2 Eylül 2026 Yazısı
Doğu Akdeniz Güvenlik Kompleksinde Güney Kıbrıs: Bölgesel İttifaklar, Enerji Jeopolitiği ve "Yeni Filistin" Metaforunun Analizi
Giriş
Doğu Akdeniz, Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika jeopolitik havzalarının kesişiminde yer alması hasebiyle tarih boyunca bölgesel ve küresel güç mücadelelerinin merkezinde yer almış; 2000’li yıllardan itibaren keşfedilen hidrokarbon rezervleri, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin hukuki-siyasi uyuşmazlıklar ve tırmanan askerîleşme dinamikleriyle birlikte çok katmanlı bir güvenlik kompleksine dönüşmüştür. Adanın 1974 sonrasında kurumsallaşan fiilî bölünmüşlüğü, 1960 anayasal ortaklık düzeninin çöküşü, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün (UNFICYP) tampon bölgedeki statükoyu donduran varlığı ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2004 yılında tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne tam üye olması, Kıbrıs meselesini salt iki toplumlu bir anlaşmazlık olmaktan çıkararak Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin ve uluslararası deniz jeopolitiğinin asli bir parametresi hâline getirmiştir. Bu bağlamda, Güney Kıbrıs’ın Yunanistan ve İsrail ile tesis ettiği üçlü stratejik ortaklıklar, ABD’nin "3+1" mekanizmasıyla sağladığı kurumsal ve askerî himaye, Great Sea Interconnector gibi kritik enerji-iletişim altyapısı projeleri ile Avrupa Savunma Fonu üzerinden yürütülen savunma modernizasyonu, adanın jeostratejik ağırlığını maddi güç kapasitesinin çok ötesine taşımıştır. Bu dönüşüm literatürde ve stratejik tartışmalarda zaman zaman "Güney Kıbrıs yeni bir Filistin mi oluyor?" sorusunu gündeme getirse de söz konusu kavramsallaştırma doğrudan bir tarihsel ya da hukuki özdeşlik iddiası taşımamaktadır. Zira Filistin meselesinde belirleyici olan işgal, kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi, kitlesel mültecilik, uluslararası tanınma eksikliği ve yüksek yoğunluklu sıcak çatışma örüntüleri; Güney Kıbrıs’ın uluslararası tanınırlığa ve AB üyeliğine sahip kurumsal yapısından, dondurulmuş nitelikteki ateşkes rejiminden ve Batı güvenlik mimarisine entegre konumundan yapısal olarak ayrışmaktadır. Dolayısıyla "Yeni Filistin" söylemi bilimsel zeminde doğrudan bir gelecek projeksiyonu olarak değil; çözümsüz bırakılan egemenlik ve toprak ihtilaflarının Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti, hibrit tehditler, güvenlik ikilemi ve büyük güçlerin (ABD, Rusya, Çin ve AB) nüfuz mücadeleleriyle birleşerek yeni ve kronik bir jeopolitik risk havzası üretebileceğini işaret eden analitik bir uyarı metaforu olarak ele alınmalıdır. Bu çalışma, söz konusu karşılaştırmalı jeopolitik ekseni; enerji jeopolitiği, bölgesel ittifak ağları, uluslararası hukuk normları ve askerîleşme dinamikleri çerçevesinde inceleyerek Güney Kıbrıs’ın ve Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin geleceğine dair olası kriz, kontrollü rekabet ve bölgesel iş birliği senaryolarını analitik bir bütünlük içinde tartışmayı amaçlamaktadır.
I. Doğu Akdeniz’de Değişen Jeopolitik Düzen ve Güney Kıbrıs’ın Stratejik Konumu
Doğu Akdeniz, Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın birbirine temas ettiği jeopolitik kuşakta yer alması nedeniyle yalnızca bölgesel bir deniz alanı değil, aynı zamanda küresel siyasetin farklı katmanlarının kesiştiği stratejik bir mekândır. Bu coğrafi konum, bölgeyi tarih boyunca ticaret yollarının, askerî hareketliliğin, enerji güzergâhlarının ve siyasal nüfuz mücadelelerinin kesişme noktalarından biri hâline getirmiştir. Günümüzde ise Doğu Akdeniz’in önemi klasik deniz ticareti ve askerî erişim meselelerinin ötesine geçerek enerji güvenliği, deniz yetki alanları, kritik altyapı, düzensiz göç, terörizm, bölgesel çatışmalar, büyük güç rekabeti ve Avrupa’nın güney güvenlik mimarisi gibi çok boyutlu unsurları kapsamaktadır. NATO da Akdeniz’i uzun süredir stratejik çıkar alanlarından biri olarak değerlendirmekte; bölgedeki istikrarsızlığın, terörizmin, kitle imha silahlarının yayılması riskinin ve Orta Doğu kaynaklı krizlerin Avrupa-Atlantik güvenliği üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’i yalnızca kıyıdaş devletlerin çıkarları üzerinden değerlendirmek, bölgenin taşıdığı uluslararası sistemik anlamı açıklamak bakımından yetersiz kalmaktadır.
Coğrafyanın stratejik değerini artıran temel unsurlardan biri, Doğu Akdeniz’in Avrupa ile Orta Doğu arasındaki deniz bağlantılarının üzerinde bulunmasıdır. Avrupa açısından bölge, güneydoğu güvenlik kuşağının önemli bir parçasını oluştururken, Orta Doğu açısından Akdeniz üzerinden Avrupa pazarlarına ulaşılabilen bir geçiş alanı niteliğindedir. Kuzey Afrika’nın Avrupa ile ekonomik ve güvenlik ilişkilerinin de büyük ölçüde Akdeniz üzerinden şekillenmesi, bölgenin üç kıtasal jeopolitik alanı birbirine bağlayan niteliğini güçlendirmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de meydana gelen bir kriz, yalnızca bölgesel aktörler arasındaki ilişkileri etkilememekte; enerji arzı, deniz ticareti, göç hareketleri ve Avrupa güvenliği gibi daha geniş alanlara da yansıyabilmektedir. NATO’nun Akdeniz’deki deniz güvenliği faaliyetlerine ilişkin değerlendirmelerinde de bölgedeki deniz ticaretinin ve enerji akışlarının Avrupa güvenliği açısından taşıdığı önem vurgulanmaktadır. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in jeostratejik değerinin temelinde yalnızca sahip olduğu kaynaklar değil, aynı zamanda kaynakların, ticaret yollarının ve güvenlik hatlarının birbirine bağlandığı bir geçiş coğrafyası olması bulunmaktadır.
Bu jeopolitik niteliğin tarihsel kökleri oldukça derindir. Doğu Akdeniz, antik dönemlerden itibaren farklı medeniyetlerin ekonomik ve siyasal etkileşim alanı olmuştur. Mısır, Levant, Anadolu, Kıbrıs ve Ege arasındaki bağlantılar bölgeyi tarih boyunca hareketli bir siyasi coğrafyaya dönüştürmüştür. Kıbrıs ise bu tarihsel denklem içerisinde kendine özgü bir konuma sahiptir. Ada, Doğu Akdeniz’in merkezine yakın konumu nedeniyle çevresindeki kıyı bölgelerini izleyebilme ve bunlarla bağlantı kurabilme kapasitesine sahiptir. Bu durum Kıbrıs’ın tarih boyunca deniz ticareti, askerî lojistik ve bölgesel hâkimiyet açısından değer taşımasına neden olmuştur. Modern dönemde ise adanın stratejik önemi, yalnızca fiziksel coğrafyasından değil, çevresinde şekillenen güvenlik sorunlarından da kaynaklanmaktadır. Kıbrıs sorunu, bölgedeki siyasal bölünmüşlüğün yanı sıra Doğu Akdeniz’deki güvenlik mimarisinin önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Güney Kıbrıs’ın stratejik konumunun anlaşılabilmesi için adanın çevresindeki coğrafi alanlarla ilişkisine bakmak gerekmektedir. Kıbrıs, Avrupa kıtasının güneydoğu sınırında bulunurken Orta Doğu’ya ve Kuzey Afrika’ya da görece yakın bir konumdadır. Avrupa Birliği Konseyi’nin Kıbrıs’a ilişkin güncel değerlendirmesinde de ada, Avrupa, Orta Doğu, Asya ve Afrika’nın kesişme noktasında bulunan ve Avrupa Birliği’nin güneydoğu sınırını oluşturan bir aktör olarak tanımlanmaktadır. Bu coğrafi özellik, Güney Kıbrıs’a geleneksel anlamda büyük bir askerî güç olmasa dahi belirli bir jeostratejik değer kazandırmaktadır. Başka bir ifadeyle Güney Kıbrıs’ın bölgesel etkisi, sahip olduğu maddi güçten ziyade bulunduğu konumun ürettiği stratejik fırsatlarla ilişkilidir. Ada, Avrupa güvenlik alanı ile Orta Doğu’daki kriz kuşağı arasında bir temas noktası olarak değerlendirilebilmektedir.
Bu noktada coğrafi konum ile stratejik kapasite arasındaki ayrım önem kazanmaktadır. Bir devletin veya siyasal aktörün stratejik değerinin yalnızca askerî kapasitesiyle ölçülmesi, özellikle ada devletleri açısından yanıltıcı sonuçlar doğurabilir. Güney Kıbrıs örneğinde coğrafya; diplomasi, enerji, denizcilik, lojistik, istihbarat, kriz yönetimi ve Avrupa Birliği mekanizmalarıyla birleşerek farklı bir stratejik kapasite meydana getirmektedir. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği içerisindeki konumu, adanın coğrafi değerini siyasal bir avantaja dönüştüren en önemli unsurlardan biridir. Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki konumu, yalnızca “küçük bir ada” perspektifinden değil, Avrupa güvenlik mimarisinin güneydoğu ucunda yer alan bir aktör perspektifinden değerlendirilmelidir.
Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği bu dönüşümün en önemli kilometre taşlarından biridir. Kıbrıs Cumhuriyeti 2004 yılında Avrupa Birliği’ne katılmış ve böylece ada, Avrupa bütünleşme sürecinin kurumsal ve hukuki alanına dâhil olmuştur. Avrupa Birliği'nin resmî belgelerinde bütün Kıbrıs’ın AB üyesi olduğu, ancak adanın fiilen bölünmüş durumda bulunduğu ve AB müktesebatının hükümetin etkin kontrolü dışındaki bölgelerde askıya alındığı belirtilmektedir. Bu durum, Kıbrıs’ın Avrupa bütünleşmesiyle ilişkisini diğer üyelerden farklı bir yapıya dönüştürmüştür. Güney Kıbrıs, bir yandan AB’nin güneydoğu sınırındaki üye devlet olarak hareket ederken diğer yandan çözülmemiş bir bölünmüşlük sorununun içerisinde bulunmaktadır. Böylece Kıbrıs meselesi, yalnızca yerel veya bölgesel bir uyuşmazlık olmaktan çıkarak Avrupa Birliği’nin dış politika, güvenlik ve komşuluk politikalarının da bir parçası hâline gelmiştir.
AB üyeliğinin Güney Kıbrıs açısından yarattığı en önemli sonuçlardan biri, bölgesel meselelerin Avrupa düzeyinde siyasal anlam kazanmasıdır. Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji faaliyetleri ve güvenlik sorunları artık yalnızca kıyıdaş aktörler arasındaki ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmemekte; Avrupa Birliği’nin güvenlik ve dış politika gündemine de taşınmaktadır. AB belgelerinde Doğu Akdeniz’in Avrupa açısından stratejik öneme sahip olduğu ve bölgedeki istikrarın Akdeniz ile Orta Doğu’nun genel güvenliği bakımından önemli olduğu açık biçimde ifade edilmektedir. Bu durum Güney Kıbrıs’ın diplomatik manevra alanını genişletmektedir. Çünkü ada yönetimi, bölgesel çıkarlarını yalnızca kendi ulusal kapasitesi üzerinden değil, AB’nin kurumsal ve diplomatik çerçevesi üzerinden de savunabilmektedir.
Ancak bu durum Güney Kıbrıs’ın bütün sorunlarını ortadan kaldıran bir stratejik avantaj anlamına gelmemektedir. Tam tersine AB üyeliği, Kıbrıs meselesini daha geniş bir jeopolitik çerçeveye taşıyarak bölgesel anlaşmazlıkların Avrupa Birliği’nin dış politika gündemiyle birleşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın AB üyeliği iki yönlü bir sonuç üretmektedir. Bir taraftan diplomatik kapasite, ekonomik entegrasyon ve siyasi görünürlük sağlarken diğer taraftan Kıbrıs kaynaklı uyuşmazlıkların Avrupa güvenliğiyle daha doğrudan bağlantılı hâle gelmesine yol açmaktadır. Bu çelişkili durum, Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki stratejik rolünü anlamak açısından temel önemdedir.
Doğu Akdeniz’de son yıllarda meydana gelen güç dengesi değişiminin arkasında ise birbirinden farklı fakat birbirini tamamlayan gelişmeler bulunmaktadır. Bunların başında enerji kaynaklarının keşfi gelmektedir. 2000’li yıllardan itibaren Doğu Akdeniz açıklarında doğal gaz kaynaklarına yönelik keşif faaliyetlerinin yoğunlaşması, bölgenin ekonomik önemini ciddi biçimde artırmıştır. İsrail açıklarında Leviathan sahasının keşfi ve Mısır açıklarındaki Zohr sahasının ortaya çıkarılması, Doğu Akdeniz’i enerji jeopolitiğinin önemli alanlarından biri hâline getirmiştir. Avrupa Parlamentosu da bölgedeki doğal gaz keşiflerinin 2000’li yıllardan itibaren deniz yetki alanları ve enerji rekabeti üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Enerji kaynakları böylece bölgenin stratejik değerini yalnızca askerî ve coğrafi boyutlarla sınırlı olmaktan çıkarmıştır.
Enerji faktörünün ortaya çıkardığı temel değişim, Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarının ekonomik ve stratejik değerinin artmasıdır. Bir deniz alanının enerji rezervleri barındırması, o alan üzerindeki egemenlik iddialarını ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasını doğrudan önemli hâle getirmektedir. Bu nedenle enerji arama faaliyetleri yalnızca ekonomik bir faaliyet olarak değerlendirilmemekte; aynı zamanda egemenlik, uluslararası hukuk ve güvenlik meseleleriyle ilişkilendirilmektedir. Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının ortaya çıkmasıyla birlikte kıyıdaş aktörlerin deniz yetki alanlarına yönelik politikaları daha görünür hâle gelmiş, enerji şirketlerinin faaliyetleri ise bölgesel diplomasinin unsurlarından birine dönüşmüştür.
Bu gelişme, Doğu Akdeniz’de klasik güvenlik anlayışının da dönüşmesine neden olmuştur. Önceden bölgedeki güvenlik tartışmaları büyük ölçüde askerî kapasite, sınır anlaşmazlıkları ve Kıbrıs sorunu üzerinden yürütülürken, enerji keşifleriyle birlikte ekonomik güvenlik ve enerji güvenliği de gündemin merkezine yerleşmiştir. Enerji platformları, denizaltı kabloları, boru hatları, limanlar ve enerji terminalleri gibi kritik altyapılar yeni güvenlik nesneleri hâline gelmiştir. Böylece bölgedeki askerî hareketlilik ile ekonomik çıkarlar arasındaki bağ güçlenmiştir. Bir enerji sahasının güvenliği, aynı zamanda onu kontrol eden aktörün ekonomik ve jeopolitik kapasitesinin korunması anlamına gelmeye başlamıştır.
Doğu Akdeniz’deki güç dengelerinin değişmesinde bölgesel ittifak ve ortaklık modellerinin gelişmesi de etkili olmuştur. Güney Kıbrıs’ın Yunanistan ve İsrail ile geliştirdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkileri bu bağlamda dikkat çekmektedir. Bu ilişkilerin yalnızca askerî iş birliği üzerinden okunması eksik olacaktır. Enerji, deniz güvenliği, diplomasi, ekonomik ortaklıklar ve bölgesel istikrar gibi farklı alanlar, üçlü ilişkilerin çok boyutlu bir yapıya dönüşmesine katkı sağlamıştır. Bu gelişme, Doğu Akdeniz’de tek tek devletlerin hareket ettiği bir jeopolitik yapıdan, giderek daha fazla ortaklık ağlarının önem kazandığı bir bölgesel düzene geçişi göstermektedir.
İsrail’in bölgedeki enerji üreticisi olarak yükselişi, Güney Kıbrıs’ın Avrupa ile Orta Doğu arasında kurduğu bağlantının önemini de artırmaktadır. Güney Kıbrıs, bu noktada enerji üreticisi olmaktan ziyade enerji diplomasisi, deniz ulaşımı ve bölgesel ortaklıklar açısından stratejik bir ara alan olarak önem kazanmaktadır. Benzer şekilde Yunanistan’ın Avrupa enerji piyasalarıyla bağlantısı, Doğu Akdeniz’deki enerji projelerinin Avrupa boyutunu güçlendirmektedir. Böylece Güney Kıbrıs, İsrail ve Yunanistan arasındaki ilişkiler yalnızca siyasi yakınlık üzerinden değil, Avrupa enerji güvenliği ve Doğu Akdeniz’deki ekonomik bağlantılar üzerinden de değerlendirilmelidir.
Bölgesel güç dengelerindeki dönüşüm yalnızca enerjiyle açıklanamaz. Arap dünyasında yaşanan siyasal istikrarsızlıklar, Suriye savaşı, Libya’daki çatışmalar, İsrail-Filistin sorunu, Lübnan’ın ekonomik ve siyasal krizleri ve Avrupa’ya yönelik düzensiz göç hareketleri Doğu Akdeniz’in güvenlik ortamını daha karmaşık hâle getirmiştir. Böylece Doğu Akdeniz, farklı krizlerin birbirini etkilediği bir güvenlik kompleksi niteliği kazanmaktadır. Bir bölgede ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık, enerji güvenliği veya göç üzerinden başka bir bölgeye yansıyabilmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’in güvenliği, tek bir tehdit veya tek bir devlet üzerinden analiz edilemeyecek kadar çok katmanlıdır.
Bu çok katmanlı yapı içerisinde Kıbrıs’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki rolü de değişmektedir. Kıbrıs sorunu geçmişte esas olarak adanın iki toplumlu siyasi yapısı ve bölünmüşlüğü üzerinden değerlendirilirken günümüzde enerji, Avrupa güvenliği, deniz güvenliği ve Orta Doğu krizleriyle daha fazla bağlantılı hâle gelmiştir. Avrupa Birliği de Kıbrıs meselesinin kapsamlı çözümünü Doğu Akdeniz’de kalıcı güvenlik ve istikrar açısından önemli görmektedir. Bu yaklaşım, Kıbrıs’ın artık yalnızca bir ada üzerindeki siyasi bölünmüşlük sorunu olmadığını; daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisinin unsurlarından biri olduğunu göstermektedir.
Kıbrıs’ın güvenlik mimarisindeki rolünü farklılaştıran bir başka unsur ise NATO ve Avrupa Birliği arasındaki kurumsal ilişkidir. Güney Kıbrıs NATO üyesi değildir; buna karşılık Avrupa Birliği üyesidir. NATO kaynaklarında da Kıbrıs’ın NATO üyesi olmadığı, ancak AB üyesi olduğu açıkça belirtilmektedir. Bu durum, Avrupa güvenlik mimarisinde kurumsal bir farklılık yaratmaktadır. NATO ile AB arasında kriz yönetimi, savunma kapasitesi, hibrit tehditler ve güvenlik alanlarında giderek daha fazla iş birliği geliştirilirken Kıbrıs’ın bu iki yapı arasındaki ilişkide kendine özgü bir konumu bulunmaktadır. NATO ve AB’nin ortak güvenlik alanlarında birbirini tamamlayan roller üstlenmesi, Doğu Akdeniz’deki güvenlik meselelerinin de daha geniş bir Avrupa güvenlik çerçevesinde değerlendirilmesine imkân vermektedir.
Doğu Akdeniz’in yeni bir rekabet alanına dönüşmesinin temel nedenlerinden biri de bu farklı güvenlik mimarilerinin aynı coğrafyada kesişmesidir. Avrupa Birliği’nin siyasi ve ekonomik çıkarları, NATO’nun güvenlik öncelikleri, ABD’nin bölgesel stratejileri, Rusya’nın Akdeniz’deki varlığı, Çin’in ticaret ve altyapı bağlantıları, İsrail’in güvenlik ihtiyaçları ve enerji üreticisi ülkelerin ekonomik hedefleri aynı coğrafi alanda birbirine temas etmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki rekabeti yalnızca kıyıdaş devletler arasındaki anlaşmazlıklarla açıklamak mümkün değildir. Bölge, küresel ve bölgesel aktörlerin çıkarlarının üst üste bindiği bir jeopolitik düğüm hâline gelmiştir.
Rusya’nın bölgedeki varlığı da bu bağlamda dikkate değerdir. Soğuk Savaş sonrasında Avrupa güvenlik mimarisinde yaşanan dönüşüm ve özellikle Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’nın güvenlik algısının değişmesi, Akdeniz’in stratejik önemini yeniden artırmıştır. NATO’nun 2026 tarihli değerlendirmelerinde Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşı ve Avrupa güvenlik ortamındaki değişim nedeniyle NATO’nun doğu kanadındaki caydırıcılık ve savunma kapasitesini güçlendirdiği belirtilmektedir. Bu gelişme doğrudan Doğu Akdeniz’e indirgenemese de Avrupa’nın güvenlik perspektifindeki genel dönüşümün Akdeniz’e yansıması açısından önemlidir. Çünkü Avrupa güvenliğinin kuzey, doğu ve güney boyutları giderek daha fazla birbirine bağlanmaktadır.
Çin faktörü ise farklı bir rekabet biçimini temsil etmektedir. Çin’in bölgedeki ilgisi büyük ölçüde ticaret, limanlar, lojistik bağlantılar ve Avrupa pazarlarına erişim üzerinden şekillenmektedir. Bu durum Doğu Akdeniz’in yalnızca askerî rekabet açısından değil, ekonomik ve altyapısal jeopolitik bakımından da önem kazandığını göstermektedir. Böylece bölgede jeopolitik rekabetin niteliği değişmekte; askerî üsler ve savaş gemilerinin yanı sıra limanlar, enerji terminalleri, ticaret rotaları, veri bağlantıları ve lojistik merkezler de stratejik araçlar hâline gelmektedir.
Bütün bu gelişmeler, Doğu Akdeniz’de klasik güvenlik ile jeoekonomi arasındaki sınırların giderek belirsizleştiğini göstermektedir. Bir enerji projesi aynı zamanda diplomatik ortaklık yaratabilmekte; bir liman ekonomik merkez olmanın yanında stratejik lojistik değer taşıyabilmekte; bir deniz yetki alanı hem ekonomik kaynak hem de egemenlik meselesi hâline gelebilmektedir. Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın stratejik konumu da yalnızca askerî coğrafya üzerinden değerlendirilmemelidir. Güney Kıbrıs’ın AB üyeliği, denizcilik kapasitesi, enerji politikaları, bölgesel ortaklıkları ve coğrafi konumu bir arada değerlendirildiğinde ortaya çok katmanlı bir stratejik profil çıkmaktadır.
Nitekim Kıbrıs’ın Avrupa Birliği tarafından “güneydoğu sınırı” olarak değerlendirilmesi, adanın Avrupa ile Doğu Akdeniz arasındaki bağlantı rolünün kurumsal düzeyde de önemsendiğini göstermektedir. Avrupa Birliği kaynakları Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’nin güneydoğu sınırında yer aldığını ve Orta Doğu ile Avrupa arasında bir köprü işlevi görebileceğini belirtmektedir. Bu “köprü” niteliği aynı zamanda bir güvenlik açmazı da yaratabilir. Çünkü bir köprü, farklı bölgeleri birbirine bağladığı ölçüde farklı krizlerin etkisine açık hâle gelir. Güney Kıbrıs açısından bu durum, Avrupa güvenlik alanının avantajlarını kullanırken Orta Doğu ve Doğu Akdeniz kaynaklı krizlere coğrafi olarak yakın olmanın getirdiği riskleri de taşımak anlamına gelmektedir.
Bu noktada “stratejik avantaj” kavramının çift yönlü niteliğine dikkat etmek gerekir. Güney Kıbrıs’ın konumu, diplomatik ve ekonomik fırsatlar yaratırken aynı zamanda güvenlik risklerinin yoğunlaşabileceği bir alan oluşturabilmektedir. Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının bulunması ekonomik değer yaratırken enerji sahalarının güvenliği sorununu da gündeme getirmektedir. Avrupa Birliği üyeliği diplomatik kapasiteyi artırırken Kıbrıs meselesinin Avrupa güvenlik gündemindeki ağırlığını da artırmaktadır. İsrail ve Yunanistan ile geliştirilen ortaklıklar bölgesel bağlantıları güçlendirirken bölgesel rekabetlerin Güney Kıbrıs’a yansıma ihtimalini de artırabilmektedir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın stratejik konumu, fırsat ve risklerin aynı coğrafi zeminde birleştiği bir durum meydana getirmektedir.
Doğu Akdeniz’de rekabetin giderek yoğunlaşmasının bir diğer nedeni de bölgesel aktörlerin güvenlik politikalarının karşılıklı olarak birbirini etkilemesidir. Bir aktörün savunma kapasitesini artırması, diğer aktörlerde tehdit algısının yükselmesine neden olabilmekte ve bu durum karşılıklı askerî kapasite artışlarını tetikleyebilmektedir. Uluslararası ilişkiler literatüründe güvenlik ikilemi olarak açıklanan bu süreç, Doğu Akdeniz’de deniz kuvvetleri, askerî tatbikatlar, enerji tesislerinin korunması ve stratejik altyapının güvenliği gibi alanlarda kendisini göstermektedir. Böylece başlangıçta savunma amacı taşıyan faaliyetler karşı aktörler tarafından saldırgan niyetlerin göstergesi olarak yorumlanabilmekte ve bölgesel istikrarsızlık riski artabilmektedir.
Bölgedeki güvenlik ikileminin önemli sonuçlarından biri de askerî ve ekonomik rekabetin birbirini beslemesidir. Enerji kaynakları daha fazla ekonomik değer yarattıkça bu kaynakların korunmasına yönelik güvenlik yatırımları artmakta; askerî kapasitenin artması ise enerji ve denizcilik faaliyetlerinin daha geniş bir stratejik rekabet çerçevesinde değerlendirilmesine neden olmaktadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de enerji güvenliği ile askerî güvenlik arasında giderek daha güçlü bir bağlantı oluşmaktadır. NATO’nun Akdeniz’de deniz yollarının ve enerji akışlarının güvenliğine ilişkin tarihsel değerlendirmeleri de bu bağlantının yeni olmadığını, ancak günümüzde farklı güvenlik tehditleriyle birleşerek daha karmaşık bir hâle geldiğini göstermektedir.
Doğu Akdeniz’in günümüzdeki jeopolitik yapısı, coğrafyanın klasik stratejik öneminin enerji, Avrupa Birliği siyaseti, büyük güç rekabeti, deniz güvenliği ve bölgesel ittifaklarla birleşmesi sonucunda ortaya çıkan çok katmanlı bir yapı tarafından şekillendirilmektedir. Güney Kıbrıs ise bu yapının merkezinde yer alan aktörlerden biri hâline gelmiştir. Bunun temel nedeni Güney Kıbrıs’ın askerî veya ekonomik kapasitesinin tek başına bölgesel güç üretmesi değil; bulunduğu coğrafi konumun Avrupa Birliği üyeliği, bölgesel ortaklıklar, enerji politikaları ve Doğu Akdeniz’in değişen güvenlik ortamıyla birleşmesidir. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği içerisinde yer alması, adanın bölgesel meselelerini Avrupa güvenlik ve dış politika gündemine bağlarken, Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının keşfi ve deniz yetki alanları üzerindeki rekabet Güney Kıbrıs’ın stratejik görünürlüğünü daha da artırmıştır.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in yeni bir rekabet alanına dönüşmesi tek bir gelişmenin sonucu değildir. Coğrafi konum, enerji kaynakları, deniz yetki alanları, Kıbrıs sorununun devam eden bölünmüşlüğü, Avrupa Birliği’nin bölgedeki çıkarları, büyük güçlerin stratejik hesapları, İsrail ve Yunanistan gibi aktörler arasındaki bölgesel ortaklıklar ve artan güvenlik ikilemi aynı anda etkili olmaktadır. Bu faktörler bir araya geldiğinde Güney Kıbrıs, bölgesel güç kapasitesi sınırlı olmasına rağmen jeopolitik ağırlığı kapasitesinin üzerinde olan bir aktör konumuna yükselmektedir. Bu durum, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ele alınacak olan “Güney Kıbrıs yeni Filistin mi oluyor?” sorusunun da temelini oluşturmaktadır. Ancak bu benzetmenin akademik olarak anlamlı olabilmesi için yalnızca iki bölgenin çatışmalı veya bölünmüş coğrafyalar olması yeterli değildir. Egemenlik, uluslararası tanınma, dış aktörlerin müdahalesi, güvenlikleşme, toprak ve deniz yetki alanları, demografik yapı ve uluslararası hukuk gibi değişkenlerin karşılaştırmalı biçimde incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın stratejik yükselişi, doğrudan bir “yeni Filistin” oluşumu olarak değil, Doğu Akdeniz’de giderek yoğunlaşan jeopolitik rekabetin içerisinde yeni bir stratejik düğümün ortaya çıkışı olarak değerlendirilmelidir.
II. Kıbrıs Sorununun Tarihsel Arka Planı ve Güney Kıbrıs’ın Siyasal-Güvenlik Yapısı
Kıbrıs sorununun tarihsel arka planı, yalnızca adada yaşayan iki toplum arasındaki siyasal anlaşmazlıklar üzerinden değil, Doğu Akdeniz’in stratejik konumu, sömürgecilik sonrası devletleşme süreçleri, güvenlik kaygıları ve bölgesel güç rekabeti çerçevesinde değerlendirilmelidir. Kıbrıs’ın Akdeniz’in doğusunda, Avrupa, Anadolu, Levant ve Kuzey Afrika arasındaki deniz ulaşım hatlarının kesişiminde bulunması, adayı tarih boyunca farklı güçlerin ilgisine açık hâle getirmiştir. Bu nedenle Kıbrıs meselesi, bir yandan Rum ve Türk toplumlarının siyasal temsil, egemenlik ve güvenlik talepleri arasındaki uyuşmazlığı ifade ederken diğer yandan Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık gibi aktörlerin tarihsel çıkarlarının kesiştiği bir güvenlik problemine dönüşmüştür. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren adanın siyasal statüsüne ilişkin tartışmaların uluslararasılaşması, Kıbrıs’ı klasik bir toplumlararası anlaşmazlığın ötesine taşımış ve Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin kalıcı unsurlarından biri hâline getirmiştir.
Kıbrıs’ın modern siyasal tarihinde İngiliz sömürge yönetimi önemli bir dönüm noktasıdır. Ada 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu ile Birleşik Krallık arasında yapılan düzenleme sonucunda İngiliz yönetimine bırakılmış, 1914 yılında ise Birleşik Krallık tarafından ilhak edilmiştir. Ada üzerindeki İngiliz hâkimiyeti 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kazanmasına kadar devam etmiştir. Sömürge döneminin sonlarına doğru özellikle Rum toplumunun önemli bir kesiminde Enosis, yani Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi düşüncesi güçlenirken, Türk toplumunda ise bu hedefe karşı güvenlik ve siyasal varlığın korunmasına yönelik kaygılar artmıştır. 1950’li yıllarda EOKA’nın İngiliz yönetimine karşı yürüttüğü silahlı mücadele, sömürge yönetiminin sona erdirilmesini hızlandırmış ancak aynı zamanda toplumlararası gerilimleri de derinleştirmiştir. Dolayısıyla bağımsızlık öncesi dönem, yalnızca sömürgecilik karşıtı mücadele olarak değil, adanın gelecekteki siyasal statüsünün nasıl şekillendirileceğine ilişkin farklı toplum projelerinin çatışması olarak da değerlendirilmelidir.
1959 Zürih ve Londra düzenlemeleri, bu tarihsel gerilime bir siyasal uzlaşma modeli getirmeyi amaçlamıştır. Bu düzenlemeler sonucunda 16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak kurulmuş, aynı dönemde Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ile Kıbrıs arasında Garanti Antlaşması ve diğer kurucu anlaşmalar yürürlüğe girmiştir. Yeni anayasal sistem, Rum toplumunun nüfus çoğunluğu ile Türk toplumunun siyasal güvenlik ve ortak yönetim talepleri arasında kurumsal bir denge oluşturmayı hedefliyordu. Cumhurbaşkanlığının Rum, cumhurbaşkanı yardımcılığının ise Türk toplumuna verilmesi; yasama, yürütme ve kamu yönetiminde iki toplumlu düzenlemelerin öngörülmesi bu yaklaşımın temel unsurlarıydı. Birleşik Krallık ise Akrotiri ve Dikelya bölgelerinde egemenliğini koruyarak adadaki askerî varlığını sürdürdü. Birleşmiş Milletler kayıtlarına göre 1960 düzeni, iki toplum arasındaki anayasal dengeyi ve Kıbrıs’ın bağımsızlığını güvence altına alırken Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık garantör devletler olarak sisteme dâhil edilmiştir.
Ancak 1960 ortaklık cumhuriyetinin kurumsal yapısı kısa süre içerisinde ciddi siyasal krizlerle karşılaşmıştır. Cumhurbaşkanı III. Makarios’un anayasal değişiklik önerileri, Türk toplumunun siyasal temsil ve anayasal güvencelerinin zayıflatılabileceği endişesini güçlendirirken, Türk toplumunun bazı kurumları ise ortak devlet mekanizmasının dışında kalmaya başlamıştır. 1963 yılının sonlarında toplumlararası şiddetin tırmanması, iki toplumun giderek birbirinden ayrılmasına ve devlet mekanizmasının ortaklık niteliğinin zayıflamasına yol açmıştır. Birleşmiş Milletler kayıtlarında Aralık 1963’te başlayan çatışmaların ardından Lefkoşa’da bir ateşkes hattının oluşturulduğu ve toplumların fiilen ayrışmaya başladığı belirtilmektedir. Bu dönem, Kıbrıs sorununda güvenlik ikileminin kurumsallaştığı kritik aşamalardan biri olarak değerlendirilebilir.
1963–1964 krizinin ardından Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’a müdahil olması, sorunun uluslararası güvenlik gündemine yerleşmesini hızlandırmıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 4 Mart 1964 tarihinde 186 sayılı kararıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün, yani UNFICYP’in kurulmasını tavsiye etmiştir. Misyonun temel amacı yeni çatışmaların önlenmesi, kamu düzeninin yeniden tesis edilmesine katkı sağlanması ve adada normal koşulların oluşturulmasıydı. Böylece Kıbrıs meselesi yalnızca tarafların doğrudan müzakereleriyle çözülebilecek bir uyuşmazlık olmaktan çıkarak Birleşmiş Milletler barış gücü mekanizmasının sürekli varlık gösterdiği uluslararası bir güvenlik sorununa dönüşmüştür.
Bu süreçte Türkiye’nin Kıbrıs politikası özellikle 1960 Garanti Antlaşması üzerinden şekillenmiştir. Antlaşmanın ilgili hükümleri Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin korunmasını güvence altına alırken Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’a garantörlük statüsü vermiştir. Antlaşma aynı zamanda adanın herhangi bir devletle birleşmesini veya bölünmesini yasaklayan hükümler içermekteydi. Dolayısıyla Türkiye’nin Kıbrıs politikasının temel hukuki dayanaklarından biri, 1960 yılında oluşturulan garantörlük sistemidir. Türkiye açısından Kıbrıs meselesi yalnızca dış politika konusu değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki güvenlik çıkarları ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğiyle bağlantılı stratejik bir mesele olarak değerlendirilmiştir.
1963–1974 döneminde toplumlararası çatışmaların yanı sıra Kıbrıs’ın geleceğine ilişkin iki farklı siyasal proje daha belirgin hâle gelmiştir. Rum toplumundaki bazı siyasi çevrelerde Enosis düşüncesi varlığını korurken, Türk toplumunda güvenliğin ve siyasal eşitliğin garanti altına alınmasına yönelik talepler güçlenmiştir. Bu süreçte iki toplumun aynı devlet yapısı içerisinde ortak siyasal kurumlar üretme kapasitesi giderek zayıflamış, güvenlik kaygıları siyasal tercihlerin önemli belirleyicilerinden biri hâline gelmiştir. Bu durum, Kıbrıs sorununu klasik bir anayasal uyuşmazlıktan çıkararak kimlik, egemenlik ve güvenlik eksenlerinin birbirini beslediği karmaşık bir çatışma yapısına dönüştürmüştür.
1974 yılı Kıbrıs tarihinin en önemli kırılma noktalarından biridir. Temmuz 1974'te Yunanistan'daki askerî yönetimin desteklediği darbe sonucunda Makarios yönetimi devrilmiş ve Nikos Sampson iktidara getirilmiştir. Darbenin Enosis hedefiyle ilişkilendirilmesi, Türkiye açısından 1960 Garanti Antlaşması'nın ihlal edildiği ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin ciddi biçimde tehdit edildiği değerlendirmesini güçlendirmiştir. Türkiye 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs'a askerî müdahalede bulunmuş ve bunu garantör devlet sıfatından kaynaklanan hak ve yükümlülükleri çerçevesinde gerekçelendirmiştir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın resmî yaklaşımında bu müdahale, 1960 düzeninin yeniden tesis edilmesi ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin sağlanması amacıyla gerçekleştirilen garantörlük uygulaması olarak tanımlanmaktadır.
Bununla birlikte 1974 olaylarının hukuki ve siyasal yorumu taraflar arasında keskin biçimde farklılaşmaktadır. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti müdahaleyi 1960 Garanti Antlaşması'ndan doğan haklar ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliği bağlamında değerlendirirken, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan tarafından farklı bir hukukî ve siyasal çerçevede ele alınmaktadır. Bu nedenle akademik bir çalışmada 1974 olaylarını tek bir ulusal anlatının doğruluğunu varsayarak değerlendirmek yerine, tarafların hukuki pozisyonlarını, uluslararası aktörlerin tutumlarını ve Birleşmiş Milletler kararlarını birlikte incelemek daha sağlıklı olacaktır. Kıbrıs meselesinin günümüze kadar çözülememesinin temel nedenlerinden biri de olayların tarihsel hafızalarda birbirinden oldukça farklı biçimlerde temsil edilmesidir.
1974 sonrasında adada ortaya çıkan fiilî bölünmüşlük, Kıbrıs sorununun yapısal niteliğini değiştirmiştir. Ağustos 1974'te ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından Birleşmiş Milletler güçleri karşı karşıya bulunan askerî hatları denetlemeye ve iki taraf arasında bir tampon bölge oluşturmaya başlamıştır. Bu tampon bölge günümüzde de adanın siyasal ve güvenlik coğrafyasının en belirgin unsurlarından biridir. Birleşmiş Milletler'e göre 16 Ağustos 1974 tarihinde ateşkes yürürlüğe girmiş, UNFICYP ise tarafların askerî konuşlanmalarını kayıt altına alarak ateşkes hattının korunmasına yönelik görev üstlenmiştir.
1975 yılında Kıbrıs Türk toplumunun federatif bir yapı oluşturması ve ardından iki toplum arasında yürütülen müzakereler, adadaki fiilî bölünmüşlüğün kalıcı bir siyasal çözüme dönüştürülmesi çabalarının başlangıç aşamalarından birini oluşturmuştur. 1977 ve 1979 Doruk Anlaşmaları ile iki toplumlu ve iki kesimli federal bir çözüm düşüncesi müzakerelerin temel çerçevelerinden biri hâline gelmiştir. Bununla birlikte tarafların federal devletin yetkileri, siyasal eşitlik, toprak düzenlemeleri, güvenlik ve garantiler konusundaki farklı yaklaşımları kalıcı bir anlaşmaya ulaşılmasını engellemiştir. Bu noktada Kıbrıs sorununun temel paradokslarından biri ortaya çıkmaktadır: Taraflar çözüm için ortak bir devlet fikrini tartışırken, güvenliklerini sağlama konusunda birbirlerine duydukları güvensizlik nedeniyle ortak devletin kurumsal yapısı üzerinde uzlaşmakta zorlanmaktadır.
1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilan edilmesi, Kıbrıs'ın uluslararası statüsü tartışmalarını daha da karmaşık hâle getirmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kendi siyasal ve anayasal kurumlarını oluşturmuş olsa da uluslararası tanınma bakımından ciddi bir sorunla karşılaşmıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 541 ve 550 sayılı kararları, Kuzey Kıbrıs'ın ilanını tanımamış ve devletlere bu oluşumu tanımama çağrısında bulunmuştur. Bu durum iki taraf arasında önemli bir statü asimetrisi meydana getirmiştir. Güneydeki yönetim uluslararası sistemde Kıbrıs Cumhuriyeti olarak temsil edilirken, kuzeydeki yönetim uluslararası tanınma bakımından sınırlı bir konumda kalmıştır. Böylece adadaki fiilî siyasal bölünme ile uluslararası hukukta temsil ve tanınma arasındaki fark daha belirgin hâle gelmiştir.
Bu statü farklılığı Kıbrıs sorununun günümüzdeki en önemli siyasal ve hukuki meselelerinden biridir. Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası kuruluşlarda ve özellikle Avrupa Birliği içerisinde tam üye devlet statüsüne sahipken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti uluslararası toplumun büyük bölümü tarafından bağımsız devlet olarak tanınmamaktadır. Bu nedenle Kıbrıs'ta fiilî olarak iki ayrı yönetim bulunmasına rağmen uluslararası hukuk ve diplomasi bakımından tek bir Kıbrıs Cumhuriyeti'nin temsil edildiği yaklaşımı baskın durumdadır. Bu durum, adadaki siyasal gerçeklik ile uluslararası hukuki statü arasındaki farklılığın en belirgin örneklerinden biridir.
Güney Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliği ise bu statü asimetrisini daha da güçlendirmiştir. 2004 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa Birliği'ne üye olmuş, ancak üyelik öncesinde adanın yeniden birleştirilmesine yönelik kapsamlı bir çözüm girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Annan Planı 24 Nisan 2004 tarihinde iki toplumda ayrı ve eş zamanlı referandumlara sunulmuş, plan Türk Kıbrıslı seçmenlerin çoğunluğu tarafından kabul edilirken Rum Kıbrıslı seçmenlerin çoğunluğu tarafından reddedilmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, referandumların ardından birleşik Kıbrıs hedefinin gerçekleşmediğini ve adanın bölünmüş biçimde Avrupa Birliği'ne katıldığını ifade etmiştir.
Avrupa Birliği üyeliği, Güney Kıbrıs'ın uluslararası siyasal kapasitesini önemli ölçüde artırmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti artık yalnızca Doğu Akdeniz'deki bir ada devleti değil, aynı zamanda Avrupa Birliği'nin karar alma süreçlerine katılan bir üyesidir. Bu durum Kıbrıs sorununu AB-Türkiye ilişkileri, Avrupa enerji güvenliği ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları tartışmalarıyla daha yakından bağlantılı hâle getirmiştir. Aynı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB üyesi olması, kuzeydeki yönetimin uluslararası izolasyonunu daha görünür hâle getirmiştir. Böylece adanın siyasal bölünmüşlüğü yalnızca yerel bir mesele olmaktan çıkarak Avrupa bütünleşmesi ve bölgesel güvenlik politikalarının da bir parçasına dönüşmüştür.
Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik girişimler yalnızca Annan Planı ile sınırlı değildir. 1960'lı yıllardan itibaren Birleşmiş Milletler gözetiminde çeşitli müzakereler yürütülmüş, 1970'li yıllardan itibaren iki toplumlu ve iki kesimli federasyon modeli üzerinde yoğunlaşılmıştır. 2008–2017 döneminde de kapsamlı müzakereler gerçekleştirilmiş, özellikle Crans-Montana görüşmeleri güvenlik ve garantiler başta olmak üzere temel konularda anlaşmazlıkların devam ettiğini göstermiştir. Müzakerelerin başarısızlığı, tarafların yalnızca anayasal düzen konusunda değil, güvenlik garantileri, askerî varlık, toprak, mülkiyet ve siyasal eşitlik gibi meselelerde de farklı beklentilere sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün adadaki varlığı, bu çözümsüzlüğün güvenlik boyutunu göstermektedir. UNFICYP 1964'te kurulmuş olmasına rağmen 1974 sonrasında misyonunun niteliği önemli ölçüde değişmiş ve ateşkes hattının korunması görevini de üstlenmiştir. Birleşmiş Milletler, misyonun günümüzde de iki taraf arasındaki gerilimin kontrol altında tutulması, tampon bölgenin istikrarının korunması ve çözüm için uygun koşulların oluşturulmasına katkı sağlamaya devam ettiğini belirtmektedir.
Bu noktada BM Barış Gücü'nün rolü, Kıbrıs sorununun neden “dondurulmuş çatışma” niteliğine yaklaştığını anlamak açısından önemlidir. UNFICYP geniş çaplı çatışmaların yeniden başlamasını büyük ölçüde engelleyebilmiş olmakla birlikte, askerî gerilimin altında bulunan siyasal anlaşmazlığı ortadan kaldırmamıştır. Başka bir ifadeyle barış gücü, çatışmanın çözümünden ziyade çatışma kontrolü konusunda daha başarılı olmuştur. Bu durum Kıbrıs'ın güvenlik yapısının temel paradokslarından biridir: Adada uzun süreli bir sıcak çatışmanın önüne geçilmiş, ancak kalıcı siyasal uzlaşma sağlanamadığı için bölünmüşlük kurumsallaşmıştır.
Güney Kıbrıs'ın uluslararası alandaki diplomatik konumu bu süreç içerisinde giderek güçlenmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler'de temsil edilmekte, Avrupa Birliği üyeliği sayesinde Avrupa kurumlarında karar alma süreçlerine katılmakta ve çok sayıda devletle diplomatik ilişkiler yürütmektedir. Bu durum Güney Kıbrıs'a uluslararası diplomasi bakımından önemli bir kapasite sağlamaktadır. Buna karşılık Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin tanınma sorunu, dış politika kapasitesini ciddi ölçüde sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla Kıbrıs'ta iki ayrı siyasal ve toplumsal gerçeklik bulunmasına rağmen uluslararası diplomatik sistemde belirgin bir asimetri ortaya çıkmıştır.
Güney Kıbrıs'ın uluslararası konumunun güçlenmesinde Avrupa Birliği üyeliğinin yanında Doğu Akdeniz'deki enerji gelişmeleri de etkili olmuştur. 21. yüzyılda Doğu Akdeniz'de doğal gaz kaynaklarının keşfedilmesi, Kıbrıs meselesini enerji jeopolitiğiyle doğrudan ilişkilendirmiştir. Güney Kıbrıs'ın enerji arama faaliyetleri, İsrail ve Mısır gibi bölgesel aktörlerle geliştirdiği enerji ve güvenlik ilişkileri, adanın yalnızca Kıbrıs sorununun bir tarafı değil, daha geniş bir Doğu Akdeniz jeopolitiğinin aktörü hâline gelmesine katkı sağlamıştır. Böylece Kıbrıs sorununun geleneksel güvenlik boyutuna enerji güvenliği, deniz yetki alanları ve ekonomik jeopolitik gibi yeni unsurlar eklenmiştir.
Türkiye açısından ise Kıbrıs'ın güvenlik anlamı, adanın Anadolu kıyılarına yakınlığı ve Doğu Akdeniz'deki stratejik konumuyla yakından bağlantılıdır. Türkiye'nin Kıbrıs politikasında 1960 Garanti Antlaşması merkezi bir yere sahip olmuş, 1974 müdahalesi sonrasında ise adadaki askerî ve siyasi varlık Türkiye'nin bölgesel güvenlik politikasının temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanıyan tek devlet olarak kuzeydeki yönetimle siyasi, ekonomik, askerî ve diplomatik ilişkilerini sürdürmektedir. Ankara'nın temel yaklaşımı, Kıbrıs Türk toplumunun siyasal eşitliğinin ve güvenliğinin sağlanması, adadaki mevcut iki taraflı yapının dikkate alınması ve kalıcı bir çözümün tarafların rızasına dayanması gerektiği yönündedir.
Türkiye'nin Kıbrıs yaklaşımının bir diğer boyutu güvenlik ve garantörlük meselesidir. Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması'nın kendisine verdiği garantörlük statüsünün ortadan kaldırılmasına yönelik önerilere temkinli yaklaşmaktadır. Buna karşılık Güney Kıbrıs ve Yunanistan açısından Türkiye'nin garantörlük sistemi ve askerî varlığı, adanın güvenliği bakımından temel sorunlardan biri olarak görülmektedir. Bu nedenle güvenlik garantileri meselesi, Kıbrıs müzakerelerinin en zor başlıklarından biri olmayı sürdürmektedir. Tarafların güvenlik anlayışları birbirinin tam karşıtı hâline gelmiştir: Bir tarafın güvenlik garantisi olarak gördüğü mekanizma, diğer taraf açısından egemenliğe yönelik tehdit olarak değerlendirilebilmektedir. Bu durum, uluslararası ilişkiler literatüründe güvenlik ikilemi olarak açıklanabilecek klasik bir karşılıklı güvensizlik mekanizması meydana getirmektedir.
Kıbrıs sorununun güvenlik ve egemenlik boyutunun sürekliliği, adadaki siyasal statünün henüz tarafların tamamı tarafından kabul edilen bir çözüm temelinde yeniden düzenlenememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Güney Kıbrıs açısından Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenliği ve toprak bütünlüğü temel öncelik olarak görülürken, Kuzey Kıbrıs açısından siyasal eşitlik, güvenlik ve kendi kendini yönetme kapasitesi ön plana çıkmaktadır. Türkiye açısından ise Kıbrıs Türklerinin güvenliği ve siyasal statüsü ile Doğu Akdeniz'deki stratejik çıkarlar birbirinden ayrılmaz konular olarak görülmektedir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs ise Türkiye'nin askerî varlığını ve garantörlük sistemini güvenlik probleminin temel unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir. Böylece aynı coğrafyada birbirinden farklı güvenlik algıları ortaya çıkmaktadır.
Bu karşılıklı güvenlik algıları, Kıbrıs meselesinin neden yalnızca geçmişin bir sorunu olmadığını göstermektedir. 1974 üzerinden geçen yarım yüzyıldan fazla süreye rağmen adadaki bölünmüşlük, askerî varlık, tampon bölge, mülkiyet, sınır geçişleri, deniz yetki alanları ve enerji kaynakları gibi konular yeni güvenlik tartışmaları üretmektedir. Özellikle Doğu Akdeniz'deki enerji keşifleri ve bölgesel ittifakların gelişmesi, Kıbrıs sorununu yeniden jeopolitik rekabetin merkezine taşımıştır. Böylece geçmişte toplumlararası çatışmanın belirlediği Kıbrıs meselesi, günümüzde enerji güvenliği, deniz jeopolitiği, Avrupa güvenliği ve büyük güç rekabetinin de etkilediği çok katmanlı bir soruna dönüşmüştür.
Bu tarihsel gelişim “Güney Kıbrıs Yeni Filistin mi Oluyor?” sorusunun neden ortaya atılabileceğini de açıklamaktadır. Her iki mesele arasında doğrudan özdeşlik kurmak tarihsel ve hukuki açıdan sorunlu olsa da bölünmüşlük, egemenlik tartışması, uluslararası müdahale, güvenlikleşme ve bölgesel güç rekabeti gibi ortak analitik kategoriler üzerinden karşılaştırma yapılabilir. Ancak Kıbrıs ile Filistin'in tarihsel koşulları, uluslararası hukuki statüleri ve siyasal aktörleri birbirinden önemli ölçüde farklıdır. Bu nedenle “Yeni Filistin” kavramının doğrudan bir tarihsel eşitleme olarak değil, Doğu Akdeniz'de kronikleşen ve farklı aktörlerin güvenlik, egemenlik ve dış politika çıkarlarının kesiştiği bir çatışma alanını tanımlamak amacıyla kullanılan analitik bir metafor olarak ele alınması daha isabetlidir.
Kıbrıs sorununun tarihsel gelişimi, sömürge yönetiminden bağımsızlığa, ortaklık cumhuriyetinden toplumlararası çatışmaya, 1974 sonrasında fiilî bölünmüşlükten iki ayrı yönetimin ortaya çıkışına ve nihayet Güney Kıbrıs'ın Avrupa Birliği içerisindeki konumunun güçlenmesine uzanan çok katmanlı bir süreçtir. Bu süreçte Birleşmiş Milletler çatışmanın yeniden geniş çaplı savaşa dönüşmesini engelleyen temel uluslararası aktörlerden biri olmuş, ancak kalıcı siyasal çözüm konusunda tarafların güvenlik ve egemenlik algıları arasındaki farklılıklar aşılamamıştır. Türkiye'nin garantörlük sistemi çerçevesindeki yaklaşımı ile Güney Kıbrıs ve Yunanistan'ın egemenlik ve güvenlik perspektifleri arasındaki karşıtlık da çözüm arayışlarının en önemli yapısal sorunlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir.
Dolayısıyla Kıbrıs'ın bugünkü siyasal yapısı, yalnızca 1974'te meydana gelen olayların sonucu olarak değil, 1960 ortaklık sisteminin başarısızlığı, 1963 sonrası toplumlararası ayrışma, 1974 sonrası askerî ve coğrafi bölünme, 1983'te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanı, 2004 Annan Planı referandumları ve Güney Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliği gibi birbirini takip eden tarihsel kırılmaların sonucudur. Bu nedenle Kıbrıs sorunu, geçmişte kalmış bir bölünme değil, günümüzde Doğu Akdeniz'in güvenlik mimarisini, enerji politikalarını, bölgesel ittifakları ve egemenlik tartışmalarını doğrudan etkileyen canlı bir jeopolitik meseledir. Tam da bu nedenle Güney Kıbrıs'ın geleceği yalnızca Kıbrıs sorununun çözümü açısından değil, Doğu Akdeniz'deki güç dengelerinin geleceği bakımından da stratejik önem taşımaktadır.
III. Doğu Akdeniz’de Enerji Kaynakları, Deniz Yetki Alanları ve Jeopolitik Rekabet
Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının keşfi, bölgenin jeopolitik yapısını yalnızca ekonomik açıdan değil, aynı zamanda güvenlik, dış politika, deniz yetki alanları ve bölgesel güç dengeleri bakımından da dönüştüren temel gelişmelerden biri olmuştur. Özellikle 2000’li yılların ortalarından itibaren Doğu Akdeniz havzasında gerçekleştirilen hidrokarbon keşifleri, daha önce ağırlıklı olarak Kıbrıs sorunu ve bölgesel güvenlik meseleleri üzerinden değerlendirilen bir coğrafyanın enerji jeopolitiğinin merkezlerinden biri hâline gelmesine neden olmuştur. İsrail açıklarında Tamar ve Leviathan, Mısır açıklarında Zohr ve Kıbrıs Adası çevresindeki çeşitli doğal gaz sahaları, enerji kaynaklarının bölgesel siyasetteki ağırlığını artırmıştır. Bu gelişmeler, enerji üreticisi olabilecek aktörlerin ekonomik beklentilerini yükseltirken, enerji kaynaklarına erişim ve bunların uluslararası pazarlara taşınması konusunda yeni rekabet alanları yaratmıştır. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’de doğal gazın ortaya çıkışı, yalnızca “yeni enerji kaynakları bulundu” şeklinde değerlendirilebilecek teknik bir gelişme değildir. Aksine enerji kaynaklarının bulunduğu deniz alanlarının kime ait olduğu, hangi aktörlerin arama ve işletme hakkına sahip olduğu, çıkarılan gazın hangi güzergâh üzerinden pazarlara ulaştırılacağı ve bu süreçte hangi devletlerin ekonomik ve stratejik avantaj elde edeceği sorularını beraberinde getiren çok katmanlı bir jeopolitik dönüşümdür.
Doğu Akdeniz’de hidrokarbon keşiflerinin bölgesel siyasete etkisinin anlaşılabilmesi için öncelikle enerji kaynaklarının coğrafi dağılımı ile siyasal sınırlar arasındaki ilişkiye bakmak gerekir. Kara sınırlarının aksine denizlerde egemenlik alanlarının belirlenmesi, coğrafi koşulların yanı sıra uluslararası hukuk, kıyı uzunluğu, karşılıklı kıyıların konumu ve devletler arasındaki anlaşmalar gibi çok sayıda faktörün dikkate alınmasını gerektirmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının keşfedildiği alanların önemli bir kısmı aynı zamanda farklı aktörlerin deniz yetki alanlarının kesiştiği veya birbirleriyle örtüştüğü tartışmalı bölgeler hâline gelmiştir. Enerji kaynaklarının ekonomik değer kazanmasıyla birlikte daha önce teknik ve diplomatik nitelikte görülebilecek deniz sınırı meseleleri, ulusal güvenlik ve dış politika gündemlerinin üst sıralarına taşınmıştır. Böylece enerji jeopolitiği ile deniz yetki alanları arasında karşılıklı bir bağımlılık ortaya çıkmıştır. Bir başka ifadeyle, enerji kaynaklarının keşfi deniz sınırı tartışmalarını yoğunlaştırırken, deniz yetki alanları üzerindeki anlaşmazlıklar da enerji projelerinin ekonomik uygulanabilirliğini ve siyasi sürdürülebilirliğini etkilemeye başlamıştır.
Bu bağlamda Münhasır Ekonomik Bölge, yani MEB, Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğinin en önemli kavramlarından biridir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde kıyı devletlerine karasularının ötesinde, deniz yatağı ve toprak altındaki doğal kaynakların araştırılması ve işletilmesi konusunda belirli egemen haklar sağlayan MEB kavramı, Doğu Akdeniz’de enerji arama faaliyetlerinin hukuki zeminini oluşturan temel unsurlardan biri hâline gelmiştir. Bununla birlikte MEB ilanı tek başına bütün sorunları çözmemektedir. Özellikle kıyıları birbirine yakın olan veya deniz alanları geometrik olarak sınırlı bulunan yarı kapalı denizlerde, farklı devletlerin iddia ettiği ekonomik bölgeler arasında örtüşmeler meydana gelebilmektedir. Doğu Akdeniz’in coğrafi yapısı da bu problemi daha görünür hâle getirmektedir. Bölgedeki devletlerin kıyılarının birbirine görece yakın olması, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasını karmaşıklaştırmaktadır. Bu nedenle MEB tartışmaları yalnızca ekonomik hakların belirlenmesi meselesi olmaktan çıkmış, egemenlik ve bölgesel güç mücadelesinin araçlarından biri hâline gelmiştir.
Kıta sahanlığı kavramı da enerji jeopolitiği açısından MEB kadar önemlidir. Kıta sahanlığı, kıyı devletinin kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısında bulunan deniz yatağı ve toprak altındaki kaynaklar üzerinde sahip olduğu haklarla ilgilidir. Özellikle hidrokarbonların deniz yatağının altında bulunması, kıta sahanlığı iddialarını doğrudan enerji politikalarıyla ilişkilendirmektedir. MEB ile kıta sahanlığı kavramlarının aynı şey olmadığı vurgulanmalıdır. MEB, canlı ve cansız kaynaklar üzerinde belirli ekonomik hakları kapsayan daha geniş bir deniz alanı rejimi oluştururken, kıta sahanlığı esas olarak deniz yatağı ve toprak altındaki doğal kaynaklarla bağlantılıdır. Bu hukuki ayrım, Doğu Akdeniz’deki enerji tartışmalarının neden yalnızca “deniz sınırı” şeklinde basitleştirilemeyeceğini göstermektedir. Çünkü bir devletin enerji arama faaliyetinin hukuki meşruiyeti, ilgili deniz alanındaki kıta sahanlığı ve MEB statüsüyle doğrudan bağlantılıdır.
Deniz yetki alanlarının belirlenmesinde uluslararası hukukun rolü bu noktada kritik hâle gelmektedir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, deniz alanlarının kullanımına ilişkin kapsamlı bir hukuki çerçeve sunmasına rağmen, Doğu Akdeniz’deki bütün sınırlandırma sorunlarını otomatik olarak çözmemektedir. Özellikle karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip devletlerin deniz alanlarının sınırlandırılmasında hakkaniyet, ilgili koşullar ve coğrafi özellikler gibi unsurların değerlendirilmesi gerekebilmektedir. Uluslararası hukuk, taraflara müzakere, anlaşma ve uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü için önemli mekanizmalar sağlarken, devletlerin farklı hukuki yorumlara sahip olması siyasi gerilimlerin tamamen ortadan kalkmasını engelleyebilmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları ile uluslararası hukuk arasındaki ilişki, hukuki normların varlığı ile bu normların farklı aktörler tarafından yorumlanması arasındaki gerilim üzerinden değerlendirilmelidir.
Güney Kıbrıs’ın enerji arama ve ruhsatlandırma politikası da bu çerçevede bölgesel enerji jeopolitiğinin önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Güney Kıbrıs, özellikle 2000’li yılların sonlarından itibaren deniz yetki alanlarını belirlemeye ve hidrokarbon arama faaliyetleri için uluslararası enerji şirketleriyle iş birlikleri geliştirmeye yönelmiştir. Bu süreçte çeşitli devletlerle deniz sınırlandırma anlaşmaları yapılması ve belirli blokların uluslararası enerji şirketlerine açılması, enerji sektörünü dış politika stratejisinin önemli bir parçasına dönüştürmüştür. Ruhsatlandırma politikası yalnızca ekonomik yatırım çekme aracı olarak görülmemiş; aynı zamanda deniz alanları üzerindeki hak iddialarının fiilî olarak güçlendirilmesine hizmet eden bir araç şeklinde değerlendirilmiştir. Çünkü bir deniz alanında uluslararası şirketlerin araştırma ve sondaj faaliyetlerinin başlaması, o alanın ekonomik ve stratejik değerini görünür hâle getirmektedir.
Bu durum Güney Kıbrıs’ın enerji politikasında devlet-şirket ilişkilerinin de önem kazanmasına neden olmuştur. Büyük enerji şirketlerinin bölgedeki arama faaliyetlerine katılması, özel ekonomik çıkarlarla devletlerin stratejik hedeflerini birbirine yaklaştırmıştır. Enerji şirketleri açısından temel hedef ticari olarak sürdürülebilir rezervlere ulaşmak iken, devletler açısından enerji faaliyetleri daha geniş bir dış politika ve güvenlik stratejisinin parçası hâline gelebilmektedir. Böylece enerji yatırımları ekonomik aktörlerin kararlarından ibaret olmaktan çıkıp jeopolitik sonuçlar üreten faaliyetlere dönüşmektedir. Bu durum, Doğu Akdeniz’de enerji sektörünün neden uluslararası ilişkiler perspektifinden incelenmesi gerektiğini açık biçimde göstermektedir.
İsrail’in enerji politikası ise Doğu Akdeniz’deki güç dengelerinin değişmesinde ayrı bir önem taşımaktadır. İsrail açıklarında keşfedilen Tamar ve Leviathan sahaları, ülkenin enerji güvenliği açısından önemli bir dönüşüm yaratmıştır. Daha önce enerji ithalatına önemli ölçüde bağımlı olan İsrail açısından doğal gaz keşifleri, elektrik üretiminde enerji arz güvenliğini güçlendirmiş ve ülkenin enerji politikasında daha bağımsız bir pozisyon geliştirmesine olanak sağlamıştır. Bununla birlikte doğal gaz üretiminin artması İsrail’i yalnızca enerji tüketicisi olmaktan çıkararak potansiyel bir enerji ihracatçısı hâline getirmiştir. Böylece enerji sektörü İsrail’in ekonomik kapasitesinin yanı sıra bölgesel diplomasi araçlarından biri hâline gelmiştir. Enerji ihracatı, İsrail’in komşu aktörlerle ilişkilerini ekonomik karşılıklı bağımlılık üzerinden geliştirmesine imkân sağlarken, aynı zamanda Doğu Akdeniz’de yeni stratejik ortaklıkların oluşmasına katkıda bulunmuştur.
Mısır’ın enerji politikası ise bölgedeki enerji dengelerini farklı bir yönde etkilemiştir. Zohr sahasının keşfi, Mısır’ın Doğu Akdeniz enerji haritasındaki önemini büyük ölçüde artırmıştır. Zohr’un büyüklüğü, Mısır’ın yalnızca kendi iç enerji ihtiyacını karşılaması bakımından değil, aynı zamanda bölgesel doğal gaz ticaretinde merkezî bir rol üstlenebilmesi açısından da önem taşımaktadır. Mısır’ın gelişmiş sıvılaştırılmış doğal gaz altyapısına sahip olması, Doğu Akdeniz’de çıkarılan gazın uluslararası pazarlara ulaştırılması bakımından ülkeye önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu nedenle Mısır, üretici bir aktör olmanın yanında enerji işleme, sıvılaştırma ve ihracat kapasitesi nedeniyle bölgesel enerji merkezi olma potansiyeline sahip bir aktör olarak öne çıkmaktadır.
İsrail ve Mısır’ın enerji politikaları birlikte değerlendirildiğinde Doğu Akdeniz’de rekabet ile iş birliğinin aynı anda var olabildiği görülmektedir. Enerji kaynakları devletler arasında rekabet yaratırken, doğal gazın üretimi, taşınması ve pazarlanması ekonomik rasyonaliteyi iş birliğine de zorlayabilmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğini yalnızca sıfır toplamlı bir rekabet modeli üzerinden değerlendirmek eksik olacaktır. Enerji sektöründeki karşılıklı bağımlılık, farklı aktörler arasında ekonomik iş birliği kanalları oluşturabilmektedir. Ancak söz konusu iş birliklerinin siyasi ilişkilerden bağımsız olmadığı da açıktır. Diplomatik gerilimlerin yükselmesi, enerji yatırımlarının güvenliğini ve uzun vadeli projelerin uygulanabilirliğini olumsuz etkileyebilmektedir. Bu nedenle enerji iş birliği ile güvenlik politikaları arasında sürekli bir etkileşim bulunmaktadır.
Doğal gazın ekonomik değeri de Doğu Akdeniz’deki jeopolitik rekabetin yoğunlaşmasının temel nedenlerinden biridir. Enerji kaynakları, devletlere yalnızca gelir sağlamakla kalmayıp dış ticaret dengesi, enerji arz güvenliği, yatırım çekme kapasitesi ve bölgesel ekonomik nüfuz açısından da avantaj sağlayabilmektedir. Bununla birlikte doğal gaz keşiflerinin ekonomik değerinin yüksek olması, her keşfin otomatik olarak büyük bir ekonomik kazanca dönüşeceği anlamına gelmemektedir. Rezervin büyüklüğü, üretim maliyeti, deniz derinliği, altyapı ihtiyacı, küresel doğal gaz fiyatları, ihracat güzergâhları ve siyasi istikrar gibi unsurlar projenin ticari başarısını belirlemektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının jeopolitik önemi, yalnızca yer altında bulunan rezerv miktarıyla değil, bu rezervlerin ekonomik olarak üretilebilir ve uluslararası pazarlara taşınabilir olmasıyla ölçülmelidir.
Enerji kaynaklarının jeopolitik değeri açısından taşıma güzergâhları özellikle önemlidir. Doğal gazın üretildiği bölgeden tüketim merkezlerine ulaştırılması için boru hatları, sıvılaştırılmış doğal gaz terminalleri ve deniz taşımacılığı gibi alternatif yöntemler bulunmaktadır. Doğu Akdeniz’de enerji projelerinin karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, kaynakların çıkarılmasından ziyade bu kaynakların hangi güzergâh üzerinden ekonomik ve güvenli biçimde pazarlara taşınacağıdır. Bu durum enerji jeopolitiğinin yalnızca “kaynak nerede?” sorusuna değil, “kaynak nereye ve nasıl taşınacak?” sorusuna da odaklanmasını gerektirmektedir.
EastMed boru hattı fikri bu tartışmanın en dikkat çekici örneklerinden biri olmuştur. Proje, Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarının Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırılmasını amaçlayan uzun vadeli bir enerji koridoru yaklaşımı olarak gündeme gelmiştir. Ancak projenin teknik, ekonomik ve siyasi zorlukları bulunmaktadır. Deniz altındaki güzergâhın uzunluğu ve derinliği, yüksek yatırım maliyetleri, Avrupa enerji piyasasındaki değişimler ve alternatif enerji kaynaklarının gelişimi projenin uygulanabilirliği konusunda tartışmalar yaratmıştır. Bu nedenle enerji projelerinin jeopolitik açıdan cazip olması, ekonomik açıdan mutlaka sürdürülebilir oldukları anlamına gelmemektedir.
Bunun yanında sıvılaştırılmış doğal gaz modeli, Doğu Akdeniz açısından daha esnek bir alternatif sunmaktadır. Doğal gazın sıvılaştırılarak gemiler aracılığıyla farklı pazarlara gönderilebilmesi, tek bir boru hattına bağımlılığı azaltabilmektedir. Özellikle Mısır’ın LNG altyapısı, Doğu Akdeniz gazının bölgesel bir merkez üzerinden küresel pazarlara taşınmasına imkân vermektedir. Bu durum, bölgedeki enerji jeopolitiğinin yalnızca sabit boru hatları üzerinden şekillenmediğini göstermektedir. LNG altyapısının gelişmesi, enerji ticaretinin daha esnek hâle gelmesine ve üretici ülkelerin farklı tüketim merkezlerine erişebilmesine olanak sağlayabilmektedir.
Enerji güvenliği ile ulusal güvenlik arasındaki ilişkinin güçlenmesi de Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin en önemli sonuçlarından biridir. Enerji kaynaklarının ekonomik bir değer taşımasının yanında stratejik bir kaynak niteliği kazanması, enerji tesislerinin ve taşıma hatlarının güvenliğini ulusal güvenlik gündemine taşımaktadır. Deniz üzerindeki sondaj gemileri, enerji platformları, boru hatları, LNG terminalleri ve limanlar kritik altyapı unsurlarına dönüşmektedir. Bu altyapıların zarar görmesi yalnızca ekonomik kayıplara değil, aynı zamanda devletlerin enerji arz güvenliğinde ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Dolayısıyla enerji güvenliği ile askerî güvenlik arasında giderek daha güçlü bir bağ oluşmaktadır.
Bu durum aynı zamanda güvenlik ikilemini de derinleştirebilmektedir. Bir aktör kendi enerji altyapısını korumak amacıyla askerî kapasitesini artırdığında, diğer aktörler bunu savunma amaçlı bir tedbir olarak değil, potansiyel bir tehdit olarak algılayabilmektedir. Bunun sonucunda karşılıklı askerî tedbirler ortaya çıkmakta ve bölgesel gerilim artabilmektedir. Enerji arama faaliyetlerinin güvenliğini sağlamak amacıyla savaş gemilerinin, hava araçlarının veya askerî üslerin devreye sokulması, enerji politikası ile askerî stratejinin birbirinden ayrılmasını zorlaştırmaktadır. Böylece ekonomik kaynakların korunması amacıyla alınan güvenlik tedbirleri, karşılıklı tehdit algılarının güçlenmesine ve bölgesel güvenlik ortamının daha kırılgan hâle gelmesine yol açabilmektedir.
Doğu Akdeniz’de enerji rekabetinin bir diğer boyutu da enerji kaynaklarının ittifak ilişkilerini şekillendirme kapasitesidir. Enerji iş birlikleri devletler arasında ekonomik bağlar oluştururken, bu bağlar zamanla siyasi ve güvenlik iş birliklerine dönüşebilmektedir. Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki ilişkilerin gelişmesinde enerji faktörü önemli bir unsur olarak değerlendirilebilir. Bu iş birliği yalnızca doğal gaz ticaretiyle sınırlı olmayıp savunma, diplomasi, deniz güvenliği ve stratejik koordinasyon gibi alanlara da yansıyabilmektedir. Dolayısıyla enerji, bölgesel ittifakların tek nedeni olmasa da ittifak ilişkilerini güçlendiren önemli bir katalizör işlevi görebilmektedir.
Bununla birlikte Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının bölgesel barış ve istikrar sağlayacağı yönündeki beklentilerin otomatik biçimde gerçekleşmediği görülmektedir. Klasik liberal yaklaşıma göre ekonomik karşılıklı bağımlılık devletleri iş birliğine yöneltebilir. Ancak enerji kaynaklarının stratejik niteliği, aynı zamanda rekabeti de artırabilmektedir. Eğer aktörler enerji kaynaklarını mutlak kazançtan ziyade göreli kazanç perspektifinden değerlendirirse, bir aktörün enerji alanındaki kazanımı diğer aktör tarafından kendi stratejik konumuna yönelik tehdit olarak algılanabilir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları hem barış için ekonomik teşvikler hem de çatışma için jeopolitik motivasyonlar yaratmaktadır.
Doğu Akdeniz’de doğal gaz keşifleri, bölgenin ekonomik ve jeopolitik yapısını önemli ölçüde değiştirmiştir. Güney Kıbrıs’ın ruhsatlandırma politikaları, İsrail’in enerji ihracat kapasitesinin yükselmesi ve Mısır’ın LNG altyapısı sayesinde bölge, Avrupa ve küresel enerji piyasaları açısından daha görünür bir konuma ulaşmıştır. Ancak enerji kaynaklarının ortaya çıkardığı ekonomik fırsatlar, deniz yetki alanları ve egemenlik tartışmalarından bağımsız değildir. MEB ve kıta sahanlığı meseleleri, enerji arama faaliyetlerinin hukuki ve siyasi çerçevesini belirlerken; uluslararası hukuk bu sorunların çözümü için temel normatif zemini sağlamaktadır. Buna karşın farklı hukuki yorumlar ve karşılıklı egemenlik iddiaları, enerji kaynaklarının bölgesel rekabetin bir parçası hâline gelmesine neden olmaktadır.
Bu nedenle Doğu Akdeniz’de enerji jeopolitiğini yalnızca doğal gaz rezervlerinin büyüklüğü üzerinden değerlendirmek yetersizdir. Asıl belirleyici unsur; enerji kaynaklarının hangi deniz alanında bulunduğu, bu alan üzerindeki hak iddialarının nasıl şekillendiği, hangi aktörlerin arama ve işletme faaliyetlerine katıldığı, doğal gazın hangi güzergâhla taşınacağı ve bu süreçte hangi devletlerin stratejik avantaj elde edeceğidir. Enerji kaynaklarının ekonomik değeri, deniz yetki alanları üzerindeki tartışmalarla birleştiğinde jeopolitik rekabeti derinleştirmekte; enerji altyapısının korunması ise güvenlik politikalarını daha fazla askerîleştirmektedir. Bu açıdan Doğu Akdeniz, enerji güvenliği ile ulusal güvenliğin giderek iç içe geçtiği bir jeopolitik alan niteliğindedir.
Bu gelişmeler, çalışmanın genelinde ele alınan “Güney Kıbrıs Yeni Filistin mi Oluyor?” sorusunun enerji boyutunu da doğrudan etkilemektedir. Ancak Güney Kıbrıs’ı “Yeni Filistin” olarak nitelendirmek analitik açıdan doğrudan bir sonuç değil, karşılaştırmalı olarak sınanması gereken bir hipotezdir. Filistin meselesindeki toprak, egemenlik, uluslararası tanınma, güvenlik ve bölgesel güç rekabeti unsurları ile Kıbrıs’taki dinamikler arasında bazı yapısal benzerlikler bulunabilse de iki olayın tarihsel, hukuki ve siyasal koşulları birbirinden farklıdır. Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının keşfi ise bu farklılıkların üzerine yeni bir jeopolitik katman eklemektedir. Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın geleceğini anlamak için yalnızca Kıbrıs sorununun tarihsel boyutuna değil, enerji kaynaklarının yarattığı ekonomik çıkar ağlarına, deniz yetki alanlarının hukuki statüsüne, bölgesel ittifaklara ve enerji güvenliği ile askerî güvenlik arasındaki giderek güçlenen ilişkiye birlikte bakmak gerekmektedir. Doğu Akdeniz’in gelecekte istikrarlı bir enerji ve iş birliği alanına mı, yoksa enerji kaynakları üzerinden derinleşen bir güvenlik rekabetinin merkezine mi dönüşeceği, büyük ölçüde bu unsurlar arasındaki ilişkinin nasıl yönetileceğine bağlı olacaktır.
IV. Güney Kıbrıs–Yunanistan–İsrail İş Birliği ve Bölgesel Güvenlik Mimarisi
Güney Kıbrıs–Yunanistan–İsrail arasındaki ilişkiler, Doğu Akdeniz’in son yıllarda geçirdiği jeopolitik dönüşümün en dikkat çekici unsurlarından birini oluşturmaktadır. Söz konusu ilişkilerin başlangıç noktası yalnızca diplomatik yakınlaşma olarak değerlendirilmemelidir. Üç aktör arasındaki iş birliği; enerji güvenliği, deniz güvenliği, savunma, ekonomik bağlantısallık, kritik altyapıların korunması, terörizmle mücadele ve bölgesel kriz yönetimi gibi farklı alanları kapsayan çok boyutlu bir güvenlik ve dış politika mekanizmasına dönüşmüştür. Bu dönüşümün arka planında Doğu Akdeniz’in Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasında stratejik bir geçiş alanı olması, enerji kaynaklarının keşfedilmesi, deniz yetki alanları üzerindeki rekabetin yoğunlaşması ve özellikle Orta Doğu’daki çatışmaların bölgesel güvenlik ortamını doğrudan etkilemesi bulunmaktadır. Dolayısıyla Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki ilişkiler yalnızca üç ülkenin ikili veya üçlü diplomatik tercihleri üzerinden değil, daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisinin oluşumu çerçevesinde ele alınmalıdır. 2025 yılındaki 10. üçlü zirvede tarafların iş birliğini güvenlik, savunma, askerî konular, deniz güvenliği, kritik altyapıların korunması, enerji, elektrik bağlantıları ve bölgesel bağlantısallık gibi alanlara genişletme iradesini yeniden ortaya koymaları, bu mekanizmanın geçici bir diplomatik yakınlaşmanın ötesine geçtiğini göstermektedir.
Üçlü mekanizmanın gelişiminde siyasi ilişkilerin kurumsallaşması önemli bir yere sahiptir. Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasında düzenli liderler zirvelerinin gerçekleştirilmesi, dışişleri ve ilgili bakanlıklar düzeyinde temasların artırılması ve farklı çalışma mekanizmalarının oluşturulması, ilişkilerin kişisel diplomasiye bağlı olmaktan çıkarılarak kurumsal bir yapıya taşınmasını sağlamıştır. 2025 yılında gerçekleştirilen 10. üçlü zirvede yıllık liderler zirvelerinin sürdürülmesi, bakanlıklar ve çalışma düzeyindeki toplantıların yoğunlaştırılması ve ortak girişimlerin genişletilmesi konusunda mutabakat sağlanmıştır. Bu durum, üçlü mekanizmanın yalnızca belirli bir dönemde ortaya çıkan jeopolitik gelişmelere tepki veren bir platform olmadığını, uzun vadeli bölgesel iş birliği modeli oluşturma iddiası taşıdığını göstermektedir. Bununla birlikte üçlü mekanizmanın klasik anlamda bir ittifak olarak değerlendirilmesi henüz mümkün değildir. Ortak bir savunma yükümlülüğü, NATO benzeri kolektif savunma maddesi veya taraflardan birine yönelik saldırının diğerleri tarafından otomatik olarak ortak saldırı kabul edilmesini öngören bağlayıcı bir mekanizma bulunmamaktadır. Bu nedenle söz konusu yapı daha çok “esnek bölgesel güvenlik ortaklığı” veya “işlevsel stratejik ortaklık” niteliği taşımaktadır. Bu ayrım önemlidir; çünkü üç ülkenin ortak çıkar alanları genişlemekle birlikte dış politika öncelikleri ve güvenlik tehditleri her zaman tamamen örtüşmemektedir.
Ekonomik ilişkiler açısından değerlendirildiğinde ise üçlü iş birliğinin güvenlik boyutunu destekleyen önemli bir ekonomik temel ortaya çıkmaktadır. Doğu Akdeniz’de doğal gaz rezervlerinin keşfedilmesi, enerji üretimi ve taşımacılığına ilişkin projelerin gündeme gelmesi, üç ülkenin ekonomik çıkarlarını belirli ölçülerde birbirine bağlamıştır. Özellikle enerji kaynaklarının Avrupa pazarlarına ulaştırılması düşüncesi, Güney Kıbrıs ve İsrail’i enerji üretim ve kaynak noktaları, Yunanistan’ı ise Avrupa’ya ulaşım ve bağlantı merkezi olarak konumlandırmaktadır. 2023 yılındaki üçlü zirvede doğal gaz ve yenilenebilir enerjinin bölgesel iş birliğinin temel unsurları olduğu vurgulanmış; Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya güvenilir bir enerji koridoru oluşturulması ve elektrik bağlantıları gibi projelerin geliştirilmesi gündeme getirilmiştir. Böylece enerji yalnızca ekonomik bir kaynak olmaktan çıkarak dış politika ve güvenlik politikasının araçlarından biri hâline gelmiştir. Enerji altyapısının güvenliği, enerji nakil yollarının korunması, deniz alanlarındaki faaliyetlerin güvenliği ve enerji arzının çeşitlendirilmesi gibi konular, ekonomik iş birliği ile güvenlik politikalarının birbirine yaklaşmasına neden olmuştur.
Bu noktada enerji projelerinin üçlü ilişkiler açısından iki farklı işlevi bulunmaktadır. Birinci işlev ekonomik niteliktedir. Doğal gaz, elektrik ve yenilenebilir enerji alanlarında ortak projelerin geliştirilmesi; yatırım, altyapı, ticaret ve teknoloji transferi açısından yeni fırsatlar oluşturabilmektedir. İkinci işlev ise jeopolitiktir. Enerji kaynaklarının üretildiği ve taşındığı güzergâhların güvenliği, bölgesel aktörler arasında stratejik bağımlılıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. 2025 yılındaki üçlü deklarasyonda doğal gaz geliştirme, elektrik enterkonnektörleri ve yenilenebilir enerji girişimleri birlikte ele alınmış; Great Sea Interconnector projesine yönelik bağlılık vurgulanmıştır. Ayrıca Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru bağlamında bölgesel bağlantısallık projelerinin geliştirilmesi hedeflenmiştir. Bu durum enerji güvenliğinin yalnızca hidrokarbon kaynaklarıyla sınırlı kalmadığını, elektrik şebekeleri ve yeni nesil enerji altyapısının da bölgesel jeopolitiğin parçası hâline geldiğini göstermektedir.
Üçlü iş birliğinin güvenlik boyutunda askerî tatbikatlar ve savunma ilişkileri önemli bir yer tutmaktadır. Güney Kıbrıs’ın coğrafi konumu, Yunanistan’ın denizcilik kapasitesi ve İsrail’in yüksek teknolojiye dayalı savunma kapasitesi bir araya geldiğinde, tarafların askerî koordinasyon açısından tamamlayıcı özelliklere sahip olduğu görülmektedir. İsrail özellikle hava savunması, istihbarat, insansız sistemler, füze teknolojileri ve yüksek teknolojiye dayalı askerî kapasitesiyle öne çıkarken, Yunanistan denizcilik kapasitesi ve Avrupa güvenlik mimarisi içerisindeki konumuyla farklı bir avantaj sağlamaktadır. Güney Kıbrıs ise Doğu Akdeniz’in merkezindeki coğrafi konumu sayesinde askerî, lojistik ve deniz güvenliği bakımından önemli bir bağlantı noktası niteliğindedir. Bu nedenle üçlü güvenlik ilişkisi, yalnızca askerî kapasitenin bir araya getirilmesi şeklinde değil, farklı stratejik yeteneklerin birbirini tamamlaması şeklinde okunmalıdır.
Askerî iş birliğinin bir diğer önemli boyutu ise ortak tatbikatlardır. Ortak tatbikatlar, devletlerin yalnızca askerî kapasitesini test ettiği faaliyetler değildir; aynı zamanda karşılıklı güven oluşturma, operasyonel koordinasyonu artırma ve kriz durumlarında birlikte hareket etme kapasitesini geliştirme işlevi görmektedir. Bu nedenle Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki savunma ilişkilerinin süreklilik kazanması, üç ülkenin güvenlik bürokrasileri arasında kurumsal temasların artmasına katkıda bulunmaktadır. Ancak bu tatbikatların varlığı doğrudan üçlü bir askerî ittifakın kurulduğu anlamına gelmemektedir. Daha doğru bir değerlendirme, bu faaliyetlerin bölgesel güvenlik iş birliğinin “operasyonel boyutunu” güçlendirdiği yönündedir. Nitekim 2025 tarihli ortak deklarasyonda üç ülkenin güvenlik, savunma ve askerî alanlardaki iş birliğini güçlendirme konusunda açık bir irade ortaya koyması, askerî boyutun diplomatik ilişkilerin tamamlayıcı unsurlarından biri hâline geldiğini göstermektedir.
İstihbarat ve güvenlik koordinasyonu da üçlü ilişkinin giderek genişleyen boyutlarından biridir. Doğu Akdeniz yalnızca klasik askerî tehditlerin değil, terörizm, organize suç, insan kaçakçılığı, düzensiz göç, siber saldırılar, kritik altyapılara yönelik tehditler ve deniz güvenliği problemlerinin kesiştiği bir alan hâline gelmiştir. Bu nedenle güvenlik iş birliğinin yalnızca ordular arasında değil, istihbarat ve kolluk birimleri arasında da gelişmesi beklenmektedir. 2025 yılında bölgesel güvenlik gündeminde deniz yollarının ve kritik altyapıların korunmasına özel önem verilmesi ve Kıbrıs’ta Maritime Cybersecurity Center of Excellence kurulmasının planlanması, güvenlik kavramının geleneksel askerî tehditlerin ötesine taşındığını göstermektedir. Böylece üçlü mekanizma içerisinde siber güvenlik, deniz güvenliği ve kritik altyapıların korunması birbirini tamamlayan yeni güvenlik alanları hâline gelmektedir.
İsrail’in Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu bu üçlü yapının anlaşılması açısından ayrı bir önem taşımaktadır. İsrail, coğrafi olarak Doğu Akdeniz’in doğu kıyısında bulunmakla birlikte güvenlik perspektifinden bakıldığında Levant, Kızıldeniz, Körfez ve Avrupa arasındaki daha geniş jeopolitik sistemin parçasıdır. İsrail’in güvenlik politikası, çevresindeki devletlerle yaşadığı tarihsel sorunların yanı sıra İran, Gazze, Lübnan, Suriye ve bölgesel silahlı aktörlerden kaynaklanan tehditlerle şekillenmektedir. Bu nedenle İsrail açısından Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile geliştirilen ilişkiler yalnızca ekonomik ortaklık olarak değil, Doğu Akdeniz’de stratejik derinlik ve bölgesel bağlantısallık sağlayan bir unsur olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte İsrail’in üçlü mekanizmaya katılımının temelinde yalnızca güvenlik tehditleri bulunmamaktadır. Enerji ihracatı, Avrupa ile ekonomik bağlantıların geliştirilmesi, teknoloji ve altyapı iş birlikleri de bu ilişkinin önemli parçalarıdır. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un 2025 yılında Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides ile görüşmesinde Kıbrıs’ın bölgesel girişimler ve Doğu Akdeniz’de istikrar bakımından önemine vurgu yapılması da bu stratejik yaklaşımın diplomatik düzeydeki yansımasıdır.
Yunanistan açısından ise üçlü iş birliği, ülkenin kendisini Doğu Akdeniz ile Avrupa arasında stratejik bir bağlantı merkezi olarak konumlandırma politikasının parçasıdır. Yunanistan'ın coğrafi konumu, denizcilik kapasitesi, Avrupa Birliği ve NATO üyeliği ve enerji altyapısındaki gelişmeler, Atina'nın bölgesel güvenlik politikalarında daha etkin bir rol üstlenmesine imkân sağlamaktadır. Özellikle LNG altyapısı, elektrik bağlantıları ve enerji transfer kapasitesinin geliştirilmesi, Yunanistan’ın yalnızca enerji tüketicisi değil, Güneydoğu Avrupa açısından enerji geçiş noktası olma iddiasını güçlendirmektedir. 2025 yılındaki üçlü zirve sonrasında Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis’in ülkesini Güneydoğu Avrupa’da önemli bir enerji merkezi ve LNG geçiş noktası olarak tanımlaması, bu stratejik yönelimin açık göstergelerinden biridir. Aynı açıklamada Yunanistan’ın elektrik ihracat kapasitesine ve üç ülkeyi birbirine bağlayan enterkonnektör projelerine vurgu yapılmıştır.
Yunanistan’ın rolü yalnızca enerji alanıyla sınırlı değildir. Atina, Doğu Akdeniz’de çok taraflı bölgesel iş birliği mekanizmalarının geliştirilmesini de desteklemektedir. 2025 yılında Yunanistan Dışişleri Bakanlığı tarafından ortaya konulan bölgesel yapı önerisi, Doğu Akdeniz’de kıyıdaş devletler arasında daha kalıcı bir çok taraflı mekanizma oluşturulmasını hedeflemektedir. Bu yaklaşım, bölgedeki rekabetin yalnızca askerî ve güvenlik araçları üzerinden değil, diplomatik ve kurumsal mekanizmalar üzerinden de yönetilebileceği düşüncesine dayanmaktadır. Yunanistan’ın bu girişimlerde kendisini bir “istikrar sütunu” olarak konumlandırmaya çalışması, ülkenin bölgesel güvenlik politikasında diplomatik kapasitesini de stratejik bir araç olarak kullandığını göstermektedir.
Güney Kıbrıs’ın üçlü yapı içerisindeki rolü ise coğrafi konumuyla doğrudan bağlantılıdır. Ada, Doğu Akdeniz’in merkezinde bulunması nedeniyle Avrupa ile Levant arasındaki deniz yollarına yakın bir konumdadır. Bu durum Güney Kıbrıs’a enerji, deniz güvenliği, lojistik, iletişim ve kriz yönetimi açısından önemli avantajlar sağlamaktadır. Aynı zamanda Avrupa Birliği üyesi olması, üçlü mekanizmanın Avrupa kurumlarıyla bağlantı kurmasını kolaylaştıran bir unsur olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte Güney Kıbrıs’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki rolü, Kıbrıs sorununun devam eden siyasal boyutundan bağımsız değildir. Ada üzerindeki bölünmüşlük, Güney Kıbrıs’ın bölgesel ittifak ilişkilerinin güvenlik ve jeopolitik boyutunu doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın İsrail ve Yunanistan ile geliştirdiği stratejik ilişkiler, yalnızca enerji veya savunma politikası çerçevesinde değil, Kıbrıs sorununun uluslararasılaşmış yapısı içerisinde de değerlendirilmelidir.
Üçlü iş birliğinin bölgesel güç dengelerine etkisi incelendiğinde, ortaya çıkan temel sonuç Doğu Akdeniz’de yeni bir “ağ tabanlı güvenlik mimarisi” oluştuğudur. Bu yapı klasik anlamda tek bir ittifak merkezine dayanmamakta; farklı devletlerin farklı alanlarda birbirleriyle örtüşen ortaklıklar kurmasına dayanmaktadır. Güney Kıbrıs–Yunanistan–İsrail üçlüsü bunun önemli örneklerinden biri olmakla birlikte, Mısır’ın dahil olduğu farklı üçlü mekanizmalar, ABD’nin “3+1” formatındaki katılımı ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu gibi yapılar bölgesel güvenlik ağını daha karmaşık hâle getirmektedir. 2025 yılında üç ülkenin ABD ile 3+1 formatının önemini yeniden teyit etmesi ve gelecekte benzer düşüncedeki diğer ortakların bu çerçeveye katılmasına açık kapı bırakması, üçlü iş birliğinin daha geniş bir güvenlik ağına bağlanma eğilimini ortaya koymaktadır.
Bu noktada üçlü iş birliğinin doğrudan bir “bloklaşma” olarak değerlendirilmesi analitik açıdan dikkatli kullanılmalıdır. Çünkü üç ülke arasında ortak çıkarlar bulunmasına rağmen her bir aktörün bölgesel öncelikleri farklıdır. İsrail açısından temel güvenlik gündemi Orta Doğu'daki askerî tehditler ve ulusal güvenlik sorunları iken, Yunanistan ve Güney Kıbrıs açısından Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji, bölgesel diplomasi ve Avrupa güvenlik mimarisi daha fazla önem taşımaktadır. Bu nedenle üçlü mekanizmanın dayanıklılığı, ortak tehditlerin varlığından ziyade ortak çıkarların ne ölçüde kurumsallaştırılabileceğine bağlıdır. Enerji, elektrik bağlantıları, deniz güvenliği, siber güvenlik ve ekonomik bağlantısallık gibi alanlar bu nedenle kritik önem taşımaktadır. Çünkü ortak çıkar alanları çeşitlendikçe iş birliğinin yalnızca belirli bir kriz veya güvenlik tehdidine bağımlı kalma ihtimali azalmaktadır.
İş birliğinin gelecekte daha geniş bir bölgesel ittifaka dönüşme ihtimali de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Üçlü mekanizmanın mevcut yapısı, doğrudan kolektif savunma örgütüne dönüşmekten ziyade daha geniş bir bölgesel güvenlik ağına evrilmeye daha elverişli görünmektedir. Bunun temel göstergelerinden biri “3+1” formatıdır. ABD’nin dahil olduğu bu yapı, üçlü mekanizmayı daha geniş bir stratejik çerçeveye bağlama potansiyeline sahiptir. Bunun yanında enerji, altyapı, deniz güvenliği ve bağlantısallık projelerinin farklı bölgesel aktörlerin katılımına açık olması, üçlü yapının zaman içerisinde çok taraflı bir platforma dönüşmesini mümkün kılabilir. 2025 deklarasyonunda tarafların “benzer düşüncedeki” ortakların 3+1 formatına katılmasını desteklemesi, bu genişleme ihtimalinin diplomatik düzeyde de gündemde olduğunu göstermektedir.
Ancak daha geniş bir bölgesel ittifakın oluşmasının önünde önemli sınırlılıklar da bulunmaktadır. Öncelikle Doğu Akdeniz’deki devletlerin tehdit algıları birbirinden farklıdır. Ayrıca bölgedeki deniz yetki alanları, Kıbrıs sorunu, Filistin meselesi, enerji kaynaklarının paylaşımı ve Orta Doğu’daki çatışmalar gibi konular, potansiyel ortaklar arasında görüş ayrılıkları yaratabilmektedir. Bu nedenle geniş kapsamlı bir güvenlik ittifakının kısa vadede ortaya çıkması düşük ihtimal olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık daha esnek bir “fonksiyonel koalisyon” modelinin gelişmesi daha gerçekçidir. Bu modelde devletler ortak bir savunma doktrini oluşturmak yerine deniz güvenliği, enerji, siber güvenlik, doğal afetler, kritik altyapıların korunması ve bölgesel bağlantısallık gibi belirli alanlarda ortak mekanizmalar geliştirebilirler.
Nitekim 2025 yılında üçlü mekanizmanın gündeminin yalnızca askerî güvenlikten oluşmaması bu açıdan dikkat çekicidir. Taraflar doğal afetlere müdahale, sağlık, çevre, iklim değişikliği, su yönetimi ve deniz kirliliği gibi güvenlikle doğrudan bağlantılı olmayan fakat “insani güvenlik” kapsamında değerlendirilebilecek alanlarda da ortak mekanizmalar geliştirme kararı almıştır. Ayrıca 2026 yılında deniz kirliliğine müdahale konusunda ortak tatbikat yapılmasının planlanması ve Kıbrıs’ta deniz siber güvenliği alanında bir mükemmeliyet merkezinin devreye alınmasının öngörülmesi, güvenlik kavramının genişletildiğini göstermektedir. Bu durum, üçlü mekanizmanın yalnızca askerî bir ortaklık değil, giderek daha kapsamlı bir bölgesel dayanıklılık modeli hâline gelmeye çalıştığını ortaya koymaktadır.
Güney Kıbrıs–Yunanistan–İsrail ilişkileri, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik dönüşümün önemli bir göstergesidir. Üç ülke arasındaki iş birliği; enerji kaynaklarının geliştirilmesi, elektrik bağlantılarının kurulması, savunma ve askerî koordinasyon, deniz güvenliği, kritik altyapıların korunması, siber güvenlik, diplomatik koordinasyon ve bölgesel bağlantısallık gibi çok sayıda alanı kapsamaktadır. Bu nedenle söz konusu mekanizmayı yalnızca “enerji ittifakı” veya “askerî ortaklık” şeklinde tanımlamak yetersiz kalacaktır. Daha doğru yaklaşım, bu yapıyı Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan çok katmanlı bölgesel güvenlik mimarisinin bir unsuru olarak değerlendirmektir. Üçlü mekanizmanın temel özelliği, klasik askerî ittifaklardan farklı olarak ortak çıkarları farklı politika alanlarında birbirine bağlamasıdır. Enerji ekonomik bağımlılık yaratırken, deniz güvenliği stratejik koordinasyonu; siber güvenlik teknolojik iş birliğini; Avrupa bağlantısı ise diplomatik ve ekonomik bütünleşmeyi güçlendirmektedir.
Bu çerçevede Güney Kıbrıs–Yunanistan–İsrail iş birliğinin geleceği, üç temel değişkene bağlı görünmektedir. Birincisi Doğu Akdeniz’deki enerji projelerinin ekonomik olarak sürdürülebilir olup olmayacağıdır. İkincisi İsrail’in bölgesel güvenlik ortamının ve Orta Doğu’daki çatışmaların üçlü mekanizmayı ne ölçüde güvenlik odaklı hâle getireceğidir. Üçüncüsü ise ABD ve diğer bölgesel aktörlerin bu yapıya ne ölçüde dahil olacağıdır. Eğer enerji, bağlantısallık ve güvenlik projeleri eş zamanlı biçimde ilerlerse, üçlü mekanizmanın daha kalıcı ve kurumsal bir bölgesel ortaklığa dönüşme ihtimali artacaktır. Buna karşılık enerji projelerinin ekonomik fizibilite sorunları yaşaması, bölgesel çatışmaların taraflar arasında farklı dış politika tercihlerine yol açması veya bölgesel aktörler arasındaki rekabetin sertleşmesi, mekanizmanın sınırlarını belirleyebilir.
Dolayısıyla Güney Kıbrıs–Yunanistan–İsrail iş birliği, günümüzde Doğu Akdeniz’de oluşan yeni güvenlik mimarisinin hem sonucu hem de üreticisi konumundadır. Üç ülke arasındaki stratejik yakınlaşma, yalnızca mevcut jeopolitik rekabetin bir yansıması değildir; aynı zamanda yeni güç dengelerinin oluşmasına katkıda bulunan aktif bir mekanizmadır. Bu yapı, bölgedeki enerji ve güvenlik ilişkilerini birbirine bağlarken aynı zamanda Avrupa ile Doğu Akdeniz arasındaki stratejik bağlantıları da güçlendirmektedir. Ancak söz konusu iş birliğinin gelecekte tam teşekküllü bir askerî ittifaka dönüşmesinden ziyade, enerji, deniz güvenliği, siber güvenlik, altyapı ve ekonomik bağlantısallık üzerinden genişleyen çok katmanlı bir bölgesel ortaklığa dönüşmesi daha olası görünmektedir. Bu nedenle üçlü mekanizmanın önemi, yalnızca üç devlet arasındaki ilişkilerin yoğunluğunda değil, Doğu Akdeniz’de güvenliğin nasıl tanımlandığını ve bölgesel güçlerin ortak çıkarlarını hangi kurumsal araçlarla güvence altına almaya çalıştığını göstermesinde yatmaktadır. 2025 yılındaki 10. üçlü zirvede güvenlikten enerjiye, denizcilikten bağlantısallığa kadar uzanan geniş gündem ve 3+1 formatının güçlendirilmesi yönündeki yaklaşım, bu yapının gelecekte daha geniş bir bölgesel güvenlik ve ekonomik ağın çekirdeği hâline gelebileceğine işaret etmektedir.
V. ABD, Avrupa Birliği ve Büyük Güçlerin Doğu Akdeniz Politikaları
Doğu Akdeniz, sahip olduğu jeostratejik konum, enerji kaynakları, deniz ulaşım hatları ve Avrupa, Orta Doğu ile Kuzey Afrika arasındaki geçiş alanı niteliği nedeniyle uzun süredir bölgesel ve küresel güçlerin stratejik hesaplamalarında önemli bir yer tutmaktadır. Bununla birlikte 2000’li yılların başından itibaren enerji kaynaklarının keşfedilmesi, Kıbrıs çevresindeki deniz yetki alanlarına ilişkin tartışmaların yoğunlaşması, Suriye iç savaşı sonrasında Doğu Akdeniz’in askerî öneminin artması ve Avrupa’nın enerji güvenliğine ilişkin kaygıların derinleşmesi, bölgenin uluslararası ilişkiler içerisindeki ağırlığını daha da artırmıştır. Bu gelişmeler Doğu Akdeniz’i yalnızca kıyıdaş devletlerin çıkarlarının kesiştiği bir bölge olmaktan çıkararak ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin gibi büyük güçlerin farklı araçlarla nüfuz etmeye çalıştığı çok katmanlı bir jeopolitik rekabet alanına dönüştürmüştür. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın bölgesel konumu değerlendirilirken yalnızca Kıbrıs sorununun tarihsel ve siyasal boyutuna odaklanmak yeterli değildir. Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği, İsrail ve Yunanistan ile geliştirdiği ilişkiler, enerji politikaları ve büyük güçlerle kurduğu stratejik bağlantılar, adanın Doğu Akdeniz’deki daha geniş güç mücadelesinin bir parçası hâline gelmesini sağlayan unsurlar arasında bulunmaktadır.
ABD açısından Doğu Akdeniz’in stratejik değeri, bölgenin Orta Doğu, Avrupa ve Kuzey Afrika arasındaki bağlantı noktasında bulunmasından kaynaklanmaktadır. Washington’ın bölgeye yaklaşımı tek bir unsur üzerinden açıklanamayacak kadar kapsamlıdır. Enerji güvenliği, deniz ulaşım yollarının güvenliği, NATO’nun güney kanadının korunması, Orta Doğu’daki askerî faaliyetlerin desteklenmesi, İsrail’in güvenliği, Rusya’nın Akdeniz’deki etkinliğinin sınırlandırılması ve Avrupa’nın güvenlik mimarisinin desteklenmesi ABD’nin Doğu Akdeniz politikasını şekillendiren temel faktörler arasında yer almaktadır. Bu nedenle ABD açısından Doğu Akdeniz, doğrudan doğruya tek başına bir bölgesel sorun alanı olmaktan ziyade daha geniş Avro-Atlantik güvenlik mimarisinin önemli unsurlarından biridir.
Soğuk Savaş döneminde Doğu Akdeniz’in stratejik önemi büyük ölçüde Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi ve NATO’nun güney kanadının güvenliği bağlamında değerlendirilmiştir. Sovyetler Birliği’nin Suriye ile geliştirdiği ilişkiler ve Akdeniz’deki deniz varlığı, ABD açısından bölgenin askerî önemini artırmıştır. Soğuk Savaş sonrasında ise tehdit algısının değişmesiyle birlikte bölgesel güvenlik anlayışı da dönüşmüştür. Terörizm, enerji güvenliği, düzensiz göç, deniz güvenliği ve Orta Doğu’daki istikrarsızlık gibi unsurlar ABD’nin bölgeye ilişkin stratejik değerlendirmelerinde daha görünür hâle gelmiştir. 2010’lu yıllarda Suriye krizinin derinleşmesi ve Rusya’nın Suriye’de askerî varlığını güçlendirmesi ise Doğu Akdeniz’in büyük güç rekabetindeki önemini yeniden artırmıştır.
ABD’nin Doğu Akdeniz politikasında İsrail faktörü özel bir önem taşımaktadır. İsrail’in Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarına yönelik faaliyetleri, enerji güvenliği ile güvenlik politikalarının birbirine yaklaşmasına neden olmuştur. İsrail’in Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile geliştirdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkileri de bölgesel güç dengelerinin dönüşümünde etkili olmuştur. Bu ilişkiler başlangıçta enerji iş birliği üzerinden şekillense de zaman içerisinde savunma, askerî tatbikat, istihbarat ve stratejik koordinasyon gibi alanlara doğru genişlemiştir. ABD açısından bu tür ilişkiler, Doğu Akdeniz’de ABD’nin bölgesel ortaklarla oluşturduğu güvenlik ağının güçlendirilmesi açısından değerlendirilebilir. Böylece Güney Kıbrıs, yalnızca Kıbrıs sorununun taraflarından biri olarak değil, ABD’nin bölgesel ortaklık ağları içerisinde giderek daha görünür hâle gelen bir aktör olarak konumlanmıştır.
ABD’nin Güney Kıbrıs’a yaklaşımındaki değişim de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Washington’ın ada ile ilişkileri tarihsel olarak Kıbrıs sorununun karmaşık yapısı nedeniyle dikkatli bir zeminde yürütülmüş olsa da son yıllarda güvenlik, enerji ve savunma boyutlarının daha fazla öne çıktığı görülmektedir. Bu durum Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki stratejik değerinin yalnızca coğrafi konumundan değil, bölgesel güvenlik ağları içerisinde üstlenebileceği işlevlerden de kaynaklandığını göstermektedir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın büyük güçler açısından önemi, sahip olduğu askerî kapasitenin büyüklüğünden ziyade konumunun sunduğu stratejik imkânlar ve bölgesel aktörlerle oluşturduğu bağlantılar üzerinden açıklanabilir.
Avrupa Birliği açısından Doğu Akdeniz meselesi ise daha farklı bir karakter taşımaktadır. Birliğin bölgedeki varlığı yalnızca ekonomik veya enerji çıkarları üzerinden değil, aynı zamanda kendi sınırlarının güvenliği, enerji arzının çeşitlendirilmesi, deniz güvenliği, göç hareketleri ve dış politika kapasitesi bağlamında ele alınmalıdır. Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne 2004 yılında üye olması, Kıbrıs meselesinin Avrupa bütünleşmesi ile doğrudan bağlantılı hâle gelmesine yol açmıştır. Böylece Kıbrıs sorunu sadece bölgesel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkmış, Avrupa Birliği’nin dış politika ve güvenlik politikalarının da parçası hâline gelmiştir.
Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği, adanın uluslararası konumunda önemli bir değişiklik meydana getirmiştir. Güney Kıbrıs, Birlik içerisinde siyasi ve diplomatik bir aktör olarak yer alırken aynı zamanda Doğu Akdeniz’de Avrupa Birliği’nin kurumsal varlığını güçlendiren bir unsur hâline gelmiştir. Bu durum Kıbrıs meselesinin Avrupa Birliği ile Doğu Akdeniz arasındaki ilişkiler açısından daha karmaşık bir niteliğe kavuşmasına neden olmuştur. Avrupa Birliği, bir taraftan Birleşmiş Milletler çerçevesinde Kıbrıs sorununun çözümünü desteklerken diğer taraftan üye devletinin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını dikkate almak zorunda kalmaktadır. Bu ikili durum, Birliğin Doğu Akdeniz politikasında zaman zaman siyasi ve stratejik gerilimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır.
Enerji meselesi Avrupa Birliği’nin Doğu Akdeniz’e yönelik ilgisini artıran en önemli unsurlardan biridir. Avrupa enerji sistemi uzun yıllar boyunca farklı dış tedarikçilere bağımlı bir yapı sergilemiştir. Özellikle Rusya kaynaklı enerjiye yönelik bağımlılığın Avrupa güvenliği açısından oluşturduğu risklerin daha fazla tartışılması, enerji arzının çeşitlendirilmesini stratejik bir hedef hâline getirmiştir. Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynakları bu nedenle Avrupa açısından yalnızca ticari bir fırsat değil, aynı zamanda enerji güvenliğinin bir unsuru olarak görülmüştür. Bununla birlikte bölgedeki rezervlerin miktarı, üretim maliyetleri, altyapı gereksinimleri ve deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmazlıklar, Doğu Akdeniz gazının Avrupa enerji güvenliğindeki rolünü sınırlayan faktörlerdir.
Bu nedenle Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının Avrupa enerji güvenliğine etkisini değerlendirirken abartılı jeopolitik söylemlerden kaçınmak gerekir. Bölgedeki doğal gaz kaynakları Avrupa’nın bütün enerji ihtiyacını karşılayabilecek ölçekte bir alternatif olarak değerlendirilmemelidir. Bununla birlikte bölgesel kaynakların çeşitlendirme stratejilerine katkı sunması, enerji altyapısının geliştirilmesi ve Avrupa’nın enerji piyasalarıyla Doğu Akdeniz arasında yeni bağlantılar oluşturulması bakımından stratejik değeri bulunmaktadır. Enerji kaynaklarının kendisinden çok, bu kaynakların kim tarafından işletileceği, hangi güzergâhlardan taşınacağı ve hangi devletler arasında ekonomik ve siyasi bağımlılık yaratacağı meselesi jeopolitik rekabetin temel unsurlarından birini oluşturmaktadır.
Rusya’nın Doğu Akdeniz politikasına bakıldığında ise farklı bir stratejik mantık ortaya çıkmaktadır. Moskova açısından Akdeniz, Rusya’nın Orta Doğu politikası, deniz gücü kapasitesi ve Avrupa güvenliği açısından önemli bir jeopolitik alandır. Özellikle Suriye iç savaşı sonrasında Rusya’nın Suriye’de askerî varlığını güçlendirmesi, Doğu Akdeniz’deki Rus stratejik kapasitesinin görünürlüğünü artırmıştır. Suriye’deki askerî varlık, Rusya açısından yalnızca Suriye sahasındaki gelişmeleri etkileyebilme aracı değil, aynı zamanda Akdeniz’de sürekli bir askerî ve siyasi varlık gösterebilmenin önemli araçlarından biri olmuştur.
Rusya’nın Doğu Akdeniz politikası enerji faktöründen de bağımsız değildir. Rusya, Avrupa enerji piyasalarında uzun süre önemli bir tedarikçi olarak konumlanmış ve enerji ihracatını ekonomik olduğu kadar jeopolitik bir araç olarak da kullanmıştır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de yeni doğal gaz kaynaklarının ortaya çıkması, Rusya açısından Avrupa enerji piyasalarının geleceği bakımından yakından takip edilmesi gereken bir gelişme olmuştur. Ancak Rusya’nın bölgeye yönelik yaklaşımını yalnızca “Doğu Akdeniz gazına karşı çıkma” şeklinde açıklamak yetersizdir. Moskova’nın temel stratejisi, bölgesel güç dengeleri üzerinde etkili olabilecek siyasi, askerî ve ekonomik kapasitesini korumak ve farklı aktörlerle aynı anda ilişki kurarak manevra alanını genişletmektir.
Rusya’nın bölgesel politikasında önemli özelliklerden biri, birbirleriyle rekabet hâlinde bulunan aktörlerle aynı anda iletişim kurabilmesidir. Moskova’nın Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de farklı devletlerle geliştirdiği ilişkiler, Rusya’ya kriz dönemlerinde diplomatik manevra alanı sağlamaktadır. Bu yaklaşım, klasik ittifak anlayışından ziyade esnek güç dengesi politikası olarak değerlendirilebilir. Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki etkisi bu nedenle yalnızca sahip olduğu askerî varlığa değil, bölgesel aktörlerle kurabildiği çok yönlü ilişkilere dayanmaktadır.
Çin’in Doğu Akdeniz’e yaklaşımı ise ABD ve Rusya’dan önemli ölçüde farklıdır. Pekin’in bölgesel stratejisinin merkezinde doğrudan askerî hâkimiyet kurma hedefinden ziyade ticaret, ulaştırma, liman altyapısı, yatırım ve ekonomik bağlantıların geliştirilmesi bulunmaktadır. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi çerçevesinde Avrupa ile Asya arasındaki ticaret yollarına yönelik ilgisi, Doğu Akdeniz’i de stratejik açıdan önemli hâle getirmiştir. Akdeniz limanları, Çin açısından Asya’dan Avrupa pazarlarına ulaşan deniz ticaret zincirinin önemli halkalarıdır.
Bu bağlamda Yunanistan’daki Pire Limanı’nın Çin sermayesiyle işletilmesi, Çin’in Doğu Akdeniz’deki ekonomik varlığının en dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Çin açısından limanlar yalnızca ticaret noktaları değil, küresel tedarik zincirlerinin sürekliliği açısından stratejik altyapılardır. Doğu Akdeniz’de limanlar üzerinden geliştirilen ekonomik bağlantılar, Çin’in Avrupa pazarlarına ulaşım kapasitesini artırırken aynı zamanda bölgenin küresel ticaret sistemindeki önemini de güçlendirmektedir.
Bununla birlikte Çin’in Doğu Akdeniz politikasını doğrudan ABD ve Rusya’nın politikalarıyla eşitlemek doğru değildir. Pekin’in bölgedeki temel yaklaşımı daha çok ekonomik nüfuz, ticari bağlantılar ve altyapı yatırımları üzerinden şekillenmektedir. Çin, bölgesel krizlerde doğrudan askerî taraf olma konusunda oldukça temkinli davranırken ekonomik ilişkilerini mümkün olduğunca siyasi krizlerden ayrı tutmaya çalışmaktadır. Bu yaklaşım Çin’in uzun vadeli ekonomik stratejisinin temel özelliklerinden biri olan istikrarlı ticaret ortamının korunmasıyla ilişkilidir.
Ancak ekonomik yatırımların uzun vadede jeopolitik sonuçlar doğurabileceği de göz ardı edilmemelidir. Bir devletin limanlar, ulaştırma altyapısı, enerji tesisleri veya iletişim ağları üzerindeki ekonomik varlığı arttıkça, bu yatırımların güvenliği ve sürekliliği o devletin dış politika hesaplamalarında daha önemli hâle gelebilmektedir. Bu nedenle Çin’in Doğu Akdeniz’deki ekonomik varlığı doğrudan askerî bir strateji olarak değerlendirilmemeli, fakat ekonomik nüfuzun gelecekte stratejik kapasiteye dönüşebilme ihtimali üzerinden incelenmelidir.
ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin’in bölgedeki farklı stratejileri, Doğu Akdeniz’in aynı anda birçok rekabet düzlemine sahip olmasına neden olmaktadır. ABD daha çok güvenlik, ittifaklar ve askerî kapasite üzerinden hareket ederken Avrupa Birliği enerji güvenliği, ekonomik çıkarlar ve bölgesel istikrarı birlikte değerlendirmektedir. Rusya askerî varlık, diplomatik nüfuz ve enerji stratejisini öne çıkarırken Çin ekonomik bağlantılar, liman yatırımları ve ticaret yollarına odaklanmaktadır. Bu farklı stratejik araçlar birbirleriyle tamamen örtüşmese de aynı coğrafyada kesiştikleri için Doğu Akdeniz’de çok katmanlı bir rekabet ortamı meydana getirmektedir.
Bu rekabetin Kıbrıs meselesine yansıması özellikle önemlidir. Kıbrıs’ın coğrafi konumu ve uluslararası statüsü, adayı büyük güçlerin bölgesel stratejileri açısından dikkate değer bir noktaya dönüştürmektedir. Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği, İsrail ve Yunanistan ile geliştirdiği ilişkiler ve Doğu Akdeniz enerji politikalarındaki rolü, adanın yalnızca yerel bir sorun bağlamında değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Kıbrıs sorunu giderek bölgesel güvenlik, enerji politikası ve büyük güç rekabetiyle iç içe geçen bir yapı kazanmıştır.
Büyük güç rekabetinin Kıbrıs meselesine etkisi, doğrudan bir “vekâlet savaşı” şeklinde değerlendirilmemelidir. Böyle bir yorum, bölgedeki aktörlerin kendi çıkarlarını ve karar alma kapasitelerini ikinci plana itme riski taşır. Bunun yerine Kıbrıs meselesi, farklı aktörlerin çıkarlarının kesiştiği bir jeopolitik düğüm noktası olarak ele alınabilir. Büyük güçlerin bölgedeki politikaları, Kıbrıs sorununu çözülmesi gereken bağımsız bir mesele olmaktan ziyade daha geniş enerji ve güvenlik politikalarının bir parçası hâline getirebilmektedir.
Bu noktada bölgesel aktörlerin büyük güçlerle geliştirdiği stratejik ortaklıklar da önem kazanmaktadır. Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki ilişkiler bunun önemli örneklerinden biridir. Enerji iş birliğiyle başlayan ilişkiler zaman içerisinde güvenlik, savunma, teknoloji ve diplomasi alanlarına doğru genişlemiştir. Bu tür ortaklıkların temel özelliği, tek bir resmî askerî ittifak oluşturmaktan ziyade ortak çıkar alanları üzerinden esnek bir güvenlik ağı meydana getirmeleridir. Benzer biçimde Doğu Akdeniz’in diğer aktörleri de farklı büyük güçlerle ekonomik, diplomatik veya güvenlik temelli ilişkiler geliştirerek kendi stratejik manevra alanlarını genişletmeye çalışmaktadır.
Bu durum bölgesel güvenlik mimarisinin klasik ittifak sistemlerinden farklı bir niteliğe bürünmesine neden olmaktadır. Günümüzde devletler yalnızca tek bir büyük güçle ittifak kurmak yerine farklı aktörlerle farklı alanlarda iş birliği yapabilmektedir. Bir devlet güvenlik alanında ABD ile, enerji alanında Avrupa Birliği ile, ticaret alanında Çin ile ve diplomatik meselelerde Rusya ile aynı anda ilişki kurabilmektedir. Doğu Akdeniz’de görülen çok yönlü diplomasi de bu yeni uluslararası sistemin bölgesel bir yansımasıdır.
Doğu Akdeniz’in Avrupa enerji güvenliği açısından öneminin artması, bölgenin küresel güç rekabetindeki değerini de yükseltmektedir. Enerji kaynakları tek başına belirleyici olmasa da enerji üretimi, deniz taşımacılığı, liman altyapısı ve enerji koridorları birbirleriyle birleştiğinde bölgesel jeopolitiğin ekonomik boyutunu güçlendirmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de enerji meselesi yalnızca doğal gaz rezervleri üzerinden değil, enerji altyapısının kontrolü ve enerji akışlarının güvenliği üzerinden de değerlendirilmelidir.
Özellikle Avrupa’nın enerji tedarikinde çeşitlendirme arayışı, Doğu Akdeniz’deki kaynakların stratejik önemini artırmıştır. Bununla birlikte Avrupa’nın enerji dönüşümü ve yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlanması, doğal gazın uzun vadeli stratejik değerinin yeniden değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu durum Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları üzerinden kurulabilecek uzun vadeli jeopolitik stratejilerin belirsizliğini artırmaktadır. Dolayısıyla bölgenin gelecekteki jeopolitiğini yalnızca fosil yakıtlar üzerinden açıklamak yerine enerji dönüşümü, elektrik altyapısı, yenilenebilir enerji ve kritik altyapı güvenliği gibi yeni değişkenlerin de analize dâhil edilmesi gerekmektedir.
Doğu Akdeniz’de küresel güç rekabetinin bir diğer boyutu da askerî kapasitenin artmasıdır. ABD’nin bölgedeki askerî varlığı, Rusya’nın Suriye merkezli kapasitesi ve bölgesel devletlerin savunma harcamalarını artırması, güvenlik ikilemini güçlendiren unsurlar arasında bulunmaktadır. Bir aktörün kendi güvenliğini artırmak amacıyla gerçekleştirdiği askerî yatırım, diğer aktörler tarafından tehdit olarak algılanabilmektedir. Bu durum karşılıklı askerî kapasite artışına ve güvenlik kaygılarının derinleşmesine neden olabilmektedir.
Güvenlik ikilemi Doğu Akdeniz bağlamında özellikle enerji tesisleri, deniz yetki alanları ve askerî faaliyetler üzerinden gözlemlenebilir. Bir devletin enerji arama faaliyetlerini ekonomik bir girişim olarak görmesi mümkünken başka bir devlet aynı faaliyeti egemenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirebilir. Benzer biçimde bir devletin gerçekleştirdiği askerî tatbikat kendi savunma kapasitesini geliştirme amacı taşıyabilir; fakat karşı taraf bunu saldırı hazırlığı şeklinde algılayabilir. Bu karşılıklı algı farklılıkları, bölgedeki rekabetin tırmanma riskini artırmaktadır.
Büyük güç rekabetinin Doğu Akdeniz’deki en önemli sonuçlarından biri de bölgenin stratejik anlamının genişlemesidir. Geçmişte Kıbrıs sorunu büyük ölçüde ada üzerindeki siyasal bölünme ve güvenlik meseleleri üzerinden ele alınırken bugün bu sorun enerji, deniz yetki alanları, Avrupa Birliği politikaları, İsrail’in bölgesel konumu, Suriye krizi, Rusya’nın Akdeniz politikası ve Çin’in ticari bağlantılarıyla birlikte değerlendirilmek zorundadır. Böylece Kıbrıs, daha geniş bir jeopolitik sistem içerisinde konumlanan bir düğüm noktasına dönüşmektedir.
Bu gelişmeler Güney Kıbrıs’ın “Yeni Filistin” olup olmadığı yönündeki sorunun da daha geniş bir perspektiften değerlendirilmesini gerektirmektedir. Güney Kıbrıs’ın Filistin ile karşılaştırılması, öncelikle iki meselenin bölünmüşlük, egemenlik, güvenlik ve uluslararası aktörlerin müdahalesi gibi ortak temaları üzerinden yapılabilir. Ancak iki vakayı tamamen eşitlemek analitik açıdan doğru değildir. Filistin meselesinin tarihsel, hukuki, demografik ve çatışma dinamikleri Kıbrıs meselesinden önemli ölçüde farklıdır. Buna rağmen Doğu Akdeniz’de artan büyük güç rekabeti, enerji çıkarları ve güvenlikleşme süreçleri Kıbrıs’ın gelecekte daha yoğun uluslararası rekabetin merkezlerinden biri hâline gelmesine neden olabilir.
Dolayısıyla “Yeni Filistin” kavramı doğrudan bir gelecek öngörüsünden ziyade bir jeopolitik uyarı veya analitik hipotez olarak değerlendirilmelidir. Eğer Kıbrıs çevresindeki enerji ve deniz yetki alanı anlaşmazlıkları derinleşir, bölgesel ittifaklar sertleşir, büyük güçlerin askerî varlığı artar ve diplomatik çözüm mekanizmaları etkisizleşirse ada ve çevresi daha yoğun bir uluslararası rekabet alanına dönüşebilir. Ancak bunun gerçekleşmesi zorunlu değildir. Diplomatik mekanizmaların güçlendirilmesi, enerji kaynaklarının ortak ekonomik fayda temelinde değerlendirilmesi, deniz güvenliği alanında iletişim kanallarının açık tutulması ve bölgesel aktörlerin rekabet yerine karşılıklı bağımlılığı artıracak politikalar geliştirmesi farklı bir senaryonun ortaya çıkmasını sağlayabilir.
Doğu Akdeniz, 21. yüzyılda bölgesel ve küresel güç mücadelelerinin kesiştiği çok boyutlu bir jeopolitik alan hâline gelmiştir. ABD’nin güvenlik ve ittifak merkezli yaklaşımı, Avrupa Birliği’nin enerji ve güvenlik kaygıları, Rusya’nın askerî ve diplomatik nüfuz arayışı ve Çin’in ekonomik ve ticari bağlantıları, aynı coğrafyada farklı stratejik mantıkların karşılaşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki rekabeti yalnızca enerji kaynakları veya Kıbrıs sorunu üzerinden açıklamak yetersizdir. Bölgedeki gelişmeler, küresel güç dağılımındaki dönüşümün bölgesel bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.
Güney Kıbrıs ise bu sistem içerisinde sahip olduğu coğrafi konum, Avrupa Birliği üyeliği, enerji politikaları ve bölgesel ortaklıkları nedeniyle stratejik görünürlüğünü artırmaktadır. Ancak bu görünürlüğün otomatik olarak yeni bir çatışma alanına dönüşeceğini ileri sürmek mümkün değildir. Asıl belirleyici unsur, bölgesel aktörlerin ve büyük güçlerin rekabeti nasıl yöneteceğidir. Eğer Doğu Akdeniz sıfır toplamlı bir güç mücadelesi alanı olarak algılanırsa güvenlik ikilemi, silahlanma ve ittifaklaşma eğilimleri güçlenebilir. Buna karşılık bölgesel ekonomik bağımlılık, diplomatik müzakere ve ortak güvenlik mekanizmaları geliştirilebilirse Doğu Akdeniz, çatışma alanından iş birliği alanına dönüşebilir.
Bu çerçevede Güney Kıbrıs’ın geleceğini belirleyecek temel unsur yalnızca adanın kendi içindeki siyasi bölünmüşlük olmayacaktır. ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin gibi büyük güçlerin bölgeye ilişkin uzun vadeli stratejileri; enerji dönüşümünün geleceği; İsrail ve Yunanistan arasındaki güvenlik ilişkilerinin seyri; Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı tartışmaları ve bölgesel aktörlerin diplomatik tercihleri birlikte belirleyici olacaktır. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın “Yeni Filistin” olup olmayacağı sorusuna verilecek cevap, yalnızca mevcut koşulların fotoğrafını çekmekle değil, Doğu Akdeniz’deki güç rekabetinin hangi yönde evrileceğini analiz etmekle mümkündür. Mevcut tablo, Güney Kıbrıs’ın giderek daha fazla jeopolitik önem kazandığını göstermektedir; ancak bu durumun kalıcı bir çatışma ve bölünmüşlük modeline dönüşmesi kaçınılmaz değildir. Asıl mesele, Doğu Akdeniz’in küresel güç rekabetinin kontrolsüz biçimde tırmandığı bir alan mı, yoksa farklı aktörlerin çıkarlarını müzakere yoluyla uzlaştırabildiği yeni bir bölgesel güvenlik alanı mı olacağıdır.
VI. Filistin Meselesi ile Kıbrıs Sorununun Karşılaştırmalı Jeopolitik Analizi
Filistin meselesi ile Kıbrıs sorunu, modern uluslararası ilişkiler tarihinde uzun süreli çözümsüzlükleri, bölünmüş siyasal alanları, egemenlik tartışmaları, nüfus hareketleri, güvenlik kaygıları ve dış aktörlerin yoğun müdahalesi nedeniyle karşılaştırmalı olarak incelenebilecek iki önemli vaka niteliğindedir. Bununla birlikte iki mesele arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak, tarihsel ve hukuki farklılıkların göz ardı edilmesine yol açabileceğinden metodolojik açıdan sorunludur. Bu nedenle Güney Kıbrıs'ın “Yeni Filistin” olarak nitelendirilmesi, iki sorunun aynı olduğu iddiası şeklinde değil, belirli jeopolitik değişkenler bakımından ortaya çıkan benzerliklerin sorgulanması şeklinde ele alınmalıdır. Karşılaştırmalı analiz açısından temel mesele, Filistin ve Kıbrıs örneklerinin hangi koşullarda benzer bir çatışma mantığı ürettiği, hangi koşullarda birbirinden ayrıldığı ve bu farklılıkların Doğu Akdeniz'in geleceği bakımından ne ifade ettiğidir. Her iki sorun da yalnızca toprak üzerinde egemenlik mücadelesi olarak değerlendirilmemelidir. Bunlar aynı zamanda kimlik, güvenlik, uluslararası meşruiyet, demografik yapı, dış müdahale, kaynakların paylaşımı ve uluslararası hukuk normlarının uygulanması gibi çok katmanlı değişkenlerin bir araya geldiği karmaşık siyasal sorunlardır.
Filistin meselesinin tarihsel gelişimi, 20. yüzyılın ilk yarısındaki sömürgecilik, milliyetçilik ve devletleşme süreçleriyle yakından ilişkilidir. Birleşik Krallık Mandası döneminde giderek yoğunlaşan Arap-Yahudi siyasal rekabeti, II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası toplumun gündeminde daha belirgin bir yer edinmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 29 Kasım 1947 tarihli 181 (II) sayılı kararı, manda altındaki Filistin topraklarının Arap ve Yahudi olmak üzere iki ayrı devlete bölünmesini ve Kudüs için özel bir uluslararası rejim oluşturulmasını öngörmüştür. Ancak planın uygulanamaması ve 1948 savaşının ardından ortaya çıkan yeni siyasi ve coğrafi gerçeklik, Filistin meselesinin başlangıçta öngörülen iki devletli bölünme modelinden farklı bir yönde gelişmesine neden olmuştur. Birleşmiş Milletler'in Filistin meselesine ilişkin tarihsel kayıtları, 1948 savaşında Filistinli Arap nüfusun yarısından fazlasının yerinden edildiğini veya kaçtığını, 1967 savaşında ise Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze'nin İsrail tarafından işgal edilmesinin yeni bir kitlesel yerinden edilme dalgasına yol açtığını ortaya koymaktadır.
Bu tarihsel gelişim, Filistin meselesinin zaman içerisinde yalnızca bir devlet kurma sorunundan ibaret olmadığını göstermektedir. Toprakların statüsü, sınırların belirlenmesi, Kudüs'ün konumu, mültecilerin durumu, yerleşimler, güvenlik, kendi kaderini tayin hakkı ve uluslararası tanınma gibi birbirine bağlı sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Filistin meselesi, bir çatışmanın zaman içerisinde nasıl çok katmanlı bir uluslararası güvenlik sorununa dönüşebileceğinin örneklerinden biridir. İlk aşamada devletleşme ve bölünme üzerinden şekillenen mesele, savaşlar ve yerinden edilmeler sonucunda insani boyut kazanmış; daha sonra işgal, güvenlik ve uluslararası hukuk sorunlarıyla derinleşmiştir. Böylece Filistin meselesinin her yeni tarihsel aşaması, önceki dönemde çözülemeyen sorunların üzerine yeni bir siyasal katman eklemiştir.
Kıbrıs sorununun tarihsel gelişimi ise farklı bir çerçevede şekillenmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 yılında bağımsızlığını kazanırken, anayasal sistem iki toplum arasındaki siyasal dengeyi korumayı ve adanın bağımsızlığını güvence altına almayı hedefleyen özel bir yapı üzerine kurulmuştur. Birleşmiş Milletler'in Kıbrıs'a ilişkin tarihsel kayıtlarına göre 1960 düzeni, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk toplumları arasında belirli bir siyasal denge kurmayı amaçlamış ve Birleşik Krallık, Yunanistan ve Türkiye'nin özel güvenlik ilişkilerini de içeren anlaşmalarla desteklenmiştir. Ancak anayasal krizler ve toplumlararası şiddetin 1963 sonunda yoğunlaşması, mevcut siyasal düzenin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde zayıflatmıştır. Bunun sonucunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 4 Mart 1964 tarihinde 186 sayılı kararla Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün kurulmasını sağlamıştır.
Kıbrıs'taki bu gelişme, Filistin örneğinden önemli bir farklılık göstermektedir. Filistin meselesinde uluslararası toplumun karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, iki farklı ulusal projenin aynı toprak üzerinde devletleşme mücadelesidir. Kıbrıs'ta ise başlangıçtaki temel sorun, bağımsızlığını yeni kazanmış bir devlet içerisinde iki toplumun siyasal iktidar ve güvenlik ilişkilerinin nasıl düzenleneceği olmuştur. Dolayısıyla Kıbrıs sorununun başlangıç noktası, Filistin'deki gibi doğrudan bir devletleşme boşluğu değildir. Bununla birlikte Kıbrıs'ta anayasal düzenin bozulması, toplumlararası şiddetin artması ve 1974 sonrasında ortaya çıkan fiilî bölünme, sorunun daha sonra egemenlik ve toprak düzeni eksenine taşınmasına neden olmuştur.
Bu farklı başlangıç noktalarına rağmen iki vaka arasında önemli bir ortaklık bulunmaktadır: her iki meselede de siyasal düzenin kırılganlığı, güvenlik algılarının güçlenmesine ve toplumsal ayrışmanın mekânsal bir karakter kazanmasına neden olmuştur. Filistin'de savaşlar ve işgal sonucunda nüfusun belirli bölgelerde yoğunlaşması ve farklı yönetim alanlarının ortaya çıkması söz konusu olurken, Kıbrıs'ta 1974 sonrasında adanın kuzey ve güney arasında fiilen bölünmesi, iki toplumun farklı güvenlik ve yönetim alanlarında yaşamaya başlamasına yol açmıştır. Böylece her iki meselede de coğrafi ayrışma, siyasal kimliğin yeniden üretildiği bir araç hâline gelmiştir.
Bölünmüş toprak meselesi açısından değerlendirildiğinde, Filistin ve Kıbrıs arasında belirgin bir karşılaştırma alanı ortaya çıkmaktadır. Her iki vakada da belirli toprak parçalarının hangi siyasal otoritenin egemenliği altında bulunacağı sorunu çözülememiştir. Ancak bölünmüşlüğün niteliği birbirinden farklıdır. Filistin'de bölünmüşlük; işgal, sınırlar, yerleşimler, Gazze ve Batı Şeria'nın statüsü ve Filistin devletinin geleceği gibi sorunlarla iç içe geçmiştir. Kıbrıs'ta ise adanın kuzey ve güney olarak fiilen ayrılması, ateşkes hattı ve Birleşmiş Milletler tampon bölgesi etrafında şekillenmiştir. Birleşmiş Milletler bugün de UNFICYP aracılığıyla ateşkes hatlarını ve tampon bölgeyi gözetmekte, insani faaliyetler yürütmekte ve taraflar arasındaki güven artırıcı mekanizmaları desteklemektedir.
Bu durum iki farklı “bölünmüşlük modeli” ortaya çıkarmaktadır. Filistin'deki bölünmüşlük, işgal ve devletleşme tartışmasının sürekliliği içerisinde gelişen dinamik bir çatışma alanıdır. Kıbrıs'taki bölünmüşlük ise daha çok uzun süreli bir statüko ve dondurulmuş çatışma karakteri taşımaktadır. Kıbrıs'ta Birleşmiş Milletler'in uzun süreli varlığı, çatışmanın yeniden geniş çaplı bir savaşa dönüşmesini engellemeye yönelik bir güvenlik mekanizması oluşturmuştur. Birleşmiş Milletler'in kendi tanımlamasına göre UNFICYP'in temel görevi 1964'ten itibaren yeniden çatışmayı önlemek, normal koşullara dönüşe katkı sağlamak ve 1974 sonrasında ateşkes düzenini ve tampon bölgeyi gözetmek olmuştur.
Egemenlik sorunu açısından ise daha karmaşık bir tablo bulunmaktadır. Filistin meselesinde temel sorunlardan biri, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı ile bağımsız ve egemen bir devlet kurma talebidir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2012 tarihli 67/19 sayılı kararla Filistin halkının kendi kaderini tayin ve bağımsız devlet kurma hakkını yeniden teyit etmiş ve Filistin'e Birleşmiş Milletler'de üye olmayan gözlemci devlet statüsü vermiştir. Karar, Filistin'in 1967'den bu yana işgal altında bulunan topraklarda kendi kaderini tayin hakkına vurgu yaparken, iki devletli çözüm hedefini de uluslararası çerçevede yeniden ortaya koymuştur.
Kıbrıs'ta ise egemenlik tartışması farklı bir hukuki yapıya sahiptir. Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası sistem içerisinde tanınan bir devlet ve Birleşmiş Milletler üyesi olarak varlığını sürdürmektedir. Buna karşılık adanın kuzeyinde ortaya çıkan siyasal yapı uluslararası tanınma bakımından farklı bir statüye sahiptir. Birleşmiş Milletler'in 1983 sonrasındaki yaklaşımı, kuzeyde ilan edilen bağımsızlık girişimini hukuken geçerli kabul etmeyen bir çizgi oluşturmuştur. Dolayısıyla Filistin ile Kıbrıs arasında “tanınmayan devlet” üzerinden doğrudan bir paralellik kurulması mümkün değildir. Filistin'in devletleşme ve uluslararası tanınma kapasitesini artırma süreci ile Kıbrıs'ın kuzeyindeki siyasal yapının uluslararası tanınma konusundaki durumu farklı hukuki ve diplomatik kategorilerdir.
Bu ayrım, “Yeni Filistin” kavramının sınırlarını anlamak açısından kritik önem taşımaktadır. Eğer bu ifade, Güney Kıbrıs'ın uluslararası tanınmama sorunuyla karşı karşıya kalacağı anlamında kullanılırsa analitik olarak hatalıdır. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti'nin uluslararası statüsü Filistin'in statüsünden temelde farklıdır. Buna karşılık kavram, Güney Kıbrıs'ın bölgesel rekabetin merkezinde yer alan, dış aktörlerin stratejik çıkarlarının kesiştiği, egemenlik ve güvenlik tartışmalarının sürekli olduğu ve çözümsüzlüğün kalıcılaştığı bir coğrafi alan hâline gelebileceğine işaret eden bir metafor olarak kullanılırsa daha anlamlı bir analitik karşılık kazanabilir.
Uluslararası toplumun iki meseleye yaklaşımındaki farklılıklar da bu noktada belirleyicidir. Filistin meselesi, Birleşmiş Milletler sistemi içerisinde çok geniş bir kurumsal geçmişe sahiptir. Birleşmiş Milletler'in Filistin meselesine ilişkin kurumsal tarihi 1947'ye kadar uzanmakta ve 181 sayılı bölünme planından 1967 savaşı sonrasında alınan kararlara, mülteci meselesinden kendi kaderini tayin hakkına kadar çok sayıda başlığı kapsamaktadır. Birleşmiş Milletler, Filistin meselesini uzun süre boyunca sürekli gündeminde tutmuş ve Filistin halkının siyasal haklarını destekleyen çeşitli mekanizmalar oluşturmuştur.
Kıbrıs'ta ise uluslararası toplumun temel yaklaşımı çatışmanın kontrol altına alınması, ateşkes düzeninin korunması ve taraflar arasında siyasi çözüm için uygun koşulların oluşturulması üzerine kurulmuştur. UNFICYP'in görevi bunun en somut göstergesidir. Misyonun 1964 yılında kurulmasının temel amacı yeniden çatışmayı önlemek ve normal koşullara dönüşe katkı sağlamakken, 1974 sonrasında görev alanına ateşkes hatlarının gözetimi ve tampon bölgenin korunması eklenmiştir. Günümüzde de UNFICYP'in varlığı siyasi çözüm bulunamadığı için devam etmektedir.
Bu farklılık, uluslararası toplumun iki çatışma karşısındaki temel stratejilerinin farklılaştığını göstermektedir. Filistin'de uluslararası toplum daha çok “çatışmanın çözümü ve devletleşme” ekseninde bir normatif çerçeve geliştirmiştir. Kıbrıs'ta ise uzun süreli “çatışma yönetimi ve çözüm için ortam yaratma” modeli ön plana çıkmıştır. Bu durum uluslararası barış operasyonlarının doğasına ilişkin daha genel bir tartışmayı da gündeme getirmektedir. Birleşmiş Milletler barış gücü operasyonları çatışmanın yeniden başlamasını engelleyebilir; fakat çatışmanın temel siyasal nedenlerini ortadan kaldırmak için tarafların siyasi iradesine ihtiyaç duyulmaktadır. Kıbrıs deneyimi bu açıdan oldukça belirgindir. UNFICYP uzun süreli istikrar sağlamış olmasına rağmen siyasi çözümün kendisini tek başına üretememiştir. Birleşmiş Milletler de misyonun siyasi çözüm bulunmadığı sürece adada kalmaya devam ettiğini açıkça belirtmektedir.
Filistin'de de benzer bir normatif-pratik ayrışma bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler kararları Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ve bağımsız devlet kurma hakkını teyit etmiş olsa da, bu normların sahadaki siyasi gerçekliği dönüştürmesi sınırlı kalmıştır. 67/19 sayılı kararın Filistin'e üye olmayan gözlemci devlet statüsü vermesi önemli bir diplomatik kazanım olmasına rağmen, tam üyelik sorunu, sınırların belirlenmesi, güvenlik, mülteciler ve nihai statü meseleleri çözülmemiştir. Dolayısıyla uluslararası hukuk ve diplomatik tanınma, çatışmanın çözümü için gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir.
Bu durum “uluslararası toplumun kapasitesi” sorusunu gündeme getirmektedir. Birleşmiş Milletler kararlarının sayısının fazla olması, kararların sahada otomatik olarak uygulanacağı anlamına gelmemektedir. Uluslararası hukuk normlarının uygulanması, büyük ölçüde uluslararası sistemdeki güç dağılımı, tarafların siyasi iradesi, büyük güçlerin tutumları ve yaptırım kapasitesi ile ilişkilidir. Filistin meselesi bu açıdan uluslararası hukuk ile jeopolitik güç arasındaki gerilimin en görünür örneklerinden birini oluştururken, Kıbrıs sorunu da uzun süreli uluslararası arabuluculuğun siyasi çözüm üretmedeki sınırlarını göstermektedir.
Yerinden edilme meselesi, iki vakayı karşılaştırmak açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Filistin tarihinde 1948 ve 1967 dönemleri büyük ölçekli nüfus hareketleri yaratmıştır. Birleşmiş Milletler'in tarihsel kayıtlarında 1948 savaşı sonrasında Filistinli Arap nüfusun yarısından fazlasının yerinden edildiği veya kaçtığı, 1967 savaşında ise yaklaşık yarım milyon Filistinlinin ikinci bir kitlesel yerinden edilme dalgasıyla karşı karşıya kaldığı belirtilmektedir. Bu durum mülteciliğin Filistin meselesinin geçici bir sonucu olmaktan çıkıp siyasal sorunun kalıcı bir parçasına dönüşmesine neden olmuştur.
Kıbrıs'ta da 1974 sonrasında ciddi nüfus hareketleri meydana gelmiş, insanların yaşadıkları bölgelerden ayrılması mülkiyet, geri dönüş ve tazminat gibi sorunları doğurmuştur. Ancak iki olayın ölçeği ve tarihsel karakteri aynı değildir. Filistin örneğinde mültecilik, onlarca yıl boyunca farklı devletlere yayılan geniş bir diasporanın ortaya çıkmasına neden olmuş ve geri dönüş meselesi ulusal kimliğin temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. Kıbrıs'ta ise nüfus hareketleri daha sınırlı bir coğrafi alanda gerçekleşmiş ve sorunun çözümü bağlamında mülkiyet, toprak düzenlemeleri ve geri dönüş tartışmalarıyla ilişkilendirilmiştir.
Demografik dönüşümün siyasal sonuçları da iki vakada benzer şekilde önemlidir. Çatışmalar sırasında meydana gelen nüfus hareketleri, yalnızca insanların fiziksel olarak yer değiştirmesi anlamına gelmez; aynı zamanda şehirlerin, köylerin, ekonomik merkezlerin ve kültürel mekânların sosyal yapısını da dönüştürür. Bu nedenle demografi, çatışmanın hem sonucu hem de gelecekteki siyasal düzenin belirleyicilerinden biri hâline gelir. Bir bölgenin demografik yapısının değişmesi, sonraki müzakere süreçlerinde “kim nerede yaşayacak?”, “mülkiyet kime ait olacak?” ve “siyasal temsil nasıl düzenlenecek?” sorularını beraberinde getirir.
Bu bağlamda kolektif hafıza kavramı önem kazanmaktadır. Filistin'de yerinden edilme ve kayıp hafızası, ulusal kimliğin önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir. Kıbrıs'ta da 1960'lar ve 1974 sonrasında yaşanan şiddet, göç ve ayrışma toplumların kolektif hafızalarında kalıcı izler bırakmıştır. Bu durum çatışma çözümü açısından önemli bir paradoks yaratmaktadır. Siyasal aktörler geleceğe yönelik çözüm üretmeye çalışırken toplumlar geçmişte yaşanan olayların hafızasıyla hareket etmektedir. Dolayısıyla siyasi müzakereler yalnızca anayasal veya hukuki düzenlemeleri değil, geçmiş travmaların ve güvenlik algılarının da yönetilmesini gerektirmektedir.
Uluslararası tanınma meselesi bu kolektif hafızanın diplomatik boyutuyla birleşmektedir. Filistin açısından uluslararası tanınma, devletleşme hedefinin önemli bir unsurudur. 2012 yılında alınan 67/19 sayılı karar ile Filistin'in Birleşmiş Milletler'de üye olmayan gözlemci devlet statüsüne yükseltilmesi, bu açıdan uluslararası diplomatik meşruiyetin önemli bir aşamasıdır. Birleşmiş Milletler'in ilgili raporu, kararın Filistin'in statüsünü değiştirdiğini ve Filistin'in BM sisteminde üye olmayan gözlemci devlet olarak ele alınmaya başlandığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Kıbrıs'ta ise uluslararası tanınma sorunu ters yönde gelişmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası alanda tanınan devlet olarak varlığını sürdürürken, kuzeydeki yapı geniş uluslararası tanınmaya ulaşamamıştır. Bu nedenle Kıbrıs örneğinde sorun, bir bütün olarak “Kıbrıs'ın tanınması” değil, adanın kuzeyindeki siyasal yapının statüsü ve bunun uluslararası sistemdeki karşılığıdır. Bu durum, Filistin ile Kıbrıs arasındaki en önemli analitik ayrımlardan biridir.
Bölgesel ve küresel aktörlerin rolleri bakımından ise iki mesele daha fazla benzerlik göstermektedir. Filistin meselesi, Ortadoğu'daki güç dengeleri ve Arap-İsrail çatışmalarıyla doğrudan bağlantılıdır. ABD'nin İsrail'e yönelik stratejik yaklaşımı, Avrupa devletlerinin diplomatik politikaları, Arap ülkelerinin tutumları, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve diğer küresel aktörlerin bölgesel politikaları, Filistin meselesinin uluslararasılaşmasını sağlamıştır. Bu durum çatışmanın yalnızca yerel aktörlerin iradesiyle çözülmesini zorlaştırmıştır.
Kıbrıs da benzer şekilde bulunduğu coğrafya nedeniyle dış aktörlerin stratejik çıkarlarının kesiştiği bir alan olmuştur. Adanın Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika arasında bulunması; Doğu Akdeniz'deki deniz yolları, enerji kaynakları ve askerî-stratejik konumu, Kıbrıs'ı bölgesel güç dengelerinin önemli bir parçası hâline getirmiştir. Birleşik Krallık'ın adadaki tarihsel askerî varlığı, Yunanistan ve Türkiye'nin Kıbrıs politikaları, Avrupa Birliği'nin kurumsal konumu ve Birleşmiş Milletler'in barış gücü misyonu, sorunun dış aktörler boyutunu güçlendirmiştir.
Bu dış aktörler meselesi, “uluslararasılaşmış çatışma” kavramı açısından değerlendirilebilir. Bir çatışma yalnızca yerel aktörler arasında gerçekleştiğinde çözüm için gerekli kararların büyük ölçüde tarafların siyasi iradesine bağlı olduğu düşünülebilir. Ancak dış aktörlerin ekonomik, askerî veya diplomatik çıkarları çatışmaya dâhil olduğunda çözüm süreci çok daha karmaşık hâle gelir. Dış aktörlerin varlığı bazen barışın sağlanmasını kolaylaştırabilir; çünkü taraflar üzerinde diplomatik baskı ve teşvik mekanizmaları oluşturabilir. Ancak aynı dış aktörler farklı çıkarlar nedeniyle birbirleriyle rekabet ettiğinde çatışmanın devamlılığına da katkıda bulunabilir.
Kıbrıs'ta Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının önem kazanması, bu dış aktör boyutunu daha da karmaşık hâle getirmektedir. Enerji kaynakları ekonomik bir fırsat olmanın yanında deniz yetki alanları ve güvenlik politikalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle enerji keşifleri, Kıbrıs sorununun ekonomik boyutunu güvenlik boyutuyla daha fazla bütünleştirmiştir. Filistin'de de enerji, su, ulaşım koridorları ve doğal kaynaklar egemenlik tartışmalarıyla bağlantılıdır. Ancak iki vakadaki kaynakların niteliği ve çatışmanın ana nedenleri farklıdır. Bu nedenle enerji üzerinden kurulacak bir Filistin-Kıbrıs paralelliği ancak yardımcı bir değişken olarak kullanılabilir.
Güvenlik ikilemi açısından karşılaştırma daha da anlamlı hâle gelmektedir. Güvenlik ikilemi, bir tarafın kendi güvenliğini artırmak için aldığı önlemlerin diğer taraf tarafından tehdit olarak algılanması ve karşı tarafın da benzer güvenlik tedbirleri alması sonucunda ortaya çıkan karşılıklı güvensizlik döngüsüdür. Filistin-İsrail çatışmasında güvenlik kaygıları, askerî kapasite, saldırı tehdidi, sınır kontrolü ve sivillerin güvenliği üzerinden sürekli yeniden üretilmektedir. Kıbrıs'ta ise iki toplumun tarihsel güvenlik algıları, askerî varlıklar ve siyasi statü tartışmaları benzer şekilde güvenlik merkezli bir siyasal kültür yaratmıştır.
Bu durum, çatışmanın “güvenlikleşmesi” olarak da değerlendirilebilir. Bir mesele güvenlik meselesi hâline geldiğinde siyasi aktörler normal siyasal araçların ötesinde olağanüstü tedbirleri meşru göstermeye başlayabilirler. Kıbrıs'ta toplumların güvenliği, ada üzerindeki siyasal düzenin temel argümanlarından biri hâline gelirken, Filistin'de güvenlik söylemi sınırlar, askerî operasyonlar, yerleşimler, hareket özgürlüğü ve devletleşme tartışmalarıyla iç içe geçmiştir. Böylece güvenlik, çözümün araçlarından biri olmaktan çıkarak bizzat çatışmanın yeniden üretildiği bir alana dönüşebilmektedir.
Bununla birlikte Kıbrıs'ın mevcut güvenlik ortamı ile Filistin'in güvenlik ortamı arasında çok önemli bir yoğunluk farkı bulunmaktadır. Kıbrıs'ta 1974 sonrasında geniş çaplı savaşın yeniden başlamasını önleyen bir ateşkes düzeni oluşmuş ve Birleşmiş Milletler tampon bölgesi bu düzenin temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. Birleşmiş Milletler bugün UNFICYP'in adadaki ateşkes hatlarını gözetmeye devam ettiğini ve siyasi çözüm bulunmadığı için misyonun faaliyetlerini sürdürdüğünü belirtmektedir. Filistin'de ise çatışmanın niteliği çok daha yüksek yoğunluklu ve dinamik bir yapı sergilemektedir. Bu nedenle Kıbrıs'ın Filistin'e benzemesi konusunda en büyük sınırlamalardan biri, mevcut askerî çatışmanın yoğunluğu ve sürekliliğidir.
Bu noktada “Yeni Filistin” kavramının açıklama gücünü değerlendirmek gerekir. Bir kavramın akademik değeri, yalnızca dikkat çekici olmasından değil, açıklamak istediği olguyu ölçülebilir ve karşılaştırılabilir değişkenlere ayırabilmesinden kaynaklanır. “Yeni Filistin” ifadesi bu açıdan beş farklı düzeyde değerlendirilebilir: bölünmüşlük, egemenlik rekabeti, dış aktörlerin müdahalesi, güvenlikleşme ve jeopolitik kaynak rekabeti. Güney Kıbrıs bu beş değişkenin tamamında belirli ölçülerde önemli bir konuma sahiptir. Ancak tanınma, işgal, savaş yoğunluğu ve devletleşme gibi değişkenlerde Filistin'den önemli ölçüde ayrılmaktadır.
Dolayısıyla bu kavramın en güçlü kullanım biçimi, bir “öngörü” değil, bir “risk metaforu” olmasıdır. Güney Kıbrıs'ın gelecekte Filistin ile aynı tarihsel süreçleri yaşayacağı iddia edilemez. Ancak çözümsüzlük, enerji rekabeti, askerîleşme, dış aktörlerin bölgesel stratejileri ve Doğu Akdeniz'deki güç mücadelesi birlikte değerlendirildiğinde Kıbrıs'ın daha geniş bir güvenlik rekabetinin merkezlerinden biri hâline gelme ihtimali bulunmaktadır. Böyle bir süreç gerçekleşirse “Yeni Filistin” kavramı, iki sorunun hukuken aynı olduğunu değil, uzun süreli bölünmüşlüğün ve uluslararası rekabetin yeni güvenlik sorunları yaratabileceğini ifade eden bir kavramsallaştırma olarak kullanılabilir.
Bu bağlamda “Yeni Filistin” benzetmesinin üç farklı seviyede ele alınması mümkündür. Birinci seviye tarihsel benzerliktir. Her iki meselede de geçmişten gelen toplumsal ayrışmalar, savaşlar, yerinden edilme ve toprak sorunları bulunmaktadır. İkinci seviye jeopolitik benzerliktir. Her iki alan da çevresindeki bölgesel güçlerin ve küresel aktörlerin çıkarlarının kesiştiği stratejik coğrafyalardır. Üçüncü seviye ise güvenlik benzerliğidir. Her iki meselede de güvenlik kaygıları, karşılıklı tehdit algıları ve askerî kapasite siyasal çözümün önündeki temel sorunlardan biri hâline gelmiştir. Ancak hukuki statü ve uluslararası tanınma bakımından benzerlik çok daha zayıftır.
Bu ayrım akademik açıdan önemlidir. Çünkü siyasi söylemde kullanılan metaforlar çoğu zaman farklı tarihsel olayları tek bir çerçeve içerisinde birleştirme eğilimindedir. Oysa karşılaştırmalı siyaset ve uluslararası ilişkiler açısından doğru yöntem, önce benzer değişkenleri belirlemek, ardından farklılıkları açıklamaktır. Kıbrıs ve Filistin örneklerinde ortak değişkenlerin bulunması, sonuçların da aynı olacağı anlamına gelmez. Aynı şekilde iki sorunun farklı olması, hiçbir karşılaştırmanın yapılamayacağı anlamına da gelmez. Asıl akademik değer, iki uç yaklaşım arasında bulunmaktadır.
Bu nedenle “Güney Kıbrıs Yeni Filistin mi Oluyor?” sorusuna kesin bir “evet” veya “hayır” cevabı vermek yerine, kavramın hangi koşullarda anlamlı hâle geleceğini belirlemek gerekir. Eğer Doğu Akdeniz'de askerî rekabet artar, enerji kaynakları üzerindeki anlaşmazlıklar derinleşir, bölgesel ittifaklar sertleşir ve Kıbrıs sorununun siyasi çözüm kapasitesi daha da zayıflarsa, adanın stratejik öneminin artacağı söylenebilir. Ancak bu durum bile Güney Kıbrıs'ın Filistin ile aynı statüye geldiğini göstermeyecektir. Sadece iki vakadaki jeopolitik rekabet düzeylerinin belirli alanlarda yakınlaştığını ortaya koyacaktır.
Özellikle Avrupa Birliği boyutu Kıbrıs'ı Filistin'den ayıran önemli unsurlardan biridir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Avrupa Birliği içerisindeki konumu, ada meselesine farklı bir ekonomik ve diplomatik boyut kazandırmaktadır. Bu durum Güney Kıbrıs'a uluslararası sistemde Filistin'den farklı bir kurumsal erişim ve diplomatik kapasite sağlamaktadır. Filistin'in uluslararası sistemde devletleşme ve tam üyelik hedefiyle karşı karşıya olduğu bir ortamda, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin zaten uluslararası olarak tanınmış bir devlet olması iki vakayı hukuki açıdan birbirinden ayırmaktadır.
Benzer şekilde Birleşmiş Milletler'in Kıbrıs'taki rolü ile Filistin'deki rolü de aynı değildir. Kıbrıs'ta UNFICYP doğrudan sahada bulunan bir barış gücü misyonudur. Misyon, ateşkes hatlarını gözetmekte, tampon bölgeyi kontrol etmekte, insani faaliyetleri desteklemekte ve toplumlar arasında güven artırıcı çalışmalara katkı sağlamaktadır. Filistin meselesinde ise Birleşmiş Milletler'in rolü çok daha geniş bir diplomatik, normatif ve insani yapı içerisinde gerçekleşmektedir. Filistin meselesinin Birleşmiş Milletler gündemindeki geçmişi 1947'ye kadar uzanırken, Kıbrıs'taki barış gücü mekanizması 1964'te belirli bir çatışma ortamına müdahale amacıyla oluşturulmuştur.
Bununla birlikte her iki örnek, uluslararası müdahalenin paradoksal niteliğini ortaya koymaktadır. Birleşmiş Milletler müdahalesi çatışmanın yoğunluğunu azaltabilir, ancak siyasi çözümün taraflarca benimsenmesini sağlayamadığında statükonun uzun süre devam etmesine de yol açabilir. Kıbrıs'ta UNFICYP'in uzun süreli varlığı, savaşın yeniden başlamasını önleyen önemli bir istikrar mekanizması olmakla birlikte, misyonun varlığı siyasi çözümün kendisini garanti etmemektedir. Birleşmiş Milletler'in güncel açıklamalarında da adada siyasi çözüm bulunamadığı için misyonun görevine devam ettiği belirtilmektedir.
Filistin meselesinde ise uluslararası kararların normatif ağırlığı yüksek olmasına rağmen, bunların uygulanması konusunda ciddi sorunlar bulunmaktadır. 67/19 sayılı kararın Filistin'in statüsünü yükseltmesi, uluslararası meşruiyet bakımından önemli bir gelişme olmuş; ancak karar tek başına işgal, sınır, güvenlik, mültecilik ve nihai statü meselelerini çözmemiştir. Birleşmiş Milletler Sekretarya raporu da karar sonrasında Filistin'in üye olmayan gözlemci devlet statüsüne geçtiğini, ancak tam üyelik başvurusunun ayrı bir mesele olarak devam ettiğini ortaya koymuştur.
Bu durum uluslararası ilişkilerde “norm ile güç” arasındaki gerilimi açık biçimde göstermektedir. Uluslararası hukuk, devletlerin ve toplumların haklarını tanımlayabilir; ancak bu hakların uygulanması için uluslararası siyasi irade ve güç mekanizmalarının bulunması gerekir. Filistin ve Kıbrıs örnekleri, hukuki normların uzun süreli çatışmalar karşısında tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Bu nedenle “Yeni Filistin” tartışması sadece tarihsel benzerlikler üzerinden değil, uluslararası hukukun uygulanabilirliği üzerinden de yürütülmelidir.
Bölgesel aktörlerin rolü de bu çerçevede yeniden değerlendirilmelidir. Filistin meselesi Ortadoğu'daki güvenlik mimarisinin merkezinde yer aldığı için bölgesel aktörlerin politikaları çatışmanın seyrini doğrudan etkileyebilmektedir. Kıbrıs ise Doğu Akdeniz'de Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika arasında stratejik bir geçiş alanı oluşturması nedeniyle benzer şekilde dış aktörlerin dikkatini çekmektedir. Fakat iki bölgenin jeopolitik işlevleri farklıdır. Filistin meselesi Ortadoğu'daki tarihsel Arap-İsrail çatışmasının merkezinde yer alırken, Kıbrıs daha çok Doğu Akdeniz güvenliği, enerji, deniz ulaşımı ve Avrupa'nın güneydoğu güvenliği açısından stratejik önem taşımaktadır.
Bu nedenle Güney Kıbrıs'ın geleceği, yalnızca Kıbrıs sorununun iç dinamikleriyle açıklanamaz. Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları, deniz yetki alanları, bölgesel ittifaklar, askerî üsler, Avrupa'nın enerji güvenliği ve büyük güç rekabeti adanın stratejik önemini artıran unsurlardır. Kıbrıs sorunu bu faktörlerle birleştiğinde, daha geniş bir bölgesel güvenlik kompleksinin parçası hâline gelmektedir. Bu durum Filistin meselesinde görülen “yerel sorunun bölgesel sisteme eklemlenmesi” olgusuyla belirli ölçüde benzerlik taşımaktadır.
Filistin meselesi ile Kıbrıs sorunu arasında kapsamlı bir karşılaştırma yapıldığında, iki vaka arasında güçlü tarihsel ve jeopolitik paralellikler bulunmasına rağmen bunların aynı çatışma modeli olmadığı görülmektedir. Her iki meselede de bölünmüş topraklar, egemenlik tartışmaları, nüfus hareketleri, güvenlik ikilemleri, dış aktörlerin müdahalesi ve uluslararası çözüm girişimleri bulunmaktadır. Ancak Filistin'deki işgal, devletleşme ve kendi kaderini tayin hakkı sorunları ile Kıbrıs'taki iki toplumlu siyasal yapı, fiilî bölünmüşlük ve uzun süreli ateşkes düzeni aynı hukuki ve siyasal kategorilere yerleştirilemez.
Bu nedenle “Yeni Filistin” ifadesi, çalışmanın bilimsel argümanı içerisinde bir eşitlik ifadesi olarak değil, bir karşılaştırmalı jeopolitik hipotez olarak kullanılmalıdır. Güney Kıbrıs'ın Filistin'e dönüşmekte olduğu sonucuna ulaşmak, mevcut veriler açısından aşırı genelleyici olacaktır. Buna karşılık Güney Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz'deki jeopolitik rekabetin giderek daha fazla merkezine yerleşmesi, enerji kaynaklarının stratejik öneminin artması, bölgesel güvenlik iş birliklerinin yoğunlaşması ve Kıbrıs sorununun siyasi çözümden uzak kalması, adanın gelecekte daha karmaşık bir jeopolitik mücadele alanına dönüşebileceğini göstermektedir.
Bu çerçevede “Yeni Filistin” benzetmesinin en güçlü anlamı, doğrudan tarihsel eşdeğerlik değil, çözümsüzlüğün jeopolitik maliyetlerine yönelik bir uyarıdır. Filistin örneği, uzun süre çözülemeyen bir egemenlik ve toprak sorununun zaman içerisinde nasıl bölgesel ve küresel güç rekabetinin merkezine yerleşebileceğini göstermektedir. Kıbrıs örneği ise uluslararası barış mekanizmalarının uzun süreli bir çatışmayı kontrol altında tutabileceğini ancak siyasi çözüm için tarafların ve dış aktörlerin daha güçlü bir irade ortaya koyması gerektiğini göstermektedir. Bu iki deneyim birlikte değerlendirildiğinde, Doğu Akdeniz'deki mevcut statükonun gelecekte hangi yönde evrileceği sorusu daha önemli hâle gelmektedir.
Güney Kıbrıs'ın geleceğine ilişkin ilk olasılık, mevcut statükonun devam etmesidir. Bu senaryoda Kıbrıs sorunu çözümsüz kalacak, ancak çatışmanın yeniden yüksek yoğunluklu bir savaşa dönüşmesi engellenecektir. Birleşmiş Milletler'in tampon bölgedeki varlığı ve taraflar arasındaki mevcut iletişim kanalları bu istikrarın korunmasına katkı sağlayabilir. İkinci senaryoda Doğu Akdeniz'deki enerji ve güvenlik rekabeti artarak Kıbrıs meselesini daha geniş bir bölgesel çatışmanın parçası hâline getirebilir. Bu durumda “Yeni Filistin” benzetmesinin jeopolitik açıklama gücü artacaktır. Üçüncü senaryoda ise ekonomik karşılıklı bağımlılık, enerji iş birliği ve diplomatik girişimler çözüm için yeni bir zemin oluşturabilir. Böyle bir durumda Kıbrıs sorununun çatışmadan iş birliğine doğru dönüşmesi mümkün hâle gelecek ve “Yeni Filistin” metaforu geçerliliğini kaybedecektir.
Bu senaryolar arasında hangisinin gerçekleşeceği, büyük ölçüde Doğu Akdeniz'deki güvenlik ikileminin nasıl yönetileceğine bağlıdır. Güvenlik politikalarının sürekli askerîleşmesi ve karşılıklı tehdit algılarının artması çatışma riskini yükseltebilirken, ekonomik iş birliği ve karşılıklı güven artırıcı mekanizmalar bunun tersine çatışma maliyetini yükseltebilir. Bu nedenle enerji kaynakları ve jeopolitik rekabet tek başına çatışma üretmek zorunda değildir. Enerji aynı zamanda iş birliği için de bir araç olabilir. Buradaki belirleyici unsur, bölgesel aktörlerin enerjiyi rekabet aracı mı yoksa karşılıklı bağımlılık mekanizması mı olarak kullanacağıdır.
Güney Kıbrıs'ın “Yeni Filistin” olup olmadığı sorusu, aslında Doğu Akdeniz'de çözümsüzlüğün nasıl yönetileceği sorusuna dönüşmektedir. Kıbrıs ile Filistin arasında tarihsel, hukuki ve siyasi farklılıklar bulunmaktadır ve bu farklılıklar akademik bir çalışmada mutlaka korunmalıdır. Ancak iki vaka arasında bölünmüşlük, egemenlik, yerinden edilme, güvenlikleşme, uluslararası müdahale ve jeopolitik rekabet gibi ortak değişkenlerin bulunması, karşılaştırmalı analiz yapılmasını mümkün kılmaktadır. Bu nedenle “Yeni Filistin” kavramı, Güney Kıbrıs'ın Filistin ile aynı siyasal statüye sahip olduğu iddiası şeklinde değil, Doğu Akdeniz'de uzun süreli bir çözümsüzlüğün ve yoğunlaşan jeopolitik rekabetin gelecekte daha karmaşık bir güvenlik sorunu yaratabileceğine yönelik analitik bir uyarı olarak değerlendirilmelidir.
Bu perspektiften bakıldığında çalışmanın temel sonucu, Güney Kıbrıs'ın bugün itibarıyla “Yeni Filistin” olmadığı; ancak Doğu Akdeniz'deki jeopolitik rekabetin niteliği ve Kıbrıs sorununun gelecekteki seyri nedeniyle belirli alanlarda Filistin meselesiyle karşılaştırılabilecek bir jeopolitik risk alanına dönüşebileceğidir. Filistin deneyiminin en önemli öğretisi, çözümsüz bırakılan egemenlik ve toprak sorunlarının zaman içerisinde yalnızca mevcut çatışmayı sürdürmekle kalmayıp yeni güvenlik, demografi, enerji ve diplomasi sorunları üretebilmesidir. Kıbrıs deneyiminin en önemli öğretisi ise uzun süreli uluslararası barış mekanizmalarının çatışmayı kontrol edebildiği, fakat kalıcı siyasal çözüm için yeterli olmadığıdır. Bu iki deneyimin kesişim noktasında Doğu Akdeniz'in geleceği şekillenmektedir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs'ın geleceğini belirleyecek temel unsur, Filistin'e ne ölçüde benzediği değil; bölünmüşlüğün, enerji rekabetinin, güvenlikleşmenin ve büyük güç politikalarının hangi yönde yönetileceğidir. Bu nedenle “Yeni Filistin” kavramı, akademik olarak ancak ihtiyatlı ve karşılaştırmalı bir kavramsallaştırma şeklinde kullanıldığında anlamlıdır. Aksi hâlde iki farklı tarihsel vakayı tek bir siyasal kalıba sokan indirgemeci bir metafora dönüşme riski taşımaktadır.
VII. Askerîleşme, Güvenlik İkilemi ve Doğu Akdeniz’de Yeni Çatışma Dinamikleri
Doğu Akdeniz’de son yıllarda ortaya çıkan güvenlik ortamı, bölgesel askerî kapasitenin niceliksel olarak artmasının ötesinde, güvenlik algılarının ve stratejik tehdit tanımlarının da yeniden şekillendiği bir döneme işaret etmektedir. Bölgenin enerji kaynakları, deniz ulaşım güzergâhları, stratejik limanları, askerî üsleri ve Avrupa ile Orta Doğu arasındaki konumu, Doğu Akdeniz’i klasik bir bölgesel güvenlik alanından çıkararak küresel güç rekabetinin kesişme noktalarından biri hâline getirmiştir. Bu dönüşüm içerisinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin askerî ve güvenlik kapasitesini geliştirme yönündeki politikaları özellikle dikkat çekmektedir. Güney Kıbrıs’ın savunma alanındaki harcamaları, askerî altyapının modernizasyonu, Avrupa savunma mekanizmalarıyla daha fazla bütünleşme çabaları ve bölgesel güvenlik ortaklıkları, adanın yalnızca Kıbrıs sorunu bağlamında değil, Doğu Akdeniz’in genel güvenlik mimarisi içerisinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Nitekim Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 2025 yılı savunma harcamalarının yaklaşık 188,7 milyon avro seviyesinde gerçekleştiği, Ulusal Muhafız harcamalarının da önemli bir bütçe kalemi oluşturduğu görülmektedir. 2026 yılında ise Kıbrıs’ın Avrupa Savunma Fonu kapsamındaki projelerdeki görünürlüğünün artması, savunma kapasitesinin yalnızca ulusal bütçe üzerinden değil, Avrupa düzeyindeki savunma sanayii ve araştırma mekanizmaları üzerinden de güçlendirilmeye çalışıldığını göstermektedir.
Bu gelişmelerin temelinde yalnızca klasik anlamda bir silahlanma mantığının bulunduğunu söylemek yeterli değildir. Askerî kapasitenin geliştirilmesi, aynı zamanda devletlerin kendilerini çevreleyen stratejik belirsizliklere karşı dayanıklılık oluşturma arayışının bir sonucudur. Güney Kıbrıs açısından bakıldığında, bölgesel güvenlik ortamının enerji keşifleri, deniz yetki alanları, Kıbrıs sorunu, İsrail-Filistin çatışmasının Doğu Akdeniz’e yansımaları ve Avrupa güvenlik mimarisindeki dönüşüm gibi birçok faktör tarafından şekillendirildiği görülmektedir. Bu nedenle savunma harcamalarındaki artış, yalnızca saldırı kapasitesinin yükseltilmesi şeklinde okunmamalıdır. Devletlerin askerî kapasiteyi artırmasının arkasında caydırıcılık oluşturma, stratejik altyapıyı koruma, enerji tesislerinin güvenliğini sağlama ve kriz dönemlerinde hareket alanını genişletme gibi amaçlar da bulunmaktadır. Bununla birlikte, bir aktörün kendi güvenliğini artırmak amacıyla gerçekleştirdiği askerî modernizasyonun diğer aktörler tarafından saldırgan hazırlık olarak algılanması, Doğu Akdeniz’de güvenlik ikileminin ortaya çıkmasına veya derinleşmesine neden olabilmektedir.
Güvenlik ikilemi kavramı bu noktada Doğu Akdeniz’deki askerî dönüşümü anlamak açısından önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır. Güvenlik ikileminin temelinde, bir devletin kendisini daha güvenli hâle getirmek amacıyla gerçekleştirdiği askerî veya stratejik hamlelerin diğer devletlerde tehdit algısı oluşturması ve bunun sonucunda karşı tedbirlerin geliştirilmesi bulunmaktadır. Böylece başlangıçta savunma amacı taşıyan bir hamle, karşı taraf açısından saldırı kapasitesinin yükseltilmesi olarak yorumlanabilir. Karşı taraf da kendi güvenliğini sağlamak için askerî kapasitesini artırdığında ilk aktörün tehdit algısı yeniden güçlenir. Sonuçta tarafların hiçbirinin başlangıçta istemediği bir silahlanma ve karşılıklı güvensizlik döngüsü ortaya çıkabilir. Doğu Akdeniz’de bu süreç özellikle deniz ve hava gücü, enerji tesislerinin korunması, askerî tatbikatlar, üslerin kullanımı ve savunma anlaşmaları üzerinden gözlemlenebilecek bir potansiyele sahiptir.
Bölgedeki askerî üsler ve stratejik tesisler bu güvenlik mimarisinin en görünür unsurlarından biridir. Doğu Akdeniz’in coğrafi konumu, bölgedeki askerî tesislere yalnızca yerel değil, kıtalararası bir stratejik değer kazandırmaktadır. Kıbrıs adası, Avrupa ile Levant bölgesi arasında bulunması nedeniyle hava ve deniz ulaşımı açısından önemli bir konuma sahiptir. Adadaki askerî tesisler ve çevredeki stratejik altyapı, kriz dönemlerinde istihbarat, lojistik, gözetleme, ulaştırma ve askerî operasyonların desteklenmesi açısından önem taşıyabilmektedir. Bu durum Kıbrıs’ın jeopolitik değerini yalnızca adanın kendi güvenlik sorunlarıyla sınırlı olmaktan çıkarmaktadır. Ada, daha geniş Doğu Akdeniz güvenlik denkleminde bölgesel gelişmeleri izleme ve gerektiğinde kriz yönetimi kapasitesini destekleme potansiyeline sahip bir stratejik platform niteliği taşımaktadır.
Askerî üslerin önemi yalnızca savaş zamanında kullanılabilecek operasyonel merkezler olmalarından kaynaklanmamaktadır. Barış döneminde de askerî üsler, devletlerin bölgedeki varlıklarının sürekliliğini sağlayan stratejik araçlardır. Bir devletin veya ittifakın belirli bir coğrafyada askerî altyapıya sahip olması, o aktörün kriz anlarında bölgeye müdahale kapasitesini artırmaktadır. Aynı zamanda bu altyapı, caydırıcılık politikalarının fiziksel temelini oluşturmaktadır. Doğu Akdeniz açısından düşünüldüğünde, Kıbrıs’ın coğrafi konumu ve çevresindeki askerî altyapı, bölgeyi Avrupa güvenlik sistemi ile Orta Doğu güvenlik sistemi arasında bir bağlantı alanına dönüştürmektedir. Bu durum Güney Kıbrıs’ın güvenlik politikalarının bölgesel sonuçlarını da genişletmektedir.
Deniz ve hava kuvvetleri ise Doğu Akdeniz’deki güvenlik rekabetinin en kritik unsurları arasında yer almaktadır. Bölgenin temel jeopolitik özelliklerinden biri, stratejik rekabetin büyük ölçüde deniz alanlarında gerçekleşmesidir. Deniz yetki alanlarının belirlenmesi, enerji kaynaklarının araştırılması, denizaltı altyapısının korunması, ticari ulaşım yollarının güvenliği ve askerî hareketlilik, deniz gücünün önemini artırmaktadır. Dolayısıyla deniz kuvvetleri yalnızca savaş hâlinde kullanılan askerî araçlar değil, aynı zamanda devletlerin egemenlik iddialarını görünür kılan stratejik unsurlar hâline gelmiştir. Bir devletin savaş gemilerini belirli bir bölgeye göndermesi veya deniz tatbikatı gerçekleştirmesi, askerî açıdan rutin bir faaliyet olarak değerlendirilebileceği gibi, karşı taraf açısından siyasi mesaj niteliği de taşıyabilmektedir.
Hava gücü açısından da benzer bir durum söz konusudur. Doğu Akdeniz’in nispeten dar bir coğrafyada çok sayıda stratejik aktörü barındırması, hava unsurlarının kriz yönetimindeki önemini artırmaktadır. Modern savaş uçakları, insansız hava araçları, erken uyarı sistemleri ve hava savunma kapasitesi, bölgedeki askerî dengelerin önemli bileşenleridir. Özellikle enerji platformları ve deniz ulaşım hatları gibi kritik altyapıların korunması açısından hava gözetleme kapasitesi önem kazanmaktadır. Bunun sonucunda hava ve deniz gücünün geliştirilmesi, sadece saldırı kapasitesiyle değil, gözetleme, erken uyarı ve caydırıcılık fonksiyonlarıyla da ilişkilendirilmektedir. Ancak bu kapasitenin karşılıklı biçimde geliştirilmesi, bölgedeki aktörlerin birbirlerinin askerî niyetlerini daha kuşkucu biçimde değerlendirmelerine yol açabilir.
Silahlanmanın karşılıklı tehdit algılarını artırması, Doğu Akdeniz’de güvenlik ikileminin en önemli sonuçlarından biridir. Bir aktörün savunma kapasitesini artırması, rakip aktör tarafından yalnızca savunma amacıyla açıklanmayabilir. Özellikle tarihsel anlaşmazlıkların, çözülememiş egemenlik problemlerinin ve karşılıklı güvensizliğin bulunduğu bölgelerde askerî kapasite artışları daha yüksek tehdit algısı yaratabilmektedir. Bu durum, savunma politikalarının güvenlik üretme kapasitesi ile istikrarsızlık üretme potansiyeli arasındaki paradoksu ortaya çıkarmaktadır. Başka bir ifadeyle, daha fazla silahlanma kısa vadede caydırıcılık sağlayabilirken, uzun vadede karşılıklı güven eksikliğini artırarak bölgesel istikrarsızlığı derinleştirebilir.
Bu noktada Güney Kıbrıs’ın savunma politikalarının Avrupa güvenlik mimarisiyle daha fazla bütünleşmesi ayrıca önem kazanmaktadır. Kıbrıs hükümeti, savunma kapasitesinin geliştirilmesini yalnızca ulusal düzeyde değil, Avrupa savunma sanayii ve araştırma mekanizmaları içerisinde de ilerletmeye çalışmaktadır. Kıbrıs yönetiminin 2025 yılında Avrupa Savunma Fonu kapsamındaki projelere katılımının güçlenmesi, bu eğilimin somut göstergelerinden biridir. Avrupa Savunma Fonu’nun 2025 çalışma programı kapsamında 57 projeye bir milyar avronun üzerinde kaynak ayrılması ve Kıbrıs’ın bu ekosistemdeki görünürlüğünün artması, adanın Avrupa güvenlik ve savunma yapılarıyla ilişkisini güçlendiren bir unsur olarak değerlendirilebilir.
Bununla birlikte Doğu Akdeniz’deki askerî kapasite artışını sadece devletlerin silah sistemleri üzerinden değerlendirmek yetersizdir. Enerji tesisleri ve kritik altyapı, güvenlik politikalarının yeni merkezlerinden birini oluşturmaktadır. Doğu Akdeniz’de doğal gaz rezervlerinin keşfedilmesiyle birlikte deniz üzerindeki enerji platformları, boru hatları, elektrik bağlantıları, limanlar ve denizaltı kabloları stratejik güvenlik açısından daha önemli hâle gelmiştir. Enerji altyapısının güvenliği artık yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda ulusal güvenlik, Avrupa enerji güvenliği ve bölgesel istikrarla doğrudan bağlantılıdır. Avrupa Komisyonu da Doğu Akdeniz’deki İsrail, Mısır ve Kıbrıs kaynaklı doğal gaz potansiyelini Avrupa’nın enerji tedarik rotalarının çeşitlendirilmesi bakımından stratejik bir unsur olarak değerlendirmektedir.
Enerji kaynaklarının güvenlik denklemine dahil olması, Doğu Akdeniz’de askerî ve ekonomik rekabet arasındaki sınırları da belirsizleştirmektedir. Bir enerji platformunun güvenliği için gerçekleştirilen deniz devriyesi veya hava gözetleme faaliyeti, ekonomik altyapının korunması açısından savunma amaçlı kabul edilebilir. Ancak aynı faaliyet başka bir aktör tarafından enerji kaynakları üzerindeki siyasi iddianın askerî araçlarla desteklenmesi şeklinde yorumlanabilir. Bu nedenle enerji altyapısının güvenliği, bölgedeki güvenlik ikilemini güçlendiren yeni bir boyut yaratmaktadır. Enerji kaynaklarının ekonomik değeri arttıkça bu kaynakların korunması için gerekli askerî kapasitenin de artması, askerî kapasitenin artması ise rakip aktörlerin tehdit algılarını yükseltmesi mümkündür.
Bu durum enerji ile askerî güvenlik arasında karşılıklı bağımlılık meydana getirmektedir. Doğu Akdeniz’de enerji altyapısının korunması, yalnızca platformların fiziksel olarak saldırılardan korunmasını değil, elektrik şebekelerinin, doğal gaz sistemlerinin, limanların, veri merkezlerinin ve denizaltı kablolarının da korunmasını gerektirmektedir. Özellikle elektrik bağlantı projeleri, bölgesel enerji sistemlerinin birbirine bağlanmasını sağladıkça stratejik önem kazanmaktadır. Avrupa Birliği tarafından desteklenen Yunanistan-Kıbrıs-İsrail elektrik bağlantısı projesi, enerji güvenliğini yalnızca doğal gaz üzerinden değil, elektrik enterkoneksiyonları üzerinden de ele alan daha geniş bir stratejinin parçasıdır. Projenin Kıbrıs ile Girit arasındaki 898 kilometrelik denizaltı bağlantısını içermesi, enerji altyapısının deniz güvenliğiyle ne ölçüde iç içe geçtiğini göstermektedir.
Bu bağlamda enerji altyapısının güvenliği, gelecekte Doğu Akdeniz’deki askerî planlamaların önemli unsurlarından biri hâline gelebilir. Çünkü enerji sistemlerinin birbirine bağlanması bir yandan ekonomik karşılıklı bağımlılığı artırırken diğer yandan kritik altyapıya yönelik saldırıların yaratacağı etkileri de genişletmektedir. Bir enerji tesisinin devre dışı bırakılması artık yalnızca tek bir devletin enerji arzını etkilemeyebilir; birbirine bağlı sistemler üzerinden daha geniş bir coğrafyada ekonomik ve siyasi sonuçlar ortaya çıkabilir. Avrupa Komisyonu da kritik enerji altyapılarının siber saldırılar ve jeopolitik gerilimler dahil olmak üzere farklı risklere giderek daha fazla maruz kaldığını vurgulamaktadır.
Bu nedenle Doğu Akdeniz güvenliğinin yeni boyutlarından biri de siber güvenliktir. Geleneksel askerî tehditler fiziksel alanlarda ortaya çıkarken siber tehditler sınırları aşan ve kaynağının belirlenmesini zorlaştıran bir karakter taşımaktadır. Enerji şebekeleri, liman sistemleri, havaalanları, askerî iletişim ağları, finansal sistemler ve kamu kurumlarının dijital altyapıları siber saldırılara maruz kalabilecek alanlar arasındadır. Böyle bir saldırının doğrudan askerî çatışma biçiminde gerçekleşmesi gerekmez. Bir enerji şirketinin operasyon sistemlerine yönelik siber saldırı, bir elektrik bağlantısının kesilmesi veya kritik iletişim altyapısının işlevsiz hâle getirilmesi, devletin güvenlik kapasitesini dolaylı biçimde zayıflatabilir. Avrupa Birliği'nin kritik enerji altyapısının siber saldırılara karşı dayanıklılığını artırmaya yönelik politikaları da bu dönüşümün Avrupa güvenlik gündemindeki önemini göstermektedir.
Siber tehditlerle birlikte hibrit tehdit kavramı da Doğu Akdeniz güvenlik analizlerinde önem kazanmaktadır. Hibrit tehditler, geleneksel askerî yöntemlerle sınırlı olmayan; siber saldırılar, dezenformasyon, ekonomik baskı, siyasi manipülasyon, kritik altyapıya yönelik müdahaleler ve bilgi operasyonları gibi farklı araçların birlikte kullanılmasını ifade etmektedir. Doğu Akdeniz gibi tarihsel anlaşmazlıkların, enerji rekabetinin ve çok aktörlü güç mücadelelerinin bulunduğu bir ortamda hibrit yöntemlerin kullanılması, krizlerin niteliğini değiştirebilir. Çünkü hibrit tehditler çoğu zaman savaş ile barış arasındaki geleneksel ayrımı belirsizleştirmektedir. Bir devlet açık bir askerî saldırı gerçekleştirmeden rakibinin enerji sistemlerini, ekonomik istikrarını veya kamuoyunun bilgi ortamını etkileyebilir.
Dezenformasyon da bu bağlamda yalnızca iletişim alanına ait bir problem olmaktan çıkarak güvenlik meselesine dönüşmektedir. Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları, enerji rezervleri, askerî faaliyetler ve bölgesel ittifaklar hakkında yayılan yanlış veya manipülatif bilgiler, toplumların ve siyasi aktörlerin tehdit algılarını değiştirebilir. Böyle bir ortamda gerçek bir askerî hareketlilik ile algısal bir tehdit arasında ayrım yapmak zorlaşabilir. Kamuoyunun aşırı tehdit algısına sürüklenmesi, hükümetler üzerindeki siyasi baskıyı artırarak daha sert güvenlik politikalarının benimsenmesine yol açabilir. Böylece bilgi alanındaki bir kriz, siyasi ve askerî alana taşınabilir.
Bu durum güvenlik ikileminin yalnızca fiziksel silahlanma üzerinden değil, algılar üzerinden de işlediğini göstermektedir. Bir devlet diğerinin askerî kapasitesini olduğundan daha saldırgan değerlendirdiğinde, kendi savunma kapasitesini artırabilir. Karşı taraf ise bu artışı yeni bir tehdit olarak algılayarak benzer bir tepki verebilir. Böylece gerçek tehdit ile algılanan tehdit arasındaki fark giderek kapanabilir. Doğu Akdeniz gibi coğrafi olarak küçük fakat stratejik açıdan yoğun bir bölgede bu süreç daha hızlı sonuçlar doğurabilir. Çünkü tarafların askerî hareketleri birbirlerini kısa sürede etkileyebilecek yakınlıktadır.
Bölgesel krizlerin daha geniş bir çatışmaya dönüşme ihtimali de bu nedenle önem taşımaktadır. Doğu Akdeniz’de ortaya çıkabilecek bir kriz, yalnızca iki aktör arasında sınırlı kalmayabilir. Bölgedeki devletlerin farklı güvenlik ortaklıklarına sahip olması, Avrupa Birliği'nin ekonomik ve siyasi çıkarlarının bulunması, ABD'nin bölgesel güvenlik politikaları, İsrail'in güvenlik ihtiyaçları ve Rusya'nın Akdeniz'deki stratejik varlığı, yerel bir krizin uluslararası boyut kazanmasına neden olabilir. Bu durum bölgedeki herhangi bir askerî gerilimin yönetilmesini daha karmaşık hâle getirmektedir. Krizin tarafları kendi güvenlik ortaklarından diplomatik veya askerî destek talep ettiğinde, başlangıçta sınırlı olan bir anlaşmazlık daha geniş bir güç rekabetinin parçasına dönüşebilir.
Doğu Akdeniz’deki bu genişleme riski, özellikle enerji tesisleri veya kritik altyapıların bir kriz sırasında zarar görmesi durumunda daha da artabilir. Örneğin bir enerji platformuna, limana veya denizaltı kablosuna yönelik saldırı, doğrudan ekonomik kaybın ötesinde siyasi ve askerî tepki oluşturabilir. Kritik altyapının saldırıya uğraması, saldırının arkasındaki aktör konusunda belirsizlik bulunması hâlinde daha da karmaşık bir tablo yaratabilir. Siber saldırılarda ise failin belirlenmesindeki güçlük, misilleme kararlarının alınmasını zorlaştırmaktadır. Bir devlet, kendisine yönelik saldırının kaynağından emin olmadan gerçekleştireceği karşı saldırıyla yanlış aktörü hedefleyebilir ve böylece kriz daha geniş bir çatışma sürecine sürüklenebilir.
Bu nedenle Doğu Akdeniz’de askerî kapasitenin artışı ile güvenlik arasında doğrusal bir ilişki kurmak mümkün değildir. Daha fazla askerî kapasite bazı koşullarda caydırıcılığı artırarak çatışmayı önleyebilir. Caydırıcılık teorisine göre bir devletin saldırıya karşı yeterli karşılık verme kapasitesine sahip olması, rakibin saldırı maliyetlerini yükselterek saldırı kararını engelleyebilir. Ancak caydırıcılığın başarılı olabilmesi için askerî kapasitenin yanı sıra karşı tarafın niyetleri doğru değerlendirmeli, iletişim kanalları açık tutulmalı ve kırmızı çizgiler konusunda belirsizlik azaltılmalıdır. Aksi hâlde caydırıcılık amacıyla gerçekleştirilen askerî hamleler yanlış anlaşılabilir ve güvenlik ikilemini derinleştirebilir.
Doğu Akdeniz’de istikrarın korunabilmesi açısından askerî kapasitenin kontrol edilmesi kadar kriz iletişim mekanizmalarının geliştirilmesi de önemlidir. Askerî tatbikatların önceden bildirilmesi, iletişim kanallarının açık tutulması, deniz ve hava unsurlarının karşılaşmalarında yanlış hesaplamaları önleyecek prosedürlerin geliştirilmesi ve kritik altyapının korunmasına yönelik bölgesel mekanizmaların oluşturulması, güvenlik ikileminin azaltılmasına katkı sağlayabilir. Özellikle enerji altyapısının korunması gibi ortak çıkar alanları, rakip aktörler arasında sınırlı da olsa iş birliği zemini oluşturabilir. Enerji güvenliği, tarafların tamamen aynı siyasi hedeflere sahip olmasını gerektirmeden ortak risklerin yönetilmesine imkân sağlayabilecek alanlardan biridir.
Bununla birlikte enerji iş birliğinin otomatik olarak siyasi uzlaşma yaratacağı düşünülmemelidir. Enerji kaynakları bazı durumlarda iş birliğini teşvik ederken bazı durumlarda rekabeti daha da sertleştirebilir. Bir enerji rezervinin ekonomik değerinin yükselmesi, bu rezerv üzerinde hak iddia eden aktörlerin stratejik önemini artırabilir. Enerji projelerinin hangi güzergâhlardan geçeceği, hangi aktörleri ekonomik olarak birbirine bağlayacağı ve hangi devletlerin enerji ticaretinden faydalanacağı gibi sorular, enerji politikasını doğrudan jeopolitik mesele hâline getirmektedir. Doğu Akdeniz’de doğal gazın Avrupa enerji güvenliği açısından önem kazanması da bu nedenle bölgenin jeostratejik değerini artırmaktadır. Avrupa Komisyonu, Doğu Akdeniz gazını Avrupa'nın tedarik kaynaklarını ve rotalarını çeşitlendirme çabalarının bir unsuru olarak değerlendirmektedir.
Bu noktada askerî kapasite ile enerji jeopolitiği arasındaki ilişki karşılıklı biçimde şekillenmektedir. Enerji altyapısının güvenliği askerî kapasite gerektirirken, enerji kaynaklarının varlığı da devletlerin bölgedeki askerî ve diplomatik konumlarını güçlendirebilir. Dolayısıyla enerji güvenliği ve askerî güvenlik birbirinden bağımsız iki alan olmaktan çıkmaktadır. Doğu Akdeniz’de enerji platformlarının, denizaltı kablolarının ve elektrik bağlantılarının korunması gelecekte bölgesel güvenlik politikalarının temel gündemlerinden biri olmaya devam edebilir. Avrupa'nın sınır ötesi enerji altyapısını stratejik güvenlik unsuru olarak ele alması da bu eğilimi desteklemektedir.
Güney Kıbrıs açısından bu gelişmeler, adanın güvenlik politikasının geleneksel Kıbrıs sorunu çerçevesinden daha geniş bir stratejik bağlama taşındığını göstermektedir. Savunma kapasitesinin modernizasyonu, Avrupa savunma mekanizmalarına katılım, enerji projeleri, bölgesel ortaklıklar ve kritik altyapının korunması gibi alanlar birbirleriyle bağlantılı hâle gelmiştir. Kıbrıs yönetiminin savunma sanayii iş birliği programlarını geliştirmeyi ve ulusal savunma kapasitesini güçlendirmeyi hedeflediğini açıklaması da bu dönüşümün kurumsal boyutunu ortaya koymaktadır.
Ancak bu gelişmeleri doğrudan bir savaş hazırlığı şeklinde yorumlamak analitik açıdan aşırı determinist bir yaklaşım olacaktır. Savunma kapasitesinin yükseltilmesi, devletlerin güvenlik ortamındaki belirsizliklere karşı hazırlık yapma çabasının doğal bir sonucu olabilir. Sorun, bu kapasitenin diğer aktörler tarafından nasıl algılandığı noktasında ortaya çıkmaktadır. Güvenlik politikalarında niyet ile algı arasındaki fark, çoğu zaman kapasitenin kendisinden daha belirleyici olabilmektedir. Bir aktör kendisini savunma amacıyla silahlandırdığını düşünürken karşı aktör aynı kapasiteyi gelecekteki saldırının hazırlığı olarak değerlendirebilir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de güvenlik istikrarı yalnızca askerî kapasitenin düzeyiyle değil, aktörlerin birbirlerinin niyetlerini nasıl değerlendirdiğiyle de bağlantılıdır.
Bu durum bölgedeki ittifak ilişkilerinin de dikkatle değerlendirilmesini gerektirmektedir. Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki ilişkilerin enerji, savunma, diplomasi ve güvenlik alanlarında gelişmesi, Doğu Akdeniz’de yeni bir stratejik ağın oluşmasına katkı sağlamaktadır. Böyle bir ağ bir taraftan üyelerinin güvenliğini ve caydırıcılık kapasitesini artırabilirken diğer taraftan bölgesel güç dengesini değiştirebilir. İttifakların güçlenmesi, ittifak dışında kalan aktörlerin tehdit algılarını artırdığı ölçüde yeni karşı ittifakların veya askerî tedbirlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Böylece bölgesel güvenlik sistemi, birbirini dengeleyen ve karşılıklı olarak birbirinin askerî kapasitesini artıran bloklara ayrılabilir.
Bu süreçte NATO'nun rolü de dolaylı biçimde önem taşımaktadır. NATO'nun Doğu Akdeniz'deki varlığı, ittifakın kolektif savunma mekanizmasının doğrudan her bölgesel aktöre uygulanması anlamına gelmemektedir. Ancak NATO üyesi devletlerin bölgedeki askerî ve siyasi konumları, ittifakın genel güvenlik ortamıyla bağlantılıdır. Aynı zamanda Avrupa Birliği'nin savunma politikalarının gelişmesi, NATO ile Avrupa güvenlik mimarisi arasındaki ilişkilerin daha karmaşık bir hâle gelmesine neden olmaktadır. Bu nedenle Güney Kıbrıs'ın Avrupa savunma mekanizmalarıyla bütünleşmesi, Doğu Akdeniz güvenliğinin yalnızca bölgesel değil, Avrupa düzeyinde de değerlendirilmesini gerektirmektedir.
Doğu Akdeniz’de askerî kapasitenin artması, enerji rekabeti, kritik altyapının stratejikleşmesi, hibrit tehditlerin yükselmesi ve büyük güçlerin bölgeye yönelik ilgisinin devam etmesi, birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunlar birbirini besleyen ve bölgesel güvenlik mimarisini dönüştüren süreçlerdir. Askerî modernizasyon caydırıcılığı artırabilir; fakat aynı zamanda güvenlik ikilemini derinleştirebilir. Enerji projeleri ekonomik karşılıklı bağımlılığı güçlendirebilir; ancak aynı zamanda enerji kaynakları üzerindeki rekabeti artırabilir. Siber güvenlik mekanizmaları kritik altyapıyı koruyabilir; ancak siber kapasitenin askerî amaçlarla kullanılması yeni tehdit alanları yaratabilir. İttifaklar istikrar sağlayabilir; ancak ittifaklaşma eğiliminin artması karşı bloklaşmayı da beraberinde getirebilir.
Bu nedenle Doğu Akdeniz’de gelecekte ortaya çıkabilecek güvenlik ortamını yalnızca “silahlanma” veya “çatışma” kavramlarıyla açıklamak yeterli değildir. Bölgedeki temel mesele, askerî kapasitenin nasıl yönetileceği ve bu kapasitenin karşılıklı tehdit algılarına dönüşmesinin nasıl engelleneceğidir. Eğer aktörler askerî modernizasyonu yalnızca rakiplerinin kapasitesine cevap vermek şeklinde algılarsa, güvenlik ikilemi giderek güçlenebilir. Buna karşılık kriz iletişimi, enerji güvenliğinde ortak çıkarların geliştirilmesi, kritik altyapının korunmasına yönelik iş birliği, siber güvenlik alanında koordinasyon ve askerî faaliyetlerin şeffaflaştırılması gibi mekanizmalar gerilimin kontrol altında tutulmasına yardımcı olabilir.
Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın giderek daha fazla askerî, ekonomik ve diplomatik güvenlik ağı içerisine yerleşmesi, onu Doğu Akdeniz’de stratejik açıdan daha önemli bir aktör hâline getirmektedir. Ancak bu durumun doğrudan yeni bir çatışmanın habercisi olduğunu ileri sürmek yerine, bölgesel güvenlik mimarisinin daha karmaşık ve çok katmanlı hâle geldiğini söylemek daha doğru olacaktır. “Yeni Filistin” söylemi açısından değerlendirildiğinde de kritik nokta burada ortaya çıkmaktadır. Güney Kıbrıs’ın gelecekte Filistin benzeri uzun süreli ve çok aktörlü bir güvenlik krizinin merkezine dönüşüp dönüşmeyeceği, yalnızca mevcut askerî kapasiteye değil, Kıbrıs sorununun geleceğine, Doğu Akdeniz enerji rekabetine, bölgesel ittifakların yönüne, büyük güçlerin politikalarına ve kriz yönetim mekanizmalarının başarısına bağlı olacaktır.
Bu çerçevede Doğu Akdeniz’de asıl risk, tek başına bir aktörün askerî kapasitesinin artması değil, birbirini takip eden güvenlik hamlelerinin karşılıklı tehdit algılarını kalıcı hâle getirmesidir. Bir aktörün savunma yatırımı diğerinin askerî modernizasyonunu, onun kapasite artışı ise bir başka aktörün ittifak arayışını tetiklediğinde bölgesel güvenlik sistemi kendi kendisini besleyen bir rekabet döngüsüne girebilir. Bu döngü enerji tesislerinin, deniz ulaşım yollarının, askerî üslerin ve kritik dijital altyapının stratejik değerinin yükselmesiyle daha da karmaşıklaşabilir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in gelecekteki güvenlik ortamı, klasik askerî güç dengelerinin yanında enerji, teknoloji, siber kapasite, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve stratejik iletişim gibi unsurlar tarafından belirlenecektir.
Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın “Yeni Filistin” olup olmadığı sorusuna güvenlik perspektifinden verilecek cevap, mevcut askerî hareketlilik üzerinden kesin biçimde olumlu veya olumsuz biçimde verilemez. Daha doğru yaklaşım, Güney Kıbrıs’ın Filistin meselesiyle aynı tarihsel ve siyasal koşullara sahip olmadığını kabul etmekle birlikte, Doğu Akdeniz’de artan askerîleşme, çözülememiş egemenlik sorunları, enerji rekabeti, dış aktörlerin müdahil olması ve çok katmanlı güvenlik ilişkileri nedeniyle gelecekte daha geniş bir jeopolitik rekabet alanına dönüşme potansiyeline sahip olduğunu değerlendirmektir. Bu potansiyelin çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyecek temel unsur ise askerî kapasitenin varlığından ziyade bu kapasitenin hangi stratejik amaçlarla kullanıldığı ve bölgesel aktörlerin birbirlerinin güvenlik kaygılarını ne ölçüde yönetebildiğidir.
VIII. “Yeni Filistin” Söyleminin Analizi: Güney Kıbrıs’ın Geleceği ve Doğu Akdeniz’de Olası Jeopolitik Senaryolar
“Yeni Filistin” kavramı öncelikle siyasal bir benzetme olarak ele alınmalıdır. Bu kavramın kullanılmasının temelinde, iki coğrafyanın da yalnızca klasik anlamda bir toprak anlaşmazlığı olmaktan çıkarak daha geniş bir uluslararası güvenlik ve jeopolitik rekabet alanına dönüşmesi düşüncesi bulunmaktadır. Filistin meselesinde toprak, egemenlik, uluslararası tanınma, yerinden edilme, güvenlik, büyük güç müdahalesi ve bölgesel ittifaklar iç içe geçmiş durumdadır. Kıbrıs meselesinde ise özellikle 1974 sonrasında ortaya çıkan bölünmüş yapı, Birleşmiş Milletler gözetimindeki tampon bölge, iki toplum arasındaki siyasal ayrışma ve dış aktörlerin güvenlik politikaları benzer biçimde çok katmanlı bir sorun alanı yaratmıştır. Bununla birlikte bu benzerliklerin iki vakayı birbirinin aynısı hâline getirmediği belirtilmelidir. Filistin meselesi sömürgecilik, işgal, devletleşme, mültecilik ve devam eden silahlı çatışma gibi unsurlar bakımından Kıbrıs sorunundan farklı bir tarihsel ve hukuki karaktere sahiptir. Dolayısıyla “Yeni Filistin” ifadesinin bilimsel değeri, iki vakayı eşitlemesinden değil, bölünmüş coğrafyaların nasıl daha geniş jeopolitik mücadelelerin merkezine dönüşebildiğini tartışmaya açmasından kaynaklanmaktadır.
Bu noktada Güney Kıbrıs’ın uluslararası sistem içerisindeki konumu, Filistin örneğinden ayrılan en önemli unsurlardan biridir. Güney Kıbrıs, uluslararası toplumun önemli bir bölümü tarafından tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kontrolündeki alanı temsil etmekte ve Avrupa Birliği içerisinde yer almaktadır. Bu durum, onu Filistin’den farklı bir diplomatik ve hukuki konuma yerleştirmektedir. Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği, herhangi bir bölgesel kriz durumunda meselenin yalnızca ada içerisindeki aktörler arasında kalmasını engelleyebilecek kurumsal bir boyut yaratmaktadır. Nitekim Avrupa Komisyonu 2026 yılında Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler çerçevesinde ve ilgili Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda kapsamlı biçimde çözülmesine yönelik taahhüdünü yinelemiştir. Bu nedenle “Yeni Filistin” benzetmesi yapılırken Güney Kıbrıs’ın AB üyeliği ve Avrupa kurumlarıyla bütünleşmiş olması temel bir farklılaştırıcı değişken olarak değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte benzetmenin güçlü olduğu alanlardan biri, statükonun normalleşmesi ve bölünmüşlüğün kalıcılaşması meselesidir. Uzun süre devam eden bölünmüş siyasal alanlar, zaman içerisinde olağanüstü olarak başlayan koşulların normal siyasal gerçeklikler hâline gelmesine neden olabilir. Kıbrıs açısından tampon bölgenin varlığı, müzakerelerin sonuçsuz kalması, tarafların güvenlik algılarındaki farklılıklar ve adadaki askerî yapılanmanın devamlılığı bu riskin önemli göstergeleridir. Birleşmiş Milletler’in 2026 tarihli raporunda tampon bölgenin bütünlüğünün aşınmasına yönelik uzun dönemli eğilimlerden, askerî modernizasyon ve uzun vadeli askerî yatırımlardan ve tarafların Birleşmiş Milletler makamlarına yönelik ihlallerinden söz edilmektedir. Dolayısıyla Kıbrıs meselesinin temel tehlikesi yalnızca yeniden sıcak çatışma ihtimali değildir; çözümsüzlüğün kurumsallaşması ve bölünmüşlüğün kalıcı bir statükoya dönüşmesi de önemli bir güvenlik problemidir.
Ancak Kıbrıs’ın Filistin’e benzetilmesinin zayıf tarafları da oldukça belirgindir. Birinci farklılık, çatışmanın niteliğidir. Filistin meselesi günümüzde aktif savaş, işgal, yoğun askerî operasyonlar, insani kriz ve kitlesel yerinden edilmeler gibi çok daha ağır güvenlik sonuçları üretmektedir. Kıbrıs’ta ise uzun yıllardır büyük ölçekli savaş yaşanmamakta, Birleşmiş Milletler barış gücü tampon bölgedeki durumu izlemekte ve siyasal aktörler arasında farklı yoğunluklarda diplomatik temas mekanizmaları bulunmaktadır. 2026 yılı içerisinde dahi UNFICYP’in tampon bölgedeki faaliyetlerini sürdürmesi, taraflar arasındaki ateşkes hatlarını izlemeye devam etmesi ve gerilimlerin sıcak çatışmaya dönüşmesini önlemeye çalışması, Kıbrıs’ın güvenlik mimarisinin Filistin’den önemli ölçüde farklı olduğunu göstermektedir.
İkinci farklılık, uluslararası sistem içerisindeki kurumsal konumdur. Filistin’in devletleşme ve uluslararası tanınma sorunu devam ederken Güney Kıbrıs, Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısı içerisinde yer alan bir aktördür. Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın gelecekte ciddi bir güvenlik krizinin merkezine dönüşmesi hâlinde Avrupa düzeyindeki siyasi ve ekonomik mekanizmaların devreye girmesi beklenebilir. 2026 yılında Avrupa kurumlarında Orta Doğu’daki savaşın Kıbrıs’ın güvenliği üzerindeki etkileri konusunda tartışmalar yürütülmüş ve Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyesi olarak güvenliğinin Avrupa güvenliğiyle bağlantılı olduğu açık biçimde ifade edilmiştir. Bu durum, Güney Kıbrıs’ın tamamen yalnızlaştırılmış veya uluslararası sistemden dışlanmış bir aktör hâline gelmesini zorlaştırmaktadır.
Kıbrıs’taki mevcut statükonun sürdürülebilirliği ise bu çalışmanın en kritik sorularından biridir. Statüko kısa vadede çatışmayı önleyen bir mekanizma gibi görünse de uzun vadede çözüm üretmeyen statükoların kendi içerisinde kırılganlıklar biriktirdiği söylenebilir. Birleşmiş Milletler barış gücünün varlığı sıcak çatışmanın önlenmesine katkı sağlamakta, ancak barış gücü tek başına siyasi çözüm yaratamamaktadır. 2026 raporunda UNFICYP’in askerî ve polis devriyeleriyle ateşkes hatlarını izlediği, fakat aynı zamanda kaynak ve personel kısıtlamalarının operasyonel kapasite üzerinde baskı oluşturduğu belirtilmektedir. Bu durum, Kıbrıs’taki statükonun yalnızca siyasi iradeye değil, aynı zamanda uluslararası güvenlik mekanizmalarının devamlılığına da bağımlı olduğunu göstermektedir.
Statükonun sürdürülebilirliğini belirleyen ikinci unsur, tarafların güvenlik algılarındaki farklılıklardır. Güvenlik algıları birbirinden uzaklaştıkça tarafların kendi savunma kapasitelerini artırma eğilimi güçlenmektedir. Bu durum klasik güvenlik ikilemi mekanizmasını ortaya çıkarmaktadır. Bir tarafın savunma amacıyla gerçekleştirdiği askerî modernizasyon, diğer taraf tarafından saldırı hazırlığı olarak algılanabilmekte ve karşı tedbirleri tetikleyebilmektedir. Böylece başlangıçta savunma amaçlı olan eylemler zamanla karşılıklı güvensizliği artıran bir döngü oluşturabilmektedir. Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs raporunda tampon bölgenin bütünlüğünün aşınması ve uzun dönemli askerî yatırımların sürmesi konusunda duyulan kaygılar bu açıdan önemlidir.
Statükoyu zorlayan bir diğer faktör ise Doğu Akdeniz’deki enerji ve bağlantısallık projeleridir. Enerji kaynakları başlangıçta ekonomik iş birliği için bir fırsat olarak görülürken, deniz yetki alanları ve altyapı güvenliğiyle birleştiğinde güvenlik politikalarının parçasına dönüşebilmektedir. Güney Kıbrıs’ın enerji güvenliği açısından kırılganlığı da bu bağlamda önemlidir. Avrupa Komisyonu’nun 2026 ülke raporuna göre Kıbrıs’ın 2024 yılında brüt kullanılabilir enerjisinin yüzde 87,7’si ithalata bağımlıydı; bu durum adanın enerji güvenliğini dış şoklara karşı hassas hâle getirmektedir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs açısından enerji yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda ulusal ve bölgesel güvenlik meselesidir.
Doğu Akdeniz’de yeni ittifakların ortaya çıkma ihtimali de “Yeni Filistin” tezinin geleceğe yönelik boyutunu oluşturmaktadır. Özellikle Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki ilişkilerin son yıllarda enerji diplomasisinin ötesine geçerek güvenlik, savunma, deniz güvenliği, kritik altyapı ve siber güvenlik gibi alanlara genişlediği görülmektedir. 10. Üçlü Zirve Bildirisi’nde üç aktörün güvenlik, savunma ve askerî alanlarda iş birliğini güçlendirme kararı alması; deniz yolları ve kritik altyapının korunmasına yönelik iş birliğini artırmayı hedeflemesi ve enerji projelerini desteklemesi bu dönüşümün kurumsal göstergeleridir. Bu durum Güney Kıbrıs’ın yalnızca bir ada devleti olarak değil, daha geniş bir bölgesel ağın parçası olarak değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Bu ittifaklaşmanın daha da genişlemesi ihtimali bulunmaktadır. Özellikle ABD’nin “3+1” formatı içerisinde Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail ile enerji ve stratejik bağlantısallık konularında iş birliği yürütmesi, bölgesel yapılanmanın sadece üçlü bir eksenle sınırlı olmadığını göstermektedir. 2026 yılında ABD, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasında Doğu Akdeniz Enerji Merkezi kurulmasına yönelik bir anlaşma imzalanmıştır. Bu girişimin amacı enerji güvenliği, yatırım, teknoloji, bölgesel iş birliği ve enerji altyapısının güçlendirilmesi olarak açıklanmıştır. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın gelecekteki jeopolitik konumu, yalnızca Kıbrıs sorununun iç dinamikleriyle değil, Doğu Akdeniz’de oluşan çok taraflı stratejik ağlarla da şekillenecektir.
Enerji rekabetinin gelecekteki güvenlik ortamına etkisi özellikle kritik olacaktır. Doğu Akdeniz’de doğal gaz kaynakları, elektrik bağlantıları, deniz altı kabloları, LNG altyapısı ve enerji koridorları birbirinden bağımsız projeler olmaktan çıkıp bölgesel stratejik bağlantısallığın unsurlarına dönüşmektedir. Great Sea Interconnector bu açıdan dikkat çekici bir örnektir. Avrupa Komisyonu bu projeyi Kıbrıs’ın enerji izolasyonunu sona erdirmeyi amaçlayan stratejik öneme sahip bir proje olarak değerlendirmekte ve projeye 657 milyon avroluk Connecting Europe Facility desteği sağlamaktadır. Projenin başarısı yalnızca Kıbrıs’ın elektrik piyasasına entegrasyonu açısından değil, Doğu Akdeniz’in Avrupa enerji güvenliği içerisindeki konumunun güçlendirilmesi bakımından da önemlidir.
Enerji altyapısının güvenlik boyutunun güçlenmesi, ekonomik projelerin askerî ve stratejik değerini de artırmaktadır. Bir elektrik bağlantı kablosu, doğal gaz tesisi, LNG terminali, liman veya deniz altı iletişim kablosu artık sadece ekonomik altyapı olarak değerlendirilememektedir. Bunların güvenliği devletlerin ulusal güvenlik politikalarının bir parçası hâline gelmektedir. Avrupa Savunma Ajansı’nın 2026 yılında Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği savunma ve güvenlik alanında sürdürülebilir enerji toplantısında da enerjinin askerî kapasite açısından bir destek unsuru olmanın ötesinde, aynı zamanda bir kırılganlık kaynağı olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenle gelecekte Doğu Akdeniz’de enerji altyapısının korunması, deniz güvenliği ve askerî caydırıcılık birbirinden daha fazla ayrılmaz hâle gelebilir.
Bu durum “Yeni Filistin” tezinin bir başka boyutunu ortaya çıkarmaktadır. Filistin meselesinde enerji, su, sınır, ulaşım ve kritik altyapı gibi unsurlar siyasal egemenlik ve güvenlik tartışmalarıyla iç içe geçmiştir. Kıbrıs açısından da kritik altyapının jeopolitik değeri yükseldikçe ada üzerindeki ekonomik faaliyetler stratejik bir nitelik kazanacaktır. Fakat burada yine önemli bir ayrım bulunmaktadır: Kıbrıs’ta altyapı rekabetinin temel belirleyicisi henüz doğrudan sürekli bir savaş değildir; daha çok caydırıcılık, ekonomik rekabet, deniz yetki alanları, enerji güvenliği ve ittifaklaşma üzerinden gelişmektedir. Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın “yeni Filistin” hâline gelmesi, mevcut koşulların doğrudan sonucu değil, olası bir güvenlik tırmanmasının sonucunda ortaya çıkabilecek senaryolardan biri olarak değerlendirilmelidir.
Büyük güç rekabeti ise bu sürecin ölçeğini belirleyebilecek temel faktörlerden biridir. ABD açısından Doğu Akdeniz; Avrupa enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği, deniz yolları, enerji altyapısı ve bölgesel ortaklıklar açısından önem taşımaktadır. Avrupa Birliği açısından ise Kıbrıs doğrudan kendi güvenlik ve enerji alanının parçasıdır. Rusya açısından Doğu Akdeniz, Akdeniz jeopolitiği ve Avrupa’nın enerji güvenliği bağlamında stratejik öneme sahip olmaya devam etmektedir. Çin ise doğrudan askerî ittifak kurmaktan ziyade ticaret, limanlar, altyapı ve ekonomik bağlantısallık üzerinden bölgesel etkinlik geliştirme potansiyeline sahiptir. Bu aktörlerin çıkarları birbiriyle kesiştiğinde Kıbrıs’ın jeopolitik önemi daha da artacaktır.
Ancak büyük güçlerin bölgeye ilgisinin artması otomatik olarak çatışma anlamına gelmemektedir. Tam tersine, büyük güçlerin bölgesel aktörlerle geliştirdiği ekonomik ve güvenlik bağları caydırıcılığı güçlendirerek sıcak çatışma ihtimalini azaltabilir. Buradaki temel problem, caydırıcılığın iki farklı sonucu aynı anda doğurabilmesidir. Bir taraftan güçlü ittifaklar saldırı maliyetini yükselterek savaşı engelleyebilir; diğer taraftan tarafların kendilerini daha güvende hissetmeleri, riskli politikaları uygulama konusunda cesaretlendirebilir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de ittifaklaşmanın etkisi tek yönlü değildir. Güvenlik ağlarının genişlemesi barışı sağlayabileceği gibi güvenlik ikilemini de derinleştirebilir.
Bu noktada üç temel gelecek senaryosu üzerinde durmak mümkündür. Birinci senaryo çatışma senaryosudur. Bu senaryoda deniz yetki alanları, enerji kaynakları, askerî hareketlilik veya bölgesel savaşların yayılması sonucunda Doğu Akdeniz’de mevcut gerilimlerden biri kontrol dışına çıkar. Özellikle Orta Doğu’daki savaşların Kıbrıs’ın yakın çevresindeki güvenlik ortamını etkilemesi bu riski artırmaktadır. 2026 Avrupa Komisyonu değerlendirmesinde Kıbrıs’ın Orta Doğu’daki çatışmalara coğrafi yakınlığı nedeniyle ekonomik güvenlik risklerinin yükseldiği belirtilmiş ve adanın daha önce “istikrar alanı” olarak algılanan konumunun baskı altında kalabileceğine dikkat çekilmiştir. Böyle bir senaryoda Güney Kıbrıs’ın stratejik tesisleri, enerji altyapısı, limanları veya hava sahası bölgesel krizlerin etkisini doğrudan hissedebilir.
İkinci senaryo kontrollü rekabet senaryosudur. Bu senaryoda taraflar arasındaki anlaşmazlıklar çözülmez; ancak taraflar çatışmanın maliyetinin yüksek olduğunu kabul ederek doğrudan savaştan kaçınırlar. Deniz yetki alanları, enerji ruhsatları ve askerî kapasite konularındaki rekabet devam ederken diplomatik kanallar açık tutulur. Bu model aslında Kıbrıs için mevcut statükonun daha gelişmiş bir versiyonu anlamına gelebilir. Birleşmiş Milletler barış gücü tampon bölgedeki istikrarı korumaya devam ederken, bölgesel aktörler arasında kriz yönetimi mekanizmaları oluşturulabilir. Böyle bir yapı kısa vadede istikrar sağlayabilir; ancak temel siyasi anlaşmazlıkları ortadan kaldırmadığı için uzun vadeli çözüm üretme kapasitesi sınırlı kalacaktır.
Üçüncü senaryo ise bölgesel iş birliği senaryosudur. Bu modelde enerji kaynakları rekabet unsuru olmaktan çıkarılarak ortak ekonomik çıkar alanına dönüştürülür. Elektrik bağlantıları, doğal gaz, yenilenebilir enerji, deniz güvenliği, kritik altyapının korunması, çevre güvenliği ve siber güvenlik gibi alanlarda çok taraflı mekanizmalar oluşturulabilir. Great Sea Interconnector ve Doğu Akdeniz Enerji Merkezi gibi projeler bu senaryonun ekonomik altyapısını oluşturabilecek niteliktedir. 2026 yılında ABD, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasında oluşturulması kararlaştırılan Eastern Mediterranean Energy Center, bölgesel enerji iş birliğinin kurumsallaştırılması açısından önemli bir örnektir.
Bununla birlikte bölgesel iş birliğinin gerçekleşmesi için ekonomik çıkarların siyasi anlaşmazlıklardan daha güçlü hâle gelmesi gerekir. Enerji projelerinin ekonomik olarak kârlı olması tek başına yeterli değildir. Projelerin güvenli, hukuken kabul edilebilir, finansal açıdan sürdürülebilir ve bölgesel aktörlerin önemli bölümünün çıkarlarıyla uyumlu olması gerekir. Aksi takdirde enerji altyapısı barış aracı olmak yerine yeni bir rekabet alanı yaratabilir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de enerji jeopolitiğinin geleceği, yalnızca doğal gaz rezervlerinin büyüklüğüyle değil, bu kaynakların hangi siyasal ve hukuki çerçevede işletileceğiyle belirlenecektir.
Güney Kıbrıs’ın uzun vadede bölgesel bir güvenlik krizinin merkezine dönüşüp dönüşemeyeceği sorusuna gelindiğinde ise kesin bir sonuç vermek yerine koşullu bir değerlendirme yapmak gerekir. Güney Kıbrıs’ın stratejik konumu, Avrupa Birliği üyeliği, İsrail ve Yunanistan ile ilişkileri, ABD ile gelişen enerji ortaklığı, Doğu Akdeniz enerji kaynakları ve Orta Doğu’ya yakınlığı adanın stratejik önemini artırmaktadır. Ancak stratejik önem ile güvenlik krizinin merkezi olmak aynı şey değildir. Bir coğrafyanın stratejik önemi yükselirken aynı zamanda caydırıcılık ve diplomatik koruma kapasitesi de artabilir. Güney Kıbrıs örneğinde AB üyeliği, uluslararası diplomatik bağlantılar ve bölgesel ortaklıklar böyle bir koruyucu işlev görebilir.
Öte yandan bu ilişkiler Güney Kıbrıs’ı bölgesel krizlerden tamamen izole etmeyebilir. Özellikle İsrail-Filistin çatışmasının genişlemesi, Lübnan ve Suriye gibi yakın çevredeki krizlerin derinleşmesi veya Doğu Akdeniz’de deniz güvenliği sorunlarının artması durumunda Kıbrıs’ın coğrafi konumu avantajdan çok kırılganlık yaratabilir. Avrupa Komisyonu 2026 değerlendirmesinde Orta Doğu’daki çatışmaların Kıbrıs üzerinde ekonomik güvenlik etkileri yaratabileceğini ve adanın güvenli liman imajının zarar görebileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın gelecekteki risk düzeyi, yalnızca Kıbrıs sorununa değil, yakın çevredeki çatışmaların yayılma kapasitesine de bağlı olacaktır.
“Yeni Filistin” tezinin desteklenmesi veya reddedilmesi için kullanılabilecek göstergeler bu nedenle çok boyutlu olmalıdır. İlk gösterge, askerîleşmenin düzeyidir. Güney Kıbrıs çevresinde sürekli ve yoğun askerî yığınakların artması, hava ve deniz unsurlarının kalıcı hâle gelmesi ve kritik altyapının askerî koruma altına alınması tezin güçlenmesine neden olabilir. İkinci gösterge, bölünmüşlüğün kurumsallaşma derecesidir. Siyasal çözüm ihtimalinin zayıflaması, iki toplum arasındaki temasın azalması ve mevcut bölünmüşlüğün kalıcı siyasal yapıya dönüşmesi “Yeni Filistin” benzetmesini güçlendirebilir.
Üçüncü gösterge uluslararası hukuk ve tanınma sorununun niteliğidir. Filistin örneğindeki temel meselelerden biri egemenlik ve devletleşme sorunudur. Kıbrıs’ta ise uluslararası tanınma yapısı farklıdır. Bu farklılığın devam etmesi, “Yeni Filistin” tezinin sınırlı kalmasına neden olacaktır. Dördüncü gösterge dış aktörlerin müdahale düzeyidir. Eğer Güney Kıbrıs çevresindeki jeopolitik rekabet giderek daha fazla ABD, Rusya, Çin, İsrail ve Avrupa Birliği gibi aktörlerin doğrudan stratejik rekabet alanına dönüşürse, Kıbrıs’ın bölgesel güç mücadelesindeki ağırlığı artacaktır.
Beşinci gösterge enerji altyapısının güvenlikleştirilmesidir. Enerji tesislerinin korunması için askerî mekanizmaların artması, deniz altı kablolarının güvenliğinin askerî meseleye dönüşmesi ve enerji projelerinin taraflar arasında ciddi krizlere neden olması, ekonomik rekabetin güvenlik rekabetine dönüştüğünü gösterecektir. Altıncı gösterge ise bölgesel ittifakların niteliğidir. Güney Kıbrıs–Yunanistan–İsrail iş birliğinin yalnızca enerji ve ekonomik alanlarda mı kalacağı, yoksa ortak savunma, istihbarat, hava savunması ve askerî planlama alanlarına mı genişleyeceği gelecekteki güvenlik ortamının belirlenmesinde önemli olacaktır. 2026 itibarıyla üçlü mekanizma zaten güvenlik, savunma, askerî işler ve deniz güvenliği alanlarında iş birliğini güçlendirme yönünde kararlar içermektedir.
Yedinci gösterge Birleşmiş Milletler mekanizmasının etkinliğidir. UNFICYP’in görev kapasitesinin korunması, tampon bölgedeki ihlallerin kontrol altında tutulması ve siyasi çözüm arayışlarının yeniden canlandırılması, “Yeni Filistin” tezini zayıflatacaktır. Buna karşılık Birleşmiş Milletler mekanizmasının zayıflaması, tampon bölgedeki askerî ihlallerin artması ve taraflar arasındaki siyasi iletişimin tamamen kopması, Kıbrıs’ın daha sert bir güvenlik ortamına sürüklendiğini gösterebilir. 2026 yılında Birleşmiş Milletler’in tampon bölgede devriye faaliyetlerini sürdürmesi ve gerilimleri kontrol altında tutmaya çalışması, uluslararası mekanizmaların hâlen önemli bir istikrar işlevine sahip olduğunu göstermektedir.
Sekizinci gösterge Güney Kıbrıs’ın ekonomik ve enerji bağımlılığıdır. Enerji ithalatına yüksek düzeyde bağımlılık, bölgesel krizler karşısında kırılganlığı artırmaktadır. Avrupa Komisyonu’nun 2026 raporunda Kıbrıs’ın enerji ithalat bağımlılığının yüzde 87,7 seviyesinde olduğu belirtilmektedir. Eğer enerji çeşitlendirmesi, elektrik bağlantıları ve yenilenebilir enerji yatırımları başarıya ulaşırsa bu kırılganlık azalabilir. Ancak projelerin gecikmesi ve enerji arzının dış şoklara açık kalması, Güney Kıbrıs’ın jeopolitik kırılganlığını artırabilir.
Bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde “Yeni Filistin” tezinin kesin bir öngörüden ziyade erken uyarı niteliğinde bir jeopolitik hipotez olarak kullanılması daha doğru olacaktır. Çünkü mevcut koşullarda Güney Kıbrıs ile Filistin arasında önemli benzerlikler olmakla birlikte çok daha önemli farklılıklar da bulunmaktadır. Kıbrıs’ta uluslararası barış gücünün varlığı, Avrupa Birliği üyeliği, diplomatik tanınma düzeyi ve genişleyen ekonomik bağlantılar, Filistin örneğinde aynı biçimde bulunmayan koruyucu mekanizmalar yaratmaktadır. Bu nedenle “Güney Kıbrıs yeni Filistin oluyor” şeklindeki kesin bir hüküm akademik açıdan aşırı determinist olacaktır.
Buna karşılık “Güney Kıbrıs, Filistin benzeri bir jeopolitik güvenlikleşme sürecine girebilir mi?” sorusu çok daha güçlü bir araştırma sorusudur. Bu formülasyon, geleceği kesin biçimde öngörmek yerine mevcut eğilimleri değerlendirmeye izin vermektedir. Eğer ada çevresindeki askerîleşme artar, bölgesel ittifaklar sertleşir, enerji kaynakları üzerindeki rekabet yoğunlaşır, büyük güçlerin bölgedeki askerî varlığı kalıcılaşır ve Kıbrıs sorununun siyasi çözüm ihtimali daha da zayıflarsa, “Yeni Filistin” metaforunun açıklayıcı gücü artacaktır. Buna karşılık enerji iş birliği gelişir, bölgesel bağlantısallık güçlenir, Birleşmiş Milletler mekanizması etkinliğini korur ve taraflar arasında yeni diplomatik süreçler başlarsa bu benzetmenin geçerliliği zayıflayacaktır.
Güney Kıbrıs’ın geleceği, yalnızca Kıbrıs sorununun iç dinamikleri tarafından değil, Doğu Akdeniz’in giderek daha fazla enerji, güvenlik, bağlantısallık ve büyük güç rekabetinin kesişim alanına dönüşmesi tarafından belirlenecektir. 2026 yılında Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki stratejik iş birliğinin güvenlik ve enerji boyutlarının genişlemesi, ABD’nin 3+1 mekanizması içerisindeki rolünün güçlenmesi ve Doğu Akdeniz Enerji Merkezi gibi yeni kurumsal yapıların ortaya çıkması, adanın bölgesel stratejik öneminin arttığını göstermektedir. Fakat bu gelişmelerin otomatik biçimde yeni bir Filistin ortaya çıkaracağı söylenemez.
Asıl belirleyici unsur, rekabetin hangi noktada çatışmaya, çatışmanın hangi noktada kurumsallaşmış caydırıcılığa ve caydırıcılığın hangi noktada iş birliğine dönüşeceğidir. Doğu Akdeniz'in geleceğinde üç eğilim aynı anda var olabilir: güvenlik rekabeti, kontrollü caydırıcılık ve ekonomik iş birliği. Güney Kıbrıs'ın “Yeni Filistin”e dönüşüp dönüşmeyeceği de bu üç eğilimden hangisinin baskın hâle geleceğine bağlı olacaktır. Eğer bölge güvenlik ikileminin hâkim olduğu, enerji projelerinin askerî koruma gerektirdiği, ittifakların birbirini dışladığı ve diplomatik kanalların zayıfladığı bir sisteme dönüşürse Güney Kıbrıs'ın jeopolitik kırılganlığı ciddi biçimde artacaktır. Buna karşılık enerji bağlantıları, ekonomik karşılıklı bağımlılık, çok taraflı diplomasi ve Birleşmiş Milletler mekanizmaları güçlenirse ada bir çatışma merkezi olmak yerine Doğu Akdeniz’de bölgesel iş birliğinin düğüm noktası hâline gelebilir.
Bu nedenle çalışmanın temel sonucu, “Güney Kıbrıs yeni Filistin'dir” şeklinde kesin bir hüküm vermek yerine daha ihtiyatlı bir yaklaşım olmalıdır. Güney Kıbrıs henüz Filistin ile aynı jeopolitik konumda değildir; fakat Doğu Akdeniz’de devam eden askerîleşme, enerji rekabeti, ittifaklaşma, Orta Doğu’daki savaşların yayılma ihtimali ve büyük güçlerin bölgeye yönelik stratejik ilgisi nedeniyle Filistin benzeri güvenlikleşme dinamiklerinin bazılarını taşıyan bir jeopolitik alan hâline gelme potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelin gerçekleşmesi ise kaçınılmaz bir kader değil, siyasal aktörlerin tercihleri, uluslararası kurumların kapasitesi, bölgesel ittifakların niteliği ve enerji kaynaklarının nasıl yönetileceği tarafından şekillendirilecek bir süreçtir. Dolayısıyla “Yeni Filistin” kavramı, Güney Kıbrıs’ın bugünkü durumunu tanımlayan kesin bir kavramdan çok, Doğu Akdeniz’de mevcut güvenlik mimarisinin gelecekte hangi yönde evrilebileceğini sorgulayan stratejik bir uyarı kavramı olarak değerlendirilmelidir.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi sahasında son yıllarda hız kazanan demografik ve mülkiyet odaklı dönüşümler, adanın yalnızca klasik bir bölünmüşlük halinden çıkarak dış aktörlerin jeopolitik ve stratejik üssü haline gelme sürecini, makalede ele alınan "Yeni Filistin" hipotezini somutlaştıran bir boyuta taşımaktadır. İsrail’in Lefkoşa Büyükelçiliği tarafından paylaşılan ve halihazırda 15 ila 20 bin arasında İsrail vatandaşının GKRY topraklarını daimi ikametgah olarak benimsediğini ortaya koyan rakamlar, bu süreçte geçici turistik hareketliliğin ötesinde kalıcı ve yapısal bir toplumsal yerleşimin yaşandığına işaret etmektedir. Bu nüfus kayması, adanın coğrafi yakınlık avantajının ötesinde, Doğu Akdeniz’deki stratejik denklemin ekonomik, sosyal ve kültürel katmanlarına da doğrudan yansımaktadır. İsrailli bireylerin ve sermaye gruplarının gayrimenkul yatırımları, ticari işletmeler ve hatta ibadethane kurma girişimleriyle şekillenen bu varlık, adanın demografik dengesini dönüştürürken, yerel ölçekte "sessiz işgal" olarak nitelendirilen yeni bir mülkiyet ve egemenlik mücadelesini de beraberinde getirmektedir.
Mülkiyet edinimleri üzerinden yürütülen bu süreç, klasik toprak anlaşmazlıklarından farklı olarak, ekonomik entegrasyon maskesi altında yürütülen örtülü bir jeopolitik tırmanışa dönüşmektedir. Uluslararası hukuk uzmanı Emete Gözügüzelli’nin dikkat çektiği üzere, stratejik noktalarda toplanan devasa araziler ve mülkler, yalnızca ticari birer gayrimenkul yatırımı olarak değerlendirilemez. Bu mülkiyet hamleleri, bölgeye yerleştirilen sivil kisve altındaki demografik unsurların ve olası kriz anlarında devreye sokulabilecek stratejik insan kaynaklarının varlığıyla okunmaktadır. Kıbrıs coğrafyasının kilit noktalarındaki toprak kontrolünün dış aktörlerin eline geçmesi, yerel otoritenin hareket alanını kısıtlarken, adayı yabancı devletlerin stratejik projeksiyonlarının ana üssü haline getirmektedir. Bu durum, adanın iç dinamiklerinin tamamen dışsal güvenlik hesaplarına endekslenmesi sonucunu doğurmakta ve "Yeni Filistin" tezinin arkasındaki mülksızleştirme, yerinden edilme ve dış müdahale motifleriyle paralellik kurmaktadır.
Bu demografik ve mülkiyet temelli dönüşüm, askerî ve stratejik entegrasyon hamleleriyle doruk noktasına ulaşmaktadır. Özellikle Yunanistan, GKRY ve İsrail üçgeninde geliştirilen ortak savunma ve hava sahası projeleri, adanın Doğu Akdeniz’deki askerîleşme eğilimini kalıcılaştırmaktadır. "Aşil Kalkanı" gibi projelerle entegre edilen ortak hava savunma sistemleri ve askeri altyapı yatırımları, adayı bölgesel bir caydırıcılık merkezinden öte, muhtemel bir çatışmanınforward operating base (ileri operasyon üssü) konumuna taşımaktadır. Bu askerî mimari, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, yani "Mavi Vatan" üzerindeki egemenlik haklarını ve stratejik güvenlik paritelerini doğrudan hedef alan bir kuşatma stratejisinin parçası olarak şekillenmektedir. Batılı aktörlerin ve küresel güç merkezlerinin bu kuşatma planına diplomatik ve kurumsal düzeyde arka çıkması, GKRY’nin maruz kaldığı güvenlikleşme sürecinin uluslararası sistem tarafından nasıl manipüle edildiğini göstermektedir.
Söz konusu askerî ve demografik olgular, makalede tartışılan "Yeni Filistin" hipotezinin erken uyarı niteliğini doğrulayan en güçlü ampirik göstergelerdir. Güney Kıbrıs her ne kadar Avrupa Birliği üyeliği ve uluslararası tanınmışlık statüsü sayesinde Gazze veya Batı Şeria’da görülen doğrudan askeri yıkım ve devlet dışı bırakılma hallerinden hukuki olarak ayrışsava da, içlerindeki stratejik bağımlılık ve dış müdahaleye açık yapı itibarıyla benzer bir kırılganlık sarmalına girmektedir. Ada topraklarının dış güçlerin lojistik, istihbarat ve enerji güvenliği çıkarları uğruna tahsis edilmesi, GKRY’nin kendi iradesiyle karar alabilme kapasitesini eritmektedir. Enerji koridorları, deniz altı kabloları ve kritik altyapı projelerinin askeri koruma altına alınması zorunluluğu, ekonomik iş birliği kisvesi altında yürütülen bu sürecin aslında sert bir jeopolitik rekabetin ve olası bir çatışmanın altyapısını ördüğünü kanıtlamaktadır.
İsrailli nüfusun adadaki kalıcılaşması, stratejik arazi alımları üzerinden yürütülen demografik mühendislik ve "Aşil Kalkanı" gibi projelerle kurulan entegre askerî yapılar, Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin en kritik cephesini oluşturmaktadır. Bu gelişmeler, GKRY’nin gelecekte yalnızca kendi iç dinamikleriyle yönetilen bir Avrupa ada devleti olmaktan çıkıp, bölge dışı aktörlerin vekalet savaşlarının ve jeopolitik hesaplaşmaların düğüm noktasına dönüşme riskini artırmaktadır. Türkiye ve KKTC açısından bu tablo, Doğu Akdeniz'deki hakların korunmasında çok boyutlu, aktif ve caydırıcı tedbirlerin artarak sürdürülmesini zorunlu kılmakta; "Yeni Filistin" metaforunun ise coğrafi bir benzetmeden ziyade, bölgenin sürüklendiği yapısal ve tehlikeli dönüşümün kaçınılmaz bir uyarı zili olduğunu gözler önüne sermektedir.
SONUÇ
Bu çalışma kapsamında ele alınan Doğu Akdeniz’in dönüşen güvenlik mimarisi ve enerji jeopolitiği, Güney Kıbrıs’ın geleneksel bir ada uyuşmazlığının yerel öznesi olmaktan çıkarak bölgesel ve küresel güç rekabetinin kesiştiği çok boyutlu bir stratejik düğüm noktasına evrildiğini somut biçimde ortaya koymaktadır. Yapılan karşılaştırmalı analizler ışığında; Avrupa Birliği tam üyeliği, uluslararası hukuki tanınma kapasitesi ve Birleşmiş Milletler Barış Gücü kontrolündeki kurumsallaşmış ateşkes düzeni gibi yapısal unsurlar Güney Kıbrıs’ı Filistin meselesinin aktif işgal, yoğun silahlı çatışma ve devletleşme krizine dayalı özgün gerçekliğinden belirgin biçimde ayırsa da, adanın “Yeni Filistin” kavramsallaştırmasıyla tartışmaya açılması, çözümsüzlüğün kronikleşmesi ve jeopolitik güvenlikleşme süreçlerinin derinleşmesi bağlamında analitik bir erken uyarı metaforu olarak kayda değer bir değer taşımaktadır. Nitekim hidrokarbon keşifleri ve deniz yetki alanı anlaşmazlıklarının yarattığı gerilimlerin; Yunanistan ve İsrail ile derinleştirilen üçlü güvenlik ve savunma ortaklıkları, ABD destekli "3+1" mekanizması, Doğu Akdeniz Enerji Merkezi gibi girişimler ve artan askerî modernizasyon harcamalarıyla birleşmesi, bölgede klasik bir güvenlik ikilemini kurumsallaştırmakta ve enerji altyapılarının askerîleştirilmesini hızlandırmaktadır. Bu doğrultuda Güney Kıbrıs’ın gelecekte Filistin benzeri, çok aktörlü ve kriz üreten kronik bir çatışma sarmalına sürüklenip sürüklenmeyeceği adanın kaçınılmaz bir kaderi olmaktan ziyade; Doğu Akdeniz’deki askerîleşme eğilimlerinin nasıl yönetileceğine, enerji bağlantısallığının sıfır toplamlı bir rekabet aracı yerine karşılıklı bağımlılık üreten kapsayıcı bir diplomasi zeminine dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğine ve büyük güçlerin stratejik hamleleri karşısında çok taraflı barış mekanizmalarının etkinliğine bağlı kalacaktır.
KAYNAKÇA
-Ali Said ÇİMEN,2024, '' KIBRIS’TA İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜM ÖNERİSİNİN İNCELENMESİ '',ADIYAMAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DERGİSİ.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3897736
-Metehan Bekleviş2025, '' Kıbrıs Sorunu: Geçmişten Günümüze Bir Analiz ''
https://www.researchgate.net/publication/396830553_Kibris_Sorunu_Gecmisten_Gunumuze_Bir_Analiz
-Fahir Armaoğlu,1996,Amerikan Belgelerinde Kıbrıs Sorunu, 1958-1959
https://www.belleten.gov.tr/tam-metin/2401/tur
-Dilara Karataş,2026 '' İsrail'in GKRY'deki Büyükelçiliği: İsrailliler Rum kesimini evleri olarak görüyor ''
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-gkrydeki-buyukelciligi-israilliler-rum-kesimini-evleri-olarak-goruyor/4039529
-Mehmet Erkan Kıllıoğlu,2025 '' Doğu Akdeniz’de Esnek İttifak Arayışları: Yunanistan,Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail Örneği ''
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4449863
-Emre Kurt & Soyalp Tamçelik,2014,İSRAİL'İN VE GÜNEY KIBRIS RUM YÖNETİMİ'NİN (GKRY) İZLEDİĞİ HİDROKARBON POLİTİKASI VE TÜRKİYE'YE MUHTEMEL ETKİLERİ
https://www.researchgate.net/publication/312057558_ISRAIL'IN_VE_GUNEY_KIBRIS_RUM_YONETIMI'NIN_GKRY_IZLEDIGI_HIDROKARBON_POLITIKASI_VE_TURKIYE'YE_MUHTEMEL_ETKILERI
-Öztütüncü Oğuzhan,2021,Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Mısır, Lübnan ve İsrail ile imzaladığı deniz sınırlandırma andlaşmalarının uluslararası hukuk bakımından değerlendirilmesi
https://openaccess.marmara.edu.tr/entities/publication/9e89fffb-c19a-4e80-b16d-97c1b925587f
-UN,2026,United Nations Operation in Cyprus
S_2026_8-EN.pdf
-EU,Protokol No 10,Kıbrıs
https://eur-lex.europa.eu/eli/treaty/acc_2003/act_1/pro_10/sign
-İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs'ın 10. Üçlü Zirvesi Ortak Bildirisi,2025
https://www.primeminister.gr/en/2025/12/22/37647
-Thomas Diez & Nathalie Tocci,2026,İki uzun süreli çatışmada mülteci faktörü: Kıbrıs ve Filistin karşılaştırması,Manchester Üniversitesi Yayınları
-Proedrou, F. (2023). Doğu Akdeniz bilmecesinin jeopolitik bir açıklaması: egemenlik, güç dengesi ve enerji güvenliği hususları. Cambridge Review of International Affairs , 36 (5), 679–696. https://doi.org/10.1080/09557571.2021.1897088
-Taehwan Kim & Sang Yoon Shin,2021,Rekabet mi, iş birliği mi? Doğu Akdeniz'de gaz aramalarının jeopolitiği
https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S2214629621000761
-Avrupa Komisyonu,Kıbrıs
https://economy-finance.ec.europa.eu/economic-surveillance-eu-member-states/country-pages-including-country-reports/country-report-cyprus_en
-Yusuf Idrus Malik & Fitriah Islamiah Askhari,2025,Cyprus-Egypt Geopolitical Cooperation in Energy and
Regional Security in the Eastern Mediterranean,University of Indonesia
21678-Article%20Text-121925-1-10-20251212.pdf
-Lada Ekaterini,2026,Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'de Deniz Hukuku: Doğu Akdeniz'de Sınır Belirleme, Araştırma Faaliyetleri ve Askeri Hareketler,Neapolis Üniversitesi Paphos Sosyal Bilimler
https://hephaestus.nup.ac.cy/server/api/core/bitstreams/6e07c342-d386-41e5-8941-cfceb6e8728a/content
-Hüseyin Işıksal,2026,İsrail’in GKRY'deki sessiz işgalinin arka planı: Ne amaçlıyor?
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/israil-in-gkrydeki-sessiz-isgalinin-arka-plani-ne-amacliyor/4018795
-Çağrı Koşak,2026,İsrail-Yunanistan Ekseninin Bölgede ve Uluslararası Siyasetteki Yeri,TAV
https://www.turkiyearastirmalari.org/2026/03/17/yayinlar/analiz/israil-yunanistan-ekseninin-bolgede-ve-uluslararasi-siyasetteki-yeri
-Çiçekçi, C. (2021). Dış Politikada Ulusal Güvenliğin Tahakkümü: İsrail’in Doğu Akdeniz Politikasında Militarizm. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, 8(1), 119-157. https://doi.org/10.26513/tocd.818032
-Dumlu, H. (2024). GKRY’deki Başkanlık Seçimi ve AB’nin Kıbrıs Sorununa Karışması. EURO Politika, 19, 6-25. https://izlik.org/JA45NL75JA
-İNSAMER,Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
https://www.insamer.com/tr/ulke-profili-guney-kibris-rum-yonetimi/
-Dr. Ali Semin,2023,7 Ekim'den sonra Doğu Akdeniz'de ne değişti?
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/gorus-7-ekimden-sonra-dogu-akdenizde-ne-degisti/3089682
-Prof. Dr. Sadık Ünay,2019,Küresel ekonomi politik ve Doğu Akdeniz’de enerji düğümü
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/kuresel-ekonomi-politik-ve-dogu-akdeniz-de-enerji-dugumu/1475042
-Terzi, F., & Asal, U. Y. (2021). Doğu Akdeniz’deki Gelişmelerin Kıbrıs Sorununa Yansıması: Enerji Jeopolitiğinde Yeni Dönem ve Jeostratejik Dönüşüm. OPUS International Journal of Society Researches, 18(40), 2868-2895. https://doi.org/10.26466/opus.873401
- Özkütük, Y. (2025). DOĞU AKDENİZ KOMPLEKSİNE JEONARKOTİK BAKIŞ. Güvenlik ve İstihbarat Çalışmaları Dergisi, 5, 179-202. https://izlik.org/JA29LP73LE
-İstikbal, D., & Boyraz, H. M. (2019). Doğu Akdeniz Enerji Kaynaklarına Ekonomi-Politik Bir Yaklaşım. Kıbrıs Araştırmaları ve İncelemeleri Dergisi, 3(5), 69-86. https://izlik.org/JA84TZ88JX
-Harunoğulları, M. (2020). DOĞU AKDENİZ ENERJİ HAVZASI: BÖLGE ÜZERİNDE YAŞANAN ULUSLARARASI ANLAŞMAZLIK VE REKABET. International Journal of Geography and Geography Education, 42, 455-481. https://doi.org/10.32003/igge.745956
-Kedikli, U., & Çalağan, Ö. (2017). Enerji Alanında Bir Rekabet Sahası Olarak Doğu Akdeniz’in Önemi. Sosyal Bilimler Metinleri, 2017(1), 120-138. https://izlik.org/JA95GD92JB
-Köksoy, F., & Bakır, A. (2025). İSRAİL-FİLİSTİN MESELESİNİN DOĞU AKDENİZ ENERJİ KAYNAKLARI BAĞLAMINDA JEOPOLİTİK DURUMU. TESAM Akademi Dergisi, 12(2), 593-619. https://doi.org/10.30626/tesamakademi.1527106
-Meltem Bostancı & Özgür Yılmaz,2025,FİLİSTİN VE KUZEY KIBRIS ÖRNEKLERİ BAĞLAMINDA ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE ÇATIŞMA ÇÖZÜMLEME ARACI OLARAK SPOR DİPLOMASİSİ
-Haydar Oruç,Mehmet Rakipoğlu,İsmail Şahin,Yusuf Sayın,Tuğçe Ersoy Ceylan,2022,Türkiye-İsrail İlişkilerinde Yeni Dönem ve Filistin Meselesi
-CNN TÜRK, Nüfus 20 bine dayandı! Güney Kıbrıs'ta İsrail'in varlığı neden artıyor?
-Milliyet,2026,İsrail Büyükelçiliği'nden Güney Kıbrıs itirafı: 20 bin İsrailli burayı evi gibi görüyor
-Takvim,2026, İsrail’den Güney Kıbrıs’ta sessiz işgal... 20 bin milisle demografik operasyon! 'Aşil Kalkanı' devrede
https://www.takvim.com.tr/dunya/israilden-guney-kibrista-sessiz-isgal-operasyonu-6498410
- CNN TÜRK,2026,İsrail Yeni İttifak Peşinde! Yunanistan ve Güney Kıbrıs da Listede: İsrail Kime Karşı İttifak Arıyor?
https://www.facebook.com/reel/1608888384357667
-Begün Sönmez,2015 ‘’ Normalleşmenin ekonomi ve enerji boyutu ‘’.CNN TÜRK.
-Dahlia Scheindlin,2015,Lessons from Cyprus for Israel-Palestine,fathom
https://fathomjournal.org/lessons-from-cyprus-for-israel-palestine/
-Ryan Murdock,2022,Kıbrıs ve İsrail: Doğu Akdeniz'de Kalıcı Barış Arayışından Çıkarılacak Dersler,HIR.
https://hir.harvard.edu/cyprus-and-israel-lessons-for-lasting-peace-in-the-eastern-mediterranean/
-Henschel, A., Saif-Ali, R., Al-Habori, M. ve diğerleri. Son Buz Çağı Maksimumundan Beri Levant ve Arabistan'dan Yemen'e İnsan Göçü. Sci Rep 14 , 31704 (2024). https://doi.org/10.1038/s41598-024-81615-4
-Hürriyet Daily News,2025,Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail, üçlü zirvede askeri bağları derinleştirme konusunda anlaştılar.
-Cyprus Mirror,2026,Erhürman: Güney Kıbrıs'a Askeri Konuşlandırmalar Kalıcı Olmamalı
-Reuters,2023,Israel Says It Helped Foil Iranian-Ordered Attack on Israelis in Cyprus
-THE TIMES OF ISRAEL,2020,In Cyprus, Israeli-founded college opens its doors, hoping for regional progress
- Ağdemir, AM (2016). İsrail ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Arasındaki İlişkiler: Doğu Akdeniz'de Yeni Bir İttifak mı? ALGILAR: Uluslararası İlişkiler Dergisi , 21 (2), 103-126. https://izlik.org/JA68BF84JC
-Hasan Yükselen,2025,Experts Respond: Israel’s Ambitions on the Cyprus Island
https://www.setav.org/en/experts-respond-israels-ambitions-on-the-cyprus-island
-A. Murat AĞDEMİR,Relations Between Israel and the South Cyprus
Greek Administration: A New Alignment in
the Eastern Mediterranean
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/815722
-Dr. George N. Tzogopoulos,2025,Israel, Greece and Cyprus: In Search of New Synergies
https://besacenter.org/israel-greece-and-cyprus-in-search-of-new-synergies/
-Georgios Koukakis,2022,The trilateral partnership between Greece, Cyprus & Israel: Background, recent developments and future considerations regarding the security environment in the Eastern Mediterranean
- Hüseyin Işıksal,2025,What is Israel aiming for in Cyprus?
https://www.dailysabah.com/opinion/op-ed/what-is-israel-aiming-for-in-cyprus
-DIONYSIS DIONYSIOU,2026,Could The GSI Become A New Energy Corridor To Europe?
https://en.politis.com.cy/in-depth/1029325/could-the-gsi-become-a-new-energy-corridor-to-europe
-Çeliktaş,Yıldız.(2013),’’ Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde Kıbrıs sorunu’’
https://politikaakademisi.org/2013/06/24/turkiye-yunanistan-iliskilerinde-kibris-sorunu/
-Akbaş,Ferdi. (2020) ’’ Türk-Yunan İlişkilerindeki Temel Sorunların Tarihi Coğrafya Perspektifinden Değerlendirilmesi’’. Uluslararası Eğitim ve Tarih Araştırmaları Dergisi’’
-Marios Efthymiopoulos,2026,Yunanistan ve Kıbrıs,İsrail'in müttefiki olarak yer almalıdır,Strategy İnternational
https://strategyinternational.org/2026/08/26/publication285/
-Gabriel Mitchell,2021,Greece and Cyprus can play a modest role in advancing Israeli-Palestinian peace
-Mehmet Kemal Firik,2024,Growing US military presence spark protests in Southern Cyprus
-Kali Bali,2025,Greece-Cyprus-Israel subsea power link faces major obstacles
-Policypress,2025,3+1: Greece, Cyprus, Israel, and the United States, reaffirm energy security in the Eastern Mediterranean
-Joseph Massad,2024,Cyprus: From early Zionist colony to military base for Israel's war on Gaza
https://www.middleeasteye.net/opinion/cyprus-zionist-colonisation-military-base-war-gaza
-Andreas Stergiou,2016,Turkey–Cyprus–Israel relations and the Cyprus conflict,Journal of Balkan and Near Eastern Studies
-Danny Goldman,Jewish Settlers in Cyprus During the British Rule,1880s-1940s,Eastern Mediterranean University
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1102052
- Sepos, A., & Angelos, S. (2008). The Europeanization of Cyprus: Polity, Policies and Politics. (EU Politics Palgrave Series). Palgrave Macmillan Ltd
https://pure.manchester.ac.uk/ws/portalfiles/portal/38537394/FULL_TEXT.pdf
-J. Makris, Z. Ben Abraham, A. Behle, A. Ginzburg, P. Giese, L. Steinmetz, RB Whitmarsh, S. Eleftheriou, Kıbrıs ve İsrail arasındaki sismik kırılma profilleri ve bunların yorumlanması, Geophysical Journal International , Cilt 75, Sayı 3, Aralık 1983, Sayfalar 575–591, https://doi.org/10.1111/j.1365-246X.1983.tb05000.x
-Ioannides, D., & Apostolopoulos, Y. (1999). Kıbrıs'ta Siyasi İstikrarsızlık, Savaş ve Turizm: Etkileri, Yönetimi ve Kurtarma Beklentileri. Seyahat Araştırmaları Dergisi , 38 (1), 51-56. https://doi.org/10.1177/004728759903800111
-A.G. Leventis Research Innovation Programme on Cyprus,2021
-Brander, Yonatan (2022) A Strategic Friendship: Israeli Perceptions of the Israel-Cyprus Relationship. Occasional Paper Series. Nicosia: PRIO Cyprus Centre.
https://urn.nb.no/URN:NBN:no-nb_pliktmonografi_000040978
-Pophaides, Irene,2009,1878-1931 yılları arasında İngiliz işgali altındaki Kıbrıs'ta Rum ulusal kimliğinin doğuşu,Cambridge Üniversitesi
-Zenonas Tziarras,2016,Israel-Cyprus-Greece: a ‘Comfortable’ Quasi-Alliance
-Orna Mizrahi,2020,İsrail'in Yunanistan ve Kıbrıs ile Üçlü İlişkilerindeki Politikası,Stratejik Değerlendirme.
-Marie-Louise Winbladh,2025,Long-lasting legacies of colonialism and nationalism in Israel, Palestine, Cyprus and Greece,SERIES IN HERITAGE STUDIES
Yorumlar
Yorum Gönder