Kuzey İrlanda ise bu geleceğin en hassas kurumsal alanı olmaya devam edecektir. Çünkü burada Brexit'in ekonomik sonuçları ile anayasal ve toplumsal boyutları birbirinden ayrıştırılamamaktadır. Windsor Framework, bir taraftan Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticareti kolaylaştırmaya ve Birleşik Krallık iç pazarının bütünlüğünü korumaya çalışırken diğer taraftan İrlanda adasında sert sınırın oluşmasını engelleyen ve AB tek pazarının bütünlüğünü gözeten bir düzenleme olarak işlev görmektedir. Bu çift yönlü amaç, Kuzey İrlanda'yı Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin yalnızca teknik bir ticaret meselesi olmaktan çıkarıp anayasal ve siyasal bir müzakere alanına dönüştürmektedir. 2024 demokratik rıza oylamasının ardından yürütülen bağımsız inceleme ve 2025'te Birleşik Krallık hükümetinin bütün tavsiyeleri kabul etmesi, bu yönetişim modelinin zaman içinde revize edilebileceğini göstermiştir.

Birleşik Krallık'ın anayasal geleceği bakımından ise Brexit'in en belirgin sonucu, merkezî egemenlik ile bölgesel demokratik meşruiyet arasındaki ilişkinin daha görünür hâle gelmesidir. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın farklı siyasal, ekonomik ve anayasal özellikleri, Birleşik Krallık'ın gelecekte daha yoğun hükümetlerarası koordinasyona ihtiyaç duyabileceğini göstermektedir. Bu durum, Birleşik Krallık'ın anayasal yapısının mutlaka belirli bir yöne evrileceği anlamına gelmemektedir; ancak mevcut devolution düzeninin Brexit sonrasında daha fazla siyasi müzakere gerektirdiği açıktır. Dolayısıyla Brexit'in anayasal etkisi, yalnızca Avrupa Birliği'nden ayrılmanın sonucu olarak değil, Birleşik Krallık'ın kendi içindeki yetki paylaşımının ve demokratik rıza mekanizmalarının yeniden değerlendirilmesini teşvik eden bir süreç olarak ele alınmalıdır.

Gelecekteki İngiltere-AB ilişkilerinin kurumsal niteliği açısından ise çok katmanlı ve değişken bir modelin ortaya çıkması beklenebilir. Withdrawal Agreement ve Windsor Framework Kuzey İrlanda meselesinin hukuki temelini korurken, Trade and Cooperation Agreement ekonomik ve güvenlik ilişkilerinin ana çerçevesini oluşturmaya devam edecektir. Bunun yanında enerji, tarım-gıda, güvenlik, savunma, gençlik ve eğitim, adli işbirliği ve diğer alanlarda yeni anlaşmaların geliştirilmesi, ilişkinin sektörel olarak derinleşmesine yol açabilir. 2025 yılında tarafların yıllık zirveler, düzenli üst düzey görüşmeler ve dış-güvenlik politikası diyalogları konusunda anlaşması, bu kurumsallaşmanın ilk önemli göstergelerinden biridir.

Bu çerçevede Brexit sonrasındaki dönemi yalnızca “ayrılık” kavramı üzerinden açıklamak yetersiz kalmaktadır. Brexit, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki hukuki ve siyasi bağların biçimini değiştirmiş; ancak karşılıklı bağımlılığı ortadan kaldırmamıştır. Kuzey İrlanda Protokolü ve Windsor Framework ise bu dönüşümün en somut örneğini oluşturarak egemenlik, ticaret, anayasal bütünlük, demokratik meşruiyet ve barış düzeninin aynı kurumsal yapı içerisinde nasıl birlikte yönetilmeye çalışıldığını ortaya koymuştur. Bu nedenle Brexit sonrasında İngiltere-AB ilişkilerinin geleceği, egemenlik ile işbirliğinin birbirini dışlayan kavramlar olarak değil, farklı düzeylerde birlikte var olabilen siyasal ve hukuki süreçler olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği dışında kalması, Avrupa'dan kurumsal anlamda tamamen uzaklaşması anlamına gelmemekte; Avrupa Birliği ile yeni bir ilişki biçimi geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Kuzey İrlanda ise bu ilişkinin en karmaşık uygulama alanı olarak, Brexit'in ekonomik sonuçları ile Birleşik Krallık'ın anayasal geleceği arasındaki bağlantıyı somutlaştırmaktadır.

Dolayısıyla çalışmanın genel çerçevesi içerisinde değerlendirildiğinde Brexit sonrası dönem, egemenliğin geri kazanılması ile egemenliğin yeniden paylaşılması arasında doğrusal bir süreçten ziyade, farklı kurumsal düzeyler arasında yeniden müzakere edilen bir egemenlik düzeni ortaya çıkarmıştır. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği üyeliğinin sağladığı ortak karar alma mekanizmalarından ayrılmış; ancak bunun karşılığında ekonomik, güvenlik ve düzenleyici alanlarda yeni müzakere mekanizmaları oluşturmak zorunda kalmıştır. Kuzey İrlanda ise bu dönüşümün en belirgin örneği olarak, Birleşik Krallık'ın anayasal bütünlüğü, İrlanda adasındaki barış düzeni ve Avrupa Birliği tek pazarı arasında özel bir denge alanı meydana getirmiştir. Windsor Framework'ün uzun vadeli geleceği de büyük ölçüde bu üç boyut arasındaki dengenin sürdürülebilmesine bağlı olacaktır. 2025 sonrasında oluşmaya başlayan yeni stratejik ortaklık modeli ise İngiltere-AB ilişkilerinin geleceğinin çatışma ve ayrışmadan ziyade, üyelik dışı fakat kurumsallaşmış, sektörel olarak farklılaşmış ve karşılıklı bağımlılığı yöneten bir ilişki biçimine doğru ilerlediğini göstermektedir. Bu açıdan Brexit'in en kalıcı sonucu, Birleşik Krallık'ın Avrupa ile ilişkisini sona erdirmekten çok, bu ilişkinin hukuki, siyasi ve anayasal biçimini yeniden tanımlaması olmuştur.

 

Sonuç

Bu çalışma, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasının tek seferlik ve statik bir hukuki kopuş olmaktan ziyade, ulusal egemenlik arayışı ile derinleşmiş yapısal karşılıklı bağımlılık arasındaki gerilim üzerinden sürekli biçimde yeniden müzakere edilen çok katmanlı bir hükümetlerarası yönetişim düzeni ortaya çıkardığını göstermektedir. Londra’nın "kontrolü geri alma" söylemi doğrultusunda ulusüstü karar alma mekanizmalarından ayrılarak parlamenter egemenliği güçlendirme hedefi, İrlanda adasında 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması ile kurulan kırılgan barış düzeninin korunması, sınırın görünmezliğinin sürdürülmesi ve Avrupa Birliği tek pazarının düzenleyici bütünlüğünün güvence altına alınması zorunluluklarıyla doğrudan çatışmıştır. Bu yapısal ikilemin merkezinde yer alan Kuzey İrlanda Protokolü ve devamında hayata geçirilen Windsor Framework; bölgenin Birleşik Krallık’ın anayasal ve gümrük sınırları içinde kalmasını sağlarken malların serbest dolaşımı bakımından AB tek pazar kurallarına tabi kılan melez bir rejim tesis etmiş, böylece mutlak hukuki egemenlik ile fiilî düzenleyici uyum arasındaki belirgin ayrışmayı somutlaştırmıştır. Kontrollerin İrlanda Denizi’ne kaydırılması Birlikçi toplulukta anayasal aidiyet ve iç pazar bütünlüğü kaygılarını tırmandırıp yerel güç paylaşımı kurumlarını uzun süre işlevsiz bırakırken; Stormont Brake ve dört yıllık periyotlara bağlanan demokratik rıza oylamaları gibi mekanizmalar da yerel meşruiyet krizini bütünüyle çözememiş, aksine çoğunlukçu karar alma ile topluluklar arası rıza arasındaki derin anayasal uyuşmazlığı kurumsal bir zemine taşımıştır. Aynı zamanda süreç, Westminster’ın nihai yasama üstünlüğünün İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki devredilmiş yönetimlerin siyasal rızasıyla bağdaştırılması gerekliliğini ortaya çıkararak Birleşik Krallık’ın asimetrik anayasal yapısı içerisindeki iç egemenlik sınırlarını da yeniden tartışmaya açmıştır. Nihayetinde 2025 Zirvesi ve sonrasındaki gelişmelerin de ortaya koyduğu üzere, Brexit süreci klasik Westphalian egemenlik modelinin sınırlarını görünür kılmış; Londra ile Brüksel arasındaki ilişkileri tam bir kurumsal yabancılaşma yerine, Ayrılma Anlaşması, Ticaret ve İşbirliği Anlaşması ile Windsor Framework sacayağı üzerinde yükselen, güvenlikten ticarete kadar genişleyen ve karşılıklı bağımlılığın getirdiği mecburiyetleri yönetmeye çalışan dinamik, kurumsallaşmış ve sürekli müzakereye dayalı yeni bir hükümetlerarası denge arayışına dönüştürmüştür.


KAYNAKÇA

 

-Birleşik Krallık-AB Ticaret ve İşbirliği Anlaşması uygulama raporu (1 Ocak 2021 - 31 Aralık 2022)

https://www.gov.uk/government/publications/trade-and-cooperation-agreement-implementation-report-january-2021-to-december-2022/uk-eu-trade-and-cooperation-agreement-implementation-report-1-january-2021-to-31-december-2022

 

-EU trade in goods surplus down to €128 billion in 2025

https://ec.europa.eu/eurostat/fr/web/products-eurostat-news/w/ddn-20260326-4

 

Tütmez, E. D., & Kalkan, E. (2024). Brexit Sonrası Kuzey İrlanda ve AB İlişkilerinde Güvenliğin Dönüşümü: Canlanan Tarihsel Sorunlar. Uluslararası Ekonomi ve Yenilik Dergisi, 10(1), 23-46. https://doi.org/10.20979/ueyd.1301178

 

Tütmez, E. D. (2024). IRA’NIN YENİDEN YÜKSELİŞİNDE BREXIT’İN ROLÜ VE GÜVENLİKLEŞTİRİLEN ALANLAR. Terörizm ve Radikalleşme Araştırmaları Dergisi, 3(1), 96-121. https://doi.org/10.61314/traddergi.1406468

 

Sefer, Ö. (2015). BİRLEŞİK KRALLIK-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME. Marmara Sosyal Araştırmalar Dergisi, 6, 47-61. https://izlik.org/JA23LM38XL

 

Ertuğral, Y. (2020). COVID-19 VE BREXIT’İN KUZEY İRLANDA BARIŞININ GELECEĞİNE (HAYIRLI CUMA ANLAŞMASINA) ETKİLERİ. EURO Politika, 4(2), 249-270. https://izlik.org/JA38HT89RU

 

Türko, E. S., & Gökçenoğlu, S. (2020). Avrupa Birliği Tarihinde Bir Geri Adım: Brexit. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 9(1), 573-589. https://doi.org/10.33206/mjss.483512

 

Çağlar Hekimoğlu, K., & Erkan, S. (2022). Avrupa Bütünleşmesinde Birleşik Krallık: Brexit Referandumu ve Ayrılma Süreci. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 11(2), 870-883. https://doi.org/10.33206/mjss.990422

 

Şahal Çelik, D., Güreşçi, G., & Oğuz, A. (2025). Evaluation of Brexit and Migration Relation. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 67, 211-217. https://doi.org/10.53568/yyusbed.1627964

 

Muhammed Çağrı Bilir,2021,AB-İngiltere ilişkileri ekseninde Kuzey İrlanda Protokolü’nün geleceği,Anadolu Ajansı.

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/ab-ingiltere-iliskileri-ekseninde-kuzey-irlanda-protokolu-nun-gelecegi/2232302

 

Ahmet Emre Usta,2021,AB - Birleşik Krallık Arasında Çözülemeyen Kuzey İrlanda Protokolü Sorunu

https://www.academia.edu/61927894/AB_Birle%C5%9Fik_Krall%C4%B1k_Aras%C4%B1nda_%C3%87%C3%B6z%C3%BClemeyen_Kuzey_%C4%B0rlanda_Protokol%C3%BC_Sorunu

 

Erdi Kutlu,2021,İrlanda Sorunu'nun Tarihsel Kökleri ve Brexit Sonrası İrlanda Sorunu: Birleşik Bir Krallık Mı Birleşik Bir İrlanda Mı?,Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi

https://www.academia.edu/94146036/%C4%B0rlanda_Sorununun_Tarihsel_K%C3%B6kleri_ve_Brexit_Sonras%C4%B1_%C4%B0rlanda_Sorunu_Birle%C5%9Fik_Bir_Krall%C4%B1k_M%C4%B1_Birle%C5%9Fik_Bir_%C4%B0rlanda_M%C4%B1

 

Ali Ayata,Brexit'in Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği Açısından Sonuçları,Prof. Dr. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

https://indexive.com/uploads/papers/pap_indexive15944997752147483647.pdf

 

Hakan Özdemir,2020,Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı'nda Ulus Devletin Oluşumu ve Sorunları Üzerine Bir Değerlendirme

https://www.researchgate.net/publication/344809164_Buyuk_Britanya_ve_Kuzey_Irlanda_Birlesik_Kralligi'nda_Ulus_Devletin_Olusumu_ve_Sorunlari_Uzerine_Bir_Degerlendirme

 

Ireland-UK Relations and Northern Ireland after Brexit

https://www.lse.ac.uk/ideas/Assets/Documents/reports/LSE-IDEAS-Ireland-UK-Relations-and-Northern-Ireland-after-Brexit.pdf

 

Sedat Laçiner,İngiltere, Terör Kuzey İrlanda Sorunu ve İnsan Hakları

https://www.academia.edu/34246611/%C4%B0ngiltere_Ter%C3%B6r_Kuzey_%C4%B0rlanda_Sorunu_ve_%C4%B0nsan_Haklar%C4%B1_fulltext

 

Understanding Northern Ireland’s ‘Troubles’

https://www.cfr.org/education/learn/reading/understanding-northern-irelands-troubles

 

‘Britain’s Irish Question: Britain’s European Question?’ British-Irish relations in the context

of European Union and The Belfast Agreement ELIZABETH MEEHAN

https://library.fes.de/libalt/journals/swetsfulltext/7890299.pdf

 

PROTOCOL ON IRELAND/NORTHERN IRELAND

https://assets.publishing.service.gov.uk/media/5da863ab40f0b659847e0184/Revised_Protocol_to_the_Withdrawal_Agreement.pdf

 

David Phinnemore, 'Northern Ireland: A ‘Place Between’ in UK–EU Relations?', (2020), 25, European Foreign Affairs Review, Issue 4, pp. 631-650, https://kluwerlawonline.com/journalarticle/European+Foreign+Affairs+Review/25.4/EERR2020042

 

Mary C. Murphy,2014,Northern Ireland and the European Union: The dynamics of a changing relationship

https://www.researchgate.net/publication/364890984_Northern_Ireland_and_the_European_Union_The_dynamics_of_a_changing_relationship

 

O'Brennan, J. (2019). Ortak, karşılıklı bağımlı bir geçmiş için ağıt: Brexit ve Birleşik Krallık-İrlanda ilişkilerindeki bozulma. Sermaye ve Sınıf , 43 (1), 157-171. https://doi.org/10.1177/0309816818818315

 

Mary C. Murphy,2016,Northern Ireland and the European Union

https://www.researchgate.net/publication/326806348_Northern_Ireland_and_the_European_Union

 

Rowe, C., & Royles, E. (2025). Intergovernmental relations on UK-EU policy: Analysis in the context of the promised EU reset Briefing Paper. Prifysgol Aberystwyth | Aberystwyth University.

https://doi.org/10.20391/6fcaad86-c482-4a94-9343-9396366fe17e

 

Lagana, G. ve Holmes, M. (2026), İrlanda Adası ve Avrupa Birliği: Geçmiş, Bugün ve Gelecek. Çağdaş Avrupa Politikası, 4: e70030. https://doi.org/10.1002/cep4.70030

 

Armstrong, MA, Rice, CAG ve Warwick, B. (2024). Kuzey İrlanda'da Brexit'in görsel iletişimi: kimlik, siyaset ve Avrupa üzerine kamusal imgelerin çözümlenmesi. Bölge, Siyaset, Yönetişim , 12 (9), 1390–1408. https://doi.org/10.1080/21622671.2022.2115544

 

Ertuğral, Y., & Torlak, P. (2024). İrlanda Barış Süreci Kıbrıs’a Model Olabilir Mi?” Özdil Nami ve Fikri Toros ile Söyleşi. EURO Politika, 19, 2-5. https://izlik.org/JA98EZ35DP

 

Özdemir, H. (2017). BÜYÜK BRİTANYA VE KUZEY İRLANDA BİRLEŞİK KRALLIĞINDA ULUS DEVLETİN OLUŞUMU VE SORUNLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME. İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 6(2), 16-41. https://izlik.org/JA84UF28WN

 

Sedat Laçiner,2001,İngiltere, Teror, Kuzey İrlanda Sorunu ve İnsan Hakları

https://www.researchgate.net/publication/367570380_Ingiltere_Teror_Kuzey_Irlanda_Sorunu_ve_Insan_Haklari#fullTextFileContent

 

Democratic Progress Institute,Hayırlı Cuma Anlaşması

https://www.democraticprogress.org/wp-content/uploads/2014/02/TURKISH-PDF.pdf

 

Elçin Aktoprak,RELIGION AND NATION: CATHOLICISM AS AN MINORITY NATIONALISM IN THE CASE OF THE NORTHERN IRELAND EXAMPLE,alternatif politika.

https://alternatifpolitika.com/site/dosyalar/arsiv/20-Haziran-2015/6din-ve-millet--kuzey-irlanda-ornegi-elcin-aktoprak.pdf

 

Northern Ireland Progress since 1998

https://assets.publishing.service.gov.uk/media/639f3cdfd3bf7f375c7d82d0/Northern_Ireland_Progress_since_1998.pdf

 

Hayward, K., & McManus, C. (2021). Northern Ireland: Society and Culture. In M. Garnett (Ed.), The Routledge Handbook of British Politics and Society Routledge.

 

Aveyard, Stuart (2023). The Northern Ireland conflict and colonial resonances. Manchester Metropolitan University. Journal contribution. https://hdl.handle.net/10779/mmu.32469495.v1

 

Reynolds, C. (2017) ‘Northern Ireland’s 1968 at The Ulster Museum’, VIEW Journal of European Television History and Culture, 6(12), p. 41-54. Available at: https://doi.org/10.18146/2213-0969.2017.jethc135.

 

BOURKE, R., & McBRIDE, I. (Eds.). (2016). The Princeton History of Modern Ireland. Princeton University Press. https://doi.org/10.2307/j.ctvc77n5h

 

Dawson G, Hopkins S. Giriş: Britanya'da Kuzey İrlanda Sorunları: Etkileri, Katılımları, Mirasları ve Anıları. İçinde: Dawson G, Dover J, Hopkins S, eds. Britanya'da Kuzey İrlanda Sorunları: Etkileri, Katılımları, Mirasları ve Anıları . Manchester Üniversitesi Yayınları; :1-18.

Thompson JE., Peter Catterall ve Sean McDougall. Britanya Siyasetinde Kuzey İrlanda Sorunu. (Çağdaş Tarih Bağlam Serisi). New York: St. Martin's Press. 1996. Sayfa xv, 242. ISBN 0-312-12982-3. Albion . 1997;29(3):554-555. doi:10.2307/4051730

 

Aveyard, SC (2023). Kuzey İrlanda Çatışması ve Sömürgeci Yankılar. İmparatorluk ve İngiliz Milletler Topluluğu Tarihi Dergisi , 51 (6), 1143–1169. https://doi.org/10.1080/03086534.2023.2168331

 

McGrattan, C. (2010). Kuzey İrlanda'yı Açıklamak? Etnik Çatışma Modelinin Sınırlamaları. Ulusal Kimlikler , 12 (2), 181–197. https://doi.org/10.1080/14608941003764836

 

Jennifer Todd,2009,Kuzey İrlanda: Çok Aşamalı Bir Çatışma Tarihi, Çok Katmanlı Bir Uzlaşma Süreci

https://www.researchgate.net/publication/256028283_Northern_Ireland_A_Multi-Phased_History_of_Conflict_a_Multi-Levelled_Process_of_Settlement


Oliver, T. (2018). "İki: Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin tarihi". Brexit'i Anlamak adlı kitapta . Bristol, Birleşik Krallık: Policy Press.  https://doi.org/10.51952/9781447346401.ch002 

 

Pow, J. (2021). Taking back control, without going back to conflict: Weighing up the impact of Brexit on Northern Ireland’s peace process. In M. Holmes, & K. Simpson (Eds.), Ireland and the European Union: Economic, Political and Social Crises Manchester University Press.

https://manchesteruniversitypress.co.uk/9781526159595/

 

Hayward, K., & Murphy, MC (2018). AB'nin Brexit Işığında Kuzey İrlanda'daki Barış Süreci ve Anlaşması Üzerindeki Etkisi. Etnopolitika , 17 (3), 276–291. https://doi.org/10.1080/17449057.2018.1472426


Bal, G. (2025). Çatışma Çözüm Yöntemlerinden Ortaklıkçı Model: Kuzey İrlanda Örneği. Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları Dergisi, 9(1), 78-94. https://izlik.org/JA95MU94SC


Öztürk, T. (2023). THE NORTHERN IRELAND PROBLEM AND THE INNOVATIVE ACTIVITIES OF THE IRISH REPUBLICAN ARMY. Güvenlik ve İstihbarat Çalışmaları Dergisi, 1(1), 24-40. https://izlik.org/JA32GL98MY


 Gürcan Fırat,2025,Bir Direniş: IRA ve Kuzey İrlanda’nın Barışa Yolculuğu,Perspektif

https://perspektif.eu/2025/05/01/bir-direnis-ira-ve-kuzey-irlandanin-barisa-yolculugu


Yusuf ERTUĞRAL,2019,Brexit Sonrası Britanya'nın Siyasi Birliği'nin Geleceği: İrlanda ve İskoçya Bağımsızlık Sorunu,EURO Politika Dergisi

https://www.academia.edu/38291509/Brexit_Sonras%C4%B1_Britanya_n%C4%B1n_Politik_Birli%C4%9Fi_nin_Gelece%C4%9Fi_%C4%B0rlanda_ve_%C4%B0sko%C3%A7ya_Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k_Sorunu

 

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hakkımda

25 Şubat 2026 Yazısı

2 Eylül 2026 Yazısı